Sayfalar

14 Nisan 2020 Salı

Uzun Bir İç Monolog Dizisi: Dalgalar / Virginia Woolf

Güneş henüz doğmadan başlayan bir yolculuk bu. Zihninizi rahat bırakın. Eğer onu zorlarsanız daha da ulaşılamayan bir yere varacak kitabın sonu. Zorladıkça kitap elinizden düşecek. Biraz okuyup onu yeniden kitaplığınıza kaldıracaksınız. Tavsiyeme güvenin ve bırakın kelimeler nereye götürürse zihniniz o yana aksın. Çünkü bu kitabı okurken kelimeleri yakalamanız pek de kolay olmayacak.

Dalgalar, Virginia Woolf tarafından 1931 yılında yayımlanır. Ancak kitabın yazma serüveni bir hayli uzun. Yıllardır Woolf’un zihninde tasarlanan bu kitap -nihayet- kağıda dökülmeye başlandığında bitmesi 2 yıl alır. Çünkü yazar kitabı 2 yıl içinde tam 3 kez düzelterek yeniden yazar. Bunun nedeni ise Dalgalar eserinin dalgaların ritmine uydurularak ve yüksek sesle okunarak düzeltilmesidir. Böylece esere şiir ahengi yüklenir. Yani bu eser bir şiir midir? Pek değil. O halde roman? Hayır, hayır değil. Tiyatro metni mi? O da değil. Ama hepsinden biraz. Yazarın adeta yeni bir tür olarak ortaya koyduğu bu eser, edebiyat dünyasında benzerine nadir rastlanır bir yer bulur ve Woolf’un en başarılı eserlerinden biri olarak kabul görür. Yazının başında sözünü ettiğim zihninizi serbest bırakın tavsiyemin nedeni ise yazarın kitabı bilinç akışı yöntemiyle kaleme almasından kaynaklanıyor. Aslında kendinizi bıraktığınız yüzey oldukça akışkan -şiir ahenginden olacak- ancak cümlelerin anlamını yakalamak bazen, hatta çoğunlukla zor olabilir. Defalarca geri dönüp anlamaya çalıştığınız birçok pasajla karşılaşmanız mümkün. Tabi tüm bu zorlu süreçte karakterlerin hayatlarındaki değişiklikleri de takip etmek gerekiyor. Aslında her kitapta yazarın anlatmak istediği ancak okurun kaçırdığı bazı noktalar vardır. Bu eseri okurken işte bu durumun ağırlığını çok fazla hissedebilirsiniz. Ağırlığını hissedeceğiniz bir diğer konu da eserin hüzünlü ve melankolik atmosferidir.

Eser Bernard, Neviile, Louis, Susan, Rhoda ve Jinny isimli altı arkadaşın çocukluklarından başlayıp yaşlılık dönemlerine kadar giden bir süreci ele alır. Ancak yazar bunu olay örgüsü şeklinde yansıtmaktan ziyade yine alışılagelmişin dışında bir yöntemle, karakterlerin iç sesleriyle, aslında onların bilinç akışlarıyla yansıtır. Çoğunlukla aynı mekanlar, hatta aynı anlar birinin iç monoloğundan diğerininkine geçerek okura sunulur. Asla karşılıklı bir konuşma yoktur. Ancak kitap boyunca sanki karşılıklı konuşuyorlarmış gibi dizilidir bu iç monologlar. Böylece okur her karakterin iç alemine ve diğer karakterler hakkındaki görüşlerine de hakim olur.

Yazar bahsedilen iç monologların içeriğinin zaman içinde değişime uğrayışlarını bize bölümler halinde sunar. Bu bölümleri sunuş tarzı da elbette yine beklemediğimiz bir şekilde tasarlanmıştır. Aslında kitapta bulunan tüm iç monologları çıkardığımızda kitap 9 bölümlük kısa bir metinden oluşur. Bu metnin her bölümü güneşin gökyüzündeki evreleriyle başlar. Genelde de çeşitli dalga betimlemeleriyle sonlanır. Birinci bölüm “Güneş henüz doğmamıştı…” diye başlar, ikinci bölüm “Güneş biraz daha yükseldi…” İlerleyen bölümlerde güneş en tepeye çıkar ve sonrasında batmaya başlar. Kitabın son kısmı da “Şimdi güneş batmıştı.” diye başlayan bölümle biter. Kitabı okurken aslında güneşin gökyüzündeki her evresinin bu altı arkadaşın büyüme dönemlerini yansıttığını fark edersiniz.

