“Siz… sanki biraz üzgün
gibisiniz?
Evet. Evet. Bu gözler her şeyi
anlar. Çünkü öyle bir bakarlar ki gözünüzün içine o an ne hissettiğinizi
bilirler ve emin olun daha önce kimse bakmamıştır öyle gözünüzün içine.
Çocuklardan bahsediyorum;
veletlerimden. 🙂
Okula geldiğim ilk gün. Öyle
sırıtıyorum ki çevremde herkesin bana garip garip baktığını bildiğim halde
umursamıyorum. Mesleğimin ilk günü… Bir yandan merak bir yandan heyecan bir
yandan çocuklar. Etrafta bir sürü, henüz kim olduğumdan haberleri olmayan minik
veletler. Başlarını okşayarak çıkıyorum okulun merdivenlerini. Henüz hiçbirini
tanımıyorum. Ama pek yakında tanışacağız. Bir sürü evrak işleri, ardından
rehberlik servisini kurma telaşı, sonra yine evrak işleri, yeni tanıştığım
karmakarışık bir dosya düzeni… En heyecanlı kısmı en sona saklıyorum.
Çocukları…
Daha tanışmadan önce sık sık
odama gelip kapıdan bakıyorlar. Ben onları fark ettiğimdeyse mahcup bir
tebessümle kaçışıyorlar. Sonra öğrendim ki bu odada eskiden oyun oynarlarmış,
şu sıralar çokça sohbete geliyorlar. Kapıdan her bakanda bir merak; bu da kim?
Derslere girmiyor, odasında sürekli kağıtlarla uğraşıyor. Bekleyin geleceğim
diyorum içimden, onlara sadece tebessümle bakıyorum. Dediğim gibi, sonra
kaçıyorlar zaten. Bazı veletlerimin özgüveni yüksek yalnız, gelip soranlar yok
değil:
“Sen hocesen?”
Şimdi gel de anlat ben psikolojik
danışmanım, hoca değilim aslında. Biraz deniyorum ama baktım olacak gibi
değil, kendi hallerine bırakıyorum. Daha ilk haftalardan bazıları hoceee diye
seslenmeye başlıyorlar arkamdan. Ben de ilk haftadan kabullendim efendiiim diye
karşılık veriyorum.
Hocalardan tek tek izin alıp her
sınıftan bir ders saatini alıyorum. Bir yerlerden rehber öğretmen olduğum
dedikodusu yayılmış. Büyükleri anlatmışsa demek ki… halbuki daha neden okulda
olduğumu bile bilmiyorlar. Ama artık bir adım var, ne kadar yanlış da olsa. :)
Bundan sonra ben psikolojik danışmanım algısı oluşturmak hem bu kafaya hem de
onlarınkine ağır gelecek, o kesin. Evet rehber öğretmenim ben diyorum,
üniversitedeki hocalarım duymasın. 🙂 Ama merak etmesinler idari işlerde unvanımı
yedirmiyorum.
Derken derslere girmeye
başlıyorum. “Kimim ben, tanıyor musunuz beni?”, “Rehber Hoceeee!” Bu isim de
üzerime yapışıp kalıyor artık.” Peki ne yapar rehber hoce?” Ses yok. Ben de
anlatmadan oyuna geçiyorum. Duygularımızdan bahsederken bir yandan sohbet
ediyoruz bir yandan da neden bu okulda olduğumdan bahsediyorum. Dersin
sonuna doğru soruyorum “Söyleyin bakalım neymiş benim görevlerim?” Söylenenleri
tahtaya yazıyorum: “Sorunlarımızı çözmemizde yardımcı olur, bizimle sohbet
eder, bazen derslerimize girip etkinlikler yapar ama daha çok komiklik yapar,
hep güler.”
Gel de gülme. 🙂
Küçük sınıflar yine de tam olarak
anlayamıyorlar ne işle meşgul olduğumu. Bir meslektaşımdan rol çalıp onlara
kendimi sır öğretmeni olarak tanıtıyorum. Rehberlik servisi de sırlar odası
oluyor böylece. Bu ismi onlar koydu. Diğer sınıflara görevimi pek anlatmam
gerekmiyor. Bir önceki derste ne söylediysem girdiğim sınıfta aynı şeyleri
duyuyorum zaten. Mübarekler teneffüste kulis yapıyorlar zannımca. Zaten
görseniz okulda herkes akraba. Ders
sonlarında her sınıfı odama götürüp buranın rehberlik odası olduğunu da
anlattıktan sonra sıra geliyor misafirlerimi beklemeye. Sağ olsunlar çok
bekletmiyorlar. Teneffüs zili çaldığı anda odamın içi çocuklarla doluyor. Her
teneffüs, istisnasız.
Bir gün bir tanesi gelip şöyle
bir inceliyor odamı. “Öğretmenim odan çok boştur, sana resim yapayım?”
