Sayfalar

28 Şubat 2020 Cuma

İran Edebiyatı Serisi - III "Bir Sokak Şairi Ferdün-I Muşiri"

 

İran Edebiyatı serimizin son konuğu çağdaş İran şairlerinden Fereydûn-iMuşîrî. İran edebiyatının içine daldıkça hüznü, sevinci, yaşanan tüm zorluklara rağmen yaşama bağlılığı, acıyı, acıyı sevmeyi öğrendiğimi daha bir hissediyorum. Fereydûn-iMuşîrî de bunu bana en çok hissettiren şairlerden biri oldu. Şiirlerini okurken şairin yaşamından sık sık izler bulmak ve bu izlerle kendi izleriniz arasında bulduğunuz ortak noktalarla ona ve şiirlerine bağlanmak daha mümkün bir hale geliyor.

Fereydûn-i Muşîrî, gözlerini dünyaya 1926 yılında Tahran’da açar. Edebiyata oldukça düşkün bir ailede dünyaya gelen şair daha okula gitmeden okuma-yazma öğrenmiş, küçük yaşlarda evin kütüphanesinde bulduğu Firdevsi, Sadi Şirazi eserlerini okumaya başlamıştır bile. Şair ilk şiirlerini ise lise yıllarında yazmaya başlar. Üniversite yıllarındaysa mesele gazellere, divanlara kadar uzamıştır. Fereydûn-i Muşîrî lise yıllarının sonlarında hem annesini hem de babasını kaybeder. Özellikle annesinin genç yaştaki ölümü onu çok etkiler ve birçok yazısından bu hislerinden bahseder. 20’li yaşlarında İkbal isimli bir kadınla evlenerek yeniden bir aile edinir. İlerleyen yıllarda da bu evliliğinden Bahar ve Bâbek adında iki çocuğu dünyaya gelecektir.

Şair Ferdâ-yiMa (Bizim Yarınımız) isimli ilk şiirini İran-ı Mâ adında bir dergiye gönderir. Derginin yayın kurulu şiiri o kadar beğenir ki Fereydûn-iMuşîrî’ye şiirlerini dergilerinde daha sık görmek istediklerine dair geri dönerler. Elbette daha gençlik yıllarında bir edebiyat dergisinden aldığı bu güzel dönüt onu yazma konusunda daha da şevklendirir. Şair Tahran Üniversitesinde Fars Dili ve Edebiyatı alanını okumaya başlar ancak bu dönemde ilgisini çeken başka bir alan daha vardır. Gazetecilik. Gazeteciliğe olan ilgisi daha ağır basan Fereydûn-i Muşîrî, bölümünü bırakır ve yine Tahran Üniversitesinde Gazetecilik bölümüne devam eder. Şair mezun olduktan sonra 1978 yılına kadar devlet dairelerinde memur olarak çalışır. Bu sırada ise şiirler yazmaya ve dergilerde çalışmaya devam eder. Fereydûn-i Muşîrî’in başlarda gazetecilik kimliği yazın dünyasında daha çok bilinmektedir. Yıllarca birçok dergide çeşitli görevlerde hizmet etmiştir. 1954 yılında görev yaptığıRûşenfikr (Aydınlık Düşünce) isimli dergide sorumlu olduğu sayfalarda tiyatro oyunlarına, kitap-film eleştirilerine, resimlere ve şiirlere yer verir. Bu sayfalardan en çok şiir paylaşılanlar okurların ilgisini çeker. Bu ilgi öyle bir hale gelir ki dönemin ünlü şairleri dahi bu sayfalarda şiirlerini yayımlatmak için sıraya girerler. Ünü arttıkça zamanın birçok sanatçısıyla da röportaj yapma imkânı yakalayan Fereydûn-i Muşîrî örnek aldığı birçok isimle de çalışma imkânı bulur.