Mesela güneşin henüz doğmadığı bölümün devamındaki iç monologlar bize bu altı arkadaşın çocukluğunu yansıtır. Güneş yükselmeye başladığında onlar da ilk gençliklerini yaşarlar. Güneş tam tepedeyken 20’li yaşların ortalarına gelen dostlar, güneş batarken orta yaşlarındadırlar ve sonrasında da giderek yaşlılığa ve ölüme yaklaşırlar. Aslında yazarın başlıca amaçlarından biri karakterlerin büyüdükçe değişen, özünde ise aynı kalan içsel çağrışımlarını bizlere aktarmaktır. Kitapta daha çok Bernard isimli karakterin iç monologları hakimdir. Bernard kelimeleri çok seven, çevresindeki her insandan, her olaydan, gördüğü her şeyden kendine öyküler kurgulayan bir çocuktur. Bu kitap boyunca sürer. Belki de bu yüzden Woolf da en çok ona söz hakkı vermiştir. Aynı zamanda altı arkadaş arasından Bernard, en doğalları ve bulunduğu çevreye en çabuk uyum sağlayanlarıdır. Louis ise onun aksine içine kapanık, sessiz, dış görünüşünü hiç beğenmeyen, sömürge aksanı olduğu için konuşmaktan utanan bir çocuktur. Ayrıca onun Bernard gibi kelimelerin büyüsüne inancı yoktur. Daima bilimden yanadır. Neville ise tutkularının peşinde olan, küçük şeylerden büyük anlamlar çıkaran, ancak çevresindeki insanların saçma bulmasından korktuğu için bu anlamları kimseyle paylaşamayan bir karakterdir.

Susan ise doğal bir güzelliğe sahip, genel anlamda herkesle iyi anlaşan bir karakter. İçinde ise bir aşk büyüyor, güneş daha doğmadan. Louis’in bundan haberi yok. Bu durumu fark eden Bernard da Susan’a karşı hislerinin acısını gömüp onu teselli ediyor. Jinny bu arkadaş grubunun en güzel ve en dikkat çeken kızı. Susan, Louis’le Jinny arasındaki bağı hissettiğinden beri Jinny’e karşı büyük bir kıskançlık besliyor. Son olarak Rhoda… kitabın belki de en garip ismi. Daima yalnız, diğer kızlar gibi güçlü duramayan, onlar kadar gerçek olmadığından yakınan, ne istediğini bilemeyen bir hali olduğunu düşünüyor hep.

Genel olarak karakterleri bu şekilde tanımlamak mümkün. Ancak dediğim gibi güneş doğmadan önce… Güneş yükseldikçe her birinin hayatında çok şey değişiyor. Yolları ilk önce okulda kızlar ve erkekler olarak ayrılıyor. Ardından üniversite zamanı geliyor ve her bir karakter farklı bir yola yöneliyor. Susan babasının yanına çiftliğe dönüyor, Jinny ailesiyle balolara ve davetlere katılmaya başlıyor, Bernard ve Neville üniversite okumaya gidiyorlar, Loise babasının yanında çalışıp para kazanıyor. Kimi istediği yerde, Bernard, Jinny, Neville gibi; kimi ise çok farklı dünyaların hayallerini kurarken hiç beklemediği yerlerde, Susan ve Louis gibi. Rhoda hakkında pek bir bilgi yok. Gelecek yılları kimi özgür olmak adına dört gözle beklerken kimi de korkuyor. Sanki bir canavar ya da ilerleyen bir tekerleğe sokulan çomaklar gibi, gelecek yıllar. Aralarındaki farkları en çok hissettikleri zamanlar da bundan sonra başlıyor aslında. 18 yaşlarındalar. Hepsi kendini tanıma derdinde ve sordukları tek bir soru var: “Ben kimim?”