Gerçekten mi dememe kalmıyor odamın ilk resmi duvarda yerini alıyor. Derken
çoğalıyor, çoğalıyor, çoğalıyor. Odaya her gelenin eli dolu, tek duvara
sığmıyor artık. Diğer duvarlara da sıçrıyor, hatta evimin duvarlarına kadar.
Odam şenlendikçe şenleniyor. Dersler de veletlerimin yokluğunu yaptıkları
resimler gideriyor.
Her şey her zaman böyle güzel
gitmiyor tabi. Malum okulun psikolojik danışmanı demek, aynı zamanda okulun
dert babası demek. Bazen öyle vakalarla karşı karşıya geliyorsunuz ki Allah’ım
bu çocuk bu yükü nasıl taşıyor bu küçücük omuzlarında diyorsunuz. O an tüm
çabanız onun yüzünde bir tebessüm olmaya dayanıyor. Bazen kendinizi öyle aciz
ve eli ayağına dolaşmış hissediyorsunuz ki bazılarının zannettiği gibi
gerçekten sihirli bir değneğim olsa da onu çekip çıkarabilsem o düştüğü kuyudan
diye dualar ediyorsunuz. İnanın onların dünyalarına girmek o kadar da kolay
olmuyor, çünkü onlar gerçekten biz yetişkinlerden daha güçlüler ve
yaşadıklarını daha iyi saklayabiliyorlar. Bazen sadece birkaç ders saati onun
güvenini kazanmakla geçiyor; bu gerek saklambaç oynayarak oluyor gerek
yapboz yaparak; ama en önemlisi de kendi sırlarınızı ona açarak. İşte o zaman
güven bağı öyle bir kuruluyor ki aranızda, o bana güveniyor diyor içinden.
Galiba ben de ona güvenebilirim. Derken muhabbet koyulaşıyor. Biz iki sırdaş
oluyoruz. Sonrası gizlilik esasına dayanıyor efenim, veletlerimle benim aramda.
🙂
Gelin görün ki birilerinin nazarı
değdi bize. Bakanlık beni ihtiyaç fazlası öğretmen ilan etti ve yeniden tercih
yapacaksın dedi. Nasıl yani onlarca çocuğa bu kadar alışmışken, onların derin
dünyalarına ancak adım atabilmişken hadi ben gidiyorum mu diyecektim? Galiba
diyecektim. Yaklaşık bir hafta süren evrak mücadelem sonrası kadrom başka bir
okula alındı. Bu bir hafta süresinde okula neredeyse hiç gidemedim. Gittiğim
günlerden birinde bir tanesi beni yakaladı: “Hoce odanda hiç yoksun?” Biraz asi
ruhludur kendisi, burada hesap soruyor. “Dostum gidiyorum ben.” dedim. “Başka
bir okula.” Bir an durgunlaşan sonra aniden celallenen bir ifadeyle işaret
parmağını uzattı bana doğru “Gidemezsin hoce, gidemezsin!” dedi, koşarak
uzaklaştı. Hep gülen rehber hoce işte böyle ağlatılabilir. Veletlerim dua etmiş
olacaklar ki üç gün görevlendirmeyle tekrar okuluma gelmeye başladım. O işaret
parmağı yine çevrildi bana doğru ve dedi ki, bu sefer gururlu bir ifadeyle
“Sana gidemezsin demiştim hocee!”
İşte ben de ancak veletlerimle
alışabiliyorum gurbete. Onların gülen yüzleriyle, koşarak bana sarılmalarıyla,
yaptıkları resimlerle, yazdıkları mektuplarla, mahcup bakışlarıyla,
ağızlarından zorla aldığım iki kelimeyle, bazense susmayan çeneleriyle, minik
elleriyle bana ettikleri dualarla, tertemiz yürekleriyle direniyorum. Araya
küçük bir tatil girdi de sevdiklerimi görüp yeniden düştüm ya yollara. Hasret
falan gidermedim, özlediğimi daha çok anlayıp geri döndüm o kadar. İstemeden
yansıtmışım veletlerime hüznümü. Daha dönemin ilk günü gelip yanıma sordu biri:
“Siz… sanki biraz üzgün
gibisiniz?”
İşte öyle bakıyorlar gözünüzün
içine. İlk bakışta anlıyorlar. Size duydukları bağı da göstermek için
yetişmeyen kollarıyla öyle bir sarıyorlar ki… Memleketimden bu kadar uzağa
gelip de çocukların içinde olmadığı bir meslek yapamazdım sanırım diye düşünmeden
edemiyorum. Teşekkür ederim Allah’ım, teşekkür ederim…
13 Şubat-16' / Bitlis
https://tutunamayanlar.wordpress.com/2016/02/13/rehber-hoce-ve-veletleri-3/
