Sayfalar

13 Şubat 2016 Cumartesi

Rehber Hocee ve Veletleri :)

 

“Siz… sanki biraz üzgün gibisiniz?

Evet. Evet. Bu gözler her şeyi anlar. Çünkü öyle bir bakarlar ki gözünüzün içine o an ne hissettiğinizi bilirler ve emin olun daha önce kimse bakmamıştır öyle gözünüzün içine.

Çocuklardan bahsediyorum; veletlerimden. 🙂

Okula geldiğim ilk gün. Öyle sırıtıyorum ki çevremde herkesin bana garip garip baktığını bildiğim halde umursamıyorum. Mesleğimin ilk günü… Bir yandan merak bir yandan heyecan bir yandan çocuklar. Etrafta bir sürü, henüz kim olduğumdan haberleri olmayan minik veletler. Başlarını okşayarak çıkıyorum okulun merdivenlerini. Henüz hiçbirini tanımıyorum. Ama pek yakında tanışacağız. Bir sürü evrak işleri, ardından rehberlik servisini kurma telaşı, sonra yine evrak işleri, yeni tanıştığım karmakarışık bir dosya düzeni… En heyecanlı kısmı en sona saklıyorum. Çocukları…

Daha tanışmadan önce sık sık odama gelip kapıdan bakıyorlar. Ben onları fark ettiğimdeyse mahcup bir tebessümle kaçışıyorlar. Sonra öğrendim ki bu odada eskiden oyun oynarlarmış, şu sıralar çokça sohbete geliyorlar. Kapıdan her bakanda bir merak; bu da kim? Derslere girmiyor, odasında sürekli kağıtlarla uğraşıyor. Bekleyin geleceğim diyorum içimden, onlara sadece tebessümle bakıyorum. Dediğim gibi, sonra kaçıyorlar zaten. Bazı veletlerimin özgüveni yüksek yalnız, gelip soranlar yok değil:

“Sen hocesen?”

Şimdi gel de anlat ben psikolojik danışmanım, hoca değilim aslında.  Biraz deniyorum ama baktım olacak gibi değil, kendi hallerine bırakıyorum. Daha ilk haftalardan bazıları hoceee diye seslenmeye başlıyorlar arkamdan. Ben de ilk haftadan kabullendim efendiiim diye karşılık veriyorum.

Hocalardan tek tek izin alıp her sınıftan bir ders saatini alıyorum. Bir yerlerden rehber öğretmen olduğum dedikodusu yayılmış. Büyükleri anlatmışsa demek ki… halbuki daha neden okulda olduğumu bile bilmiyorlar. Ama artık bir adım var, ne kadar yanlış da olsa. :) Bundan sonra ben psikolojik danışmanım algısı oluşturmak hem bu kafaya hem de onlarınkine ağır gelecek, o kesin. Evet rehber öğretmenim ben diyorum, üniversitedeki hocalarım duymasın. 🙂 Ama merak etmesinler idari işlerde unvanımı yedirmiyorum.

Derken derslere girmeye başlıyorum. “Kimim ben, tanıyor musunuz beni?”, “Rehber Hoceeee!” Bu isim de üzerime yapışıp kalıyor artık.” Peki ne yapar rehber hoce?” Ses yok. Ben de anlatmadan oyuna geçiyorum. Duygularımızdan bahsederken bir yandan sohbet ediyoruz bir yandan da neden bu okulda olduğumdan bahsediyorum. Dersin sonuna doğru soruyorum “Söyleyin bakalım neymiş benim görevlerim?” Söylenenleri tahtaya yazıyorum: “Sorunlarımızı çözmemizde yardımcı olur, bizimle sohbet eder, bazen derslerimize girip etkinlikler yapar ama daha çok komiklik yapar, hep güler.”

Gel de gülme. 🙂

Küçük sınıflar yine de tam olarak anlayamıyorlar ne işle meşgul olduğumu. Bir meslektaşımdan rol çalıp onlara kendimi sır öğretmeni olarak tanıtıyorum. Rehberlik servisi de sırlar odası oluyor böylece. Bu ismi onlar koydu. Diğer sınıflara görevimi pek anlatmam gerekmiyor. Bir önceki derste ne söylediysem girdiğim sınıfta aynı şeyleri duyuyorum zaten. Mübarekler teneffüste kulis yapıyorlar zannımca. Zaten görseniz okulda herkes akraba.  Ders sonlarında her sınıfı odama götürüp buranın rehberlik odası olduğunu da anlattıktan sonra sıra geliyor misafirlerimi beklemeye. Sağ olsunlar çok bekletmiyorlar. Teneffüs zili çaldığı anda odamın içi çocuklarla doluyor. Her teneffüs, istisnasız.