Kendini şiir alanında giderek geliştiren Fereydûn-i Muşîrî, 1956 yılında ilk şiir mecmuası Teşne-yiTûfân’ı(Fırtınaya Susamış)yayımlar.Ardından 2. şiir mecmuası olanGonâh-i Deryâ’yı(Denizin Günahı) gelir. Bu mecmualar daha çok o dönemde İran’ın içinde bulunduğu durumları ve şairin bu durumlar karşısında hissettiği duyguları yansıtan şiirlerden oluşmuştur. Bu eserlerde 2. Dünya Savaşının izlerine ve karamsarlığına rastlamak kaçınılmazdır. Sadece dönemi değil şairin heyecanlarını, acılarını, sevinçlerini ve aşkı da barındırır bu şiirler. Fereydûn-i Muşîrî’in bu şiirleri hem konuları hem de tarzı bakımından öyle beğenilir ki dönemin ünlü şairleri tarafından büyük takdir toplar.

Fereydûn-i Muşîrî1979 İran Devriminden sonra döneminin birçok sanatçısının aksine ülkesinden ayrılmaz ve yıllarca sessiz kalmayı tercih eder. Hayatının son zamanlarına doğru şairin adı edebiyat dünyasında tekrar anılmaya başlar. Fereydûn-i Muşîrî bu dönemlerde Amerika Birleşik Devletleri, Almanya,Hindistan, İsveç gibi ülkelere giderek buralarda İran Edebiyatı ile ilgili konferanslara katılır. Hindistan gezisi ile ilgili notlarını Güneşin Adından Daha Yukarı/Gökte isimli bir kitapta derler.

Bu edebiyatçı ve gezgin ruhlu adamın bilinmesi gereken bir yeteneği daha vardır.   Fereydûn-i Muşîrî aynı zamanda iyi bir müzik bilginidir de. Edebiyatçı kimliğini daha çok baba tarafına borçluyken müzisyen kimliğini anne tarafından kazanmıştır. Müziğin birçok detay bilgisine sahip olan Fereydûn-i Muşîrî bu yönünü gerek küçükken sürekli dinlediği radyodan gerekse evde sık sık yapılan canlı müzikler vesilesiyle edinir.

Fereydûn-i Muşîrî yaşamı boyunca İran’ın geçirdiği birçok siyasi olaya şahit olsa da eserlerinde siyasetten uzak durmaya büyük özen gösterir. Eserleri okunduğunda daha çok duygularından bahsettiği görülür. Bunun yanı sıra tasavvufa değinen eserleri de vardır. Eserlerinde daha çok çağdaş İran şiirlerinin esintileri olsa da geleneksel İran şiirine de bağlılığını sürdürmüş ve ikisinin arasında bağ kurmayı başarmıştır. Bu yönüyle de edebiyat dünyasında büyük takdir kazanmıştır.

İran Edebiyatına Teşne-yiTûfânveGonâh-i Deryâisimli iki şiir mecmuası ve 23 şiir kitabı kazandıran Fereydûn-i Muşîrî 2000 yılında Tahran’da kan kanseri nedeniyle hayata gözlerini yumar. Vefatından sonra çocukları Derîçe-i Mâh (Ayın Küçük Penceresi) ve Nevâyî-yiHemâheng-i Bârân(Yağmurun Uyumlu Melodisi) isimli iki şiir mecmuasını daha yayımlarlar.
Duygularını en içten ve hissettiği biçimde okuruna açan bu şairin neden sokak şairi olarak anıldığına gelecek olursak Fereydûn-i Muşîrî’nin kullandığı sade dil ve geniş kitlelere hitap eden konularını sebep olarak göstermek mümkün. Bunun yanı sıra onu şöhrete kavuşturan en bilinen şiirlerinden biri olan Kûçe (Sokak) şiirinin de etkisi göz ardı edilemez elbette. Öyleyse onu sokak şairi olarak anmamıza vesile olan bu şiirden de birkaç dize paylaşarak son verelim yazımıza:
“Gönlümün mezarında senin hatıranın çiçeği parladı.

Yüz hatıranın bahçesi güldü,

Yüz hatıranın kokusu sardı:

Bir gece birlikte o sokaktan geçtiğimiz aklıma geldi

Kanatlandık ve o inzivada sevgili olarak dolaştık

Bir saat o çayın ucunda oturduk.

Sen, siyah gözlerine dünyanın tüm sırrı dökülmüş,

Ben hep, bakışını izlemekten mahvolmuş.”

*Kına, N., “20. Yüzyıl Çağdaş İran Şairi Fereydûn-i Muşîrî”,Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi,(2018): 476-510.