Güneş hala tam tepeye ulaşmamıştır ancak bulutların ardında görünmektedir. 20’li yaşların başları… Eski dostlar uzun bir aradan sonra hepsinin arkadaşı olan ancak kitapta iç monoloğu bulunmayan Percival’i uzun bir seyahate uğurlamak adına bir masa etrafında toplanıyorlar. Buluşacakları mekana girişleri bile yavaş yavaş oturan kimliklerini anlamamızda bize bir şeyler anlatıyor: hala kimseye fark ettirmeden masaya gelip oturan Rhoda, mekana girdiği gibi aynada kendini düzeltmeye çalışan Louis, gayet doğal bir tavırla içeri girip çevresini selamlayan Bernard, içeri girdiğinde güzelliğiyle herkesin dikkatini çeken Jinny… Bu tavırları elbette birbirleri hakkındaki iç monologlar sayesinde öğreniyoruz. Önce herkes sessizce anılarını yad ediyor. Sonra o zamana kadar neler yaptıklarını.

Güneş tam tepededir. 25-30’lu yaşlar. Hayatlarında büyük adımlar attıkları, ciddi kararlar aldıkları en verimli çağları. Derken güneş artık batmaya başlar. 30’lu yaşlar. Güneş giderek daha da alçalır. Daha da ileri yaşlar:

“Ve zaman bırakıyor, düşsün damlası. Ruhun çatısında oluşan damla düşüyor. Bilincimin çatısında oluşarak zaman, bırakıyor düşsün damlası. Bu düşen damlaların gençliğimi yitirmemle hiçbir ilgisi yok. Bu düşen damlalarla, bir noktaya incelen zaman. Zaman, bir noktaya doğru inceliyor. Damlanın tortuyla ağırlaşarak bardaktan düşmesi gibi düşüyor zaman.”

Güneşin batması yakındır. Eski dostlar yeniden bir araya gelir. Masa sessizdir. Kimi pişmanlıklarına kimi iç hesaplaşmalarına dönmüştür. Hayat neredeyse durmuştur ve artık yaşanacak pek bir şey kalmamıştır. En son güneş batar ve bu bölümde yalnızca Bernard’ın iç monologları vardır. Yaşlı, tombul, şakakları ağarmış bir adam, Bernard. Arkadaşlarının hayallerini görür, onları yer yer kıskançlıkla, yer yer pişmanlıkla, bazen de sevgiyle anar. Her birinin ayrı ayrı değerlerini anımsar. Ne birini çıkarıp atabilir hayatının özetinden ne de bu bütünün anlamını açıklayabilir. Bir müziğe benzetir bu bütünü Bernard. Herkes kendi ezgisini çaldı, kimi kemanla, kimi flütle kimi davulla vesaire…

“Boş ver, iyidir hayat, yine de dayanılabilir hayata. Pazartesiyi salı izler, sonra Çarşamba olur. Bilinç halkalar geliştirir, kimliğin güçlenir, acılar olgunlaşma içinde eritilir. … gençliğin telaşlılığı ve coşkusu ile koşulur. Nasıl da hızlı akar ırmak ocaktan aralığa doğru! Bir tek gölge bile düşürmeyecek denli yakınımızda gelişen olayların seliyle sürüklenip götürülüyoruz. Yüzüyoruz, yüzüyoruz…”

Yaşamın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda yaşayan bu insanların ömürlerine tanıklık ederken durup kendi iç monoloğunuzu dinlediğinizi de göreceksiniz. Belki de imrendiğiniz hayatların aslında sizlerin hayatına imrendiğini fark edeceksiniz bu romanı okurken. Belki çok geçmişte kalan bir anıyı tazeleyecek, hafızanızda bir yerlere saklanmış pişmanlıklarınızla yüzleşeceksiniz. Kendinizi kelimelere bırakırsanız belki dalgaların sesini de duyabilirsiniz.

15 Nisan 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/26-sayi-indir-62.pdf

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...