Bir gün bir tanesi gelip şöyle bir inceliyor odamı. “Öğretmenim odan çok boştur, sana resim yapayım?” Gerçekten mi dememe kalmıyor odamın ilk resmi duvarda yerini alıyor. Derken çoğalıyor, çoğalıyor, çoğalıyor. Odaya her gelenin eli dolu, tek duvara sığmıyor artık. Diğer duvarlara da sıçrıyor, hatta evimin duvarlarına kadar. Odam şenlendikçe şenleniyor. Dersler de veletlerimin yokluğunu yaptıkları resimler gideriyor.

Her şey her zaman böyle güzel gitmiyor tabi. Malum okulun psikolojik danışmanı demek, aynı zamanda okulun dert babası demek. Bazen öyle vakalarla karşı karşıya geliyorsunuz ki Allah’ım bu çocuk bu yükü nasıl taşıyor bu küçücük omuzlarında diyorsunuz. O an tüm çabanız onun yüzünde bir tebessüm olmaya dayanıyor. Bazen kendinizi öyle aciz ve eli ayağına dolaşmış hissediyorsunuz ki bazılarının zannettiği gibi gerçekten sihirli bir değneğim olsa da onu çekip çıkarabilsem o düştüğü kuyudan diye dualar ediyorsunuz. İnanın onların dünyalarına girmek o kadar da kolay olmuyor, çünkü onlar gerçekten biz yetişkinlerden daha güçlüler ve yaşadıklarını daha iyi saklayabiliyorlar. Bazen sadece birkaç ders saati onun güvenini kazanmakla geçiyor; bu gerek saklambaç oynayarak oluyor gerek yapboz yaparak; ama en önemlisi de kendi sırlarınızı ona açarak. İşte o zaman güven bağı öyle bir kuruluyor ki aranızda, o bana güveniyor diyor içinden. Galiba ben de ona güvenebilirim. Derken muhabbet koyulaşıyor. Biz iki sırdaş oluyoruz. Sonrası gizlilik esasına dayanıyor efenim, veletlerimle benim aramda. 🙂

Gelin görün ki birilerinin nazarı değdi bize. Bakanlık beni ihtiyaç fazlası öğretmen ilan etti ve yeniden tercih yapacaksın dedi. Nasıl yani onlarca çocuğa bu kadar alışmışken, onların derin dünyalarına ancak adım atabilmişken hadi ben gidiyorum mu diyecektim? Galiba diyecektim. Yaklaşık bir hafta süren evrak mücadelem sonrası kadrom başka bir okula alındı. Bu bir hafta süresinde okula neredeyse hiç gidemedim. Gittiğim günlerden birinde bir tanesi beni yakaladı: “Hoce odanda hiç yoksun?” Biraz asi ruhludur kendisi, burada hesap soruyor. “Dostum gidiyorum ben.” dedim. “Başka bir okula.” Bir an durgunlaşan sonra aniden celallenen bir ifadeyle işaret parmağını uzattı bana doğru “Gidemezsin hoce, gidemezsin!” dedi, koşarak uzaklaştı. Hep gülen rehber hoce işte böyle ağlatılabilir. Veletlerim dua etmiş olacaklar ki üç gün görevlendirmeyle tekrar okuluma gelmeye başladım. O işaret parmağı yine çevrildi bana doğru ve dedi ki, bu sefer gururlu bir ifadeyle “Sana gidemezsin demiştim hocee!”

İşte ben de ancak veletlerimle alışabiliyorum gurbete. Onların gülen yüzleriyle, koşarak bana sarılmalarıyla, yaptıkları resimlerle, yazdıkları mektuplarla, mahcup bakışlarıyla, ağızlarından zorla aldığım iki kelimeyle, bazense susmayan çeneleriyle, minik elleriyle bana ettikleri dualarla, tertemiz yürekleriyle direniyorum. Araya küçük bir tatil girdi de sevdiklerimi görüp yeniden düştüm ya yollara. Hasret falan gidermedim, özlediğimi daha çok anlayıp geri döndüm o kadar. İstemeden yansıtmışım veletlerime hüznümü. Daha dönemin ilk günü gelip yanıma sordu biri:

“Siz… sanki biraz üzgün gibisiniz?”

İşte öyle bakıyorlar gözünüzün içine. İlk bakışta anlıyorlar. Size duydukları bağı da göstermek için yetişmeyen kollarıyla öyle bir sarıyorlar ki… Memleketimden bu kadar uzağa gelip de çocukların içinde olmadığı bir meslek yapamazdım sanırım diye düşünmeden edemiyorum. Teşekkür ederim Allah’ım, teşekkür ederim…

13 Şubat-16' / Bitlis

https://tutunamayanlar.wordpress.com/2016/02/13/rehber-hoce-ve-veletleri-3/

 

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...