28 Şubat 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2020/02/28/bir-sokak-sairi-ferdun-i-musiri-sevde-gul-kocalar/

 

14 Şubat 2020 Cuma

Sabahattin Kudret Aksal ve Öykücülüğüne Dair

 


Zaman zaman bir an durup zihninizden geçenlere odaklandığınız oldu mu hiç? Ne düşünüyorum şu an ben? Neden bunu düşünüyorum? Nereden geldi bunlar aklıma? Sabahattin Kudret Aksal’ın öykülerini okurken hissettiğim şey tam anlamıyla bu diyebilirim. Onun öykülerinde ana karakterlerin beyin kıvrımlarında sürekli dolanırken buluyoruz kendimizi. Günün olağan akışı sürerken zamanın aktığının pek de farkında olmadığımız anlarda, aslında, Aksal’ın öykülerindeki ana karakterlerde olduğu gibi bizim de zihnimizden geçen bir sürü düşünce olduğunu hatırlıyoruz. Fikrimce Aksal’ın öykülerini okumanın en büyük faydası bu oluyor. Belki de kendimizle tanışmamıza vesile oluyor yazar. Öyle ya insan zihninde akan düşünceleri salıverdi mi, hele bir de ne düşündüğünü farkına vardı mı daha bir yakınlaşıyor kendine. Ben kimim sorusunun cevabını daha iyi yanıtlayabiliyor.

Sabahattin Kudret Aksal edebiyat dünyasında daha çok şiirleriyle tanınan bir isim aslında. Cumhuriyet döneminden bilinen bir şair, öykücü, denemeci ve oyun yazarı. 1920 İstanbul doğumlu olan yazar, İstanbul Üniversitesi Felsefe mezunu. Yazar ne kadar başlarda şair olarak tanınsa da kendisinin öykücülüğü 10 yaşlarına kadar uzanır. Bu dönemde yazılan öyküleri, dayısı Tevfik Bey tarafından ilk yapıcı eleştirilerini alır ve yazarı daha çok yazmaya teşvik eder. Ardından teyzesi ve eniştesinin yanına yerleşir. Yazar burada geçirdiği yalnız günleri ise şiir ve öykülerine sarıldığı güzel zamanlar olarak nitelendirir.

Aksal’ın ilk öyküsü olan Semtin Kahvesi 1940 yılında Servet-i Fünun Dergisinde yayımlanır. Yaygın olarak ilk yayımlanan öyküsünün Dolmuşa adlı öykü olduğu ve Küllük Dergisinde yayımlandığı bilinse de sonrasında yapılan incelemeler 20’li yaşlarında yazdığı Semtin Kahvesi öyküsünü işaret etmekte. Yazarın bu yıllarda kaleme aldığı öyküleri edebiyat dünyasında pek fazla kendini gösteremez. Yazar da 1944-1952 yılları arasında öykücülüğe kısa bir ara verir ve şiir, deneme, oyun yazarlığı üzerine yoğunlaşır.

1954 yılında yazdığı öykülerden 10 tanesini toparlar ve Gazoz Ağacı kitabını yayımlar. Kitabın içindeki en uzun ve son öykü Gazoz Ağacı olduğundan yazar kitaba da bu ismi vermeyi uygun bulur. Gazoz Ağacı kitabı Sabahattin Kudret Aksal’a “1955 Sait Faik Hikâye Armağanı” ödülünü getirir. Yazar bu ödülü aynı zamanda Haldun Taner ile paylaşır. Edebiyat dünyasında elde ettiği bu ilk ödülüyle Aksal öykücülüğe daha çok sarılır ve yine 10 öyküsünü derlediği ikinci öykü kitabı Yaralı Hayvan 1956’da okuruyla buluşur. Bu kitap da yazara “1957 Türk Dil Kurumu Sanat Armağanı” ödülünü kazandırır.

Sabahattin Kudret Aksal 1983’te bu iki öykü kitabını günceller ve içine Birkaç Öykü Daha başlıklı 5 öyküden oluşan üçüncü bir kısım daha ekleyerek Gazoz Ağacı/Yaralı Hayvan isimli 25 öyküden oluşan tek bir kitap yayımlar. Yapı Kredi Yayınları (YKY) ise 1994 yılında bu kitaba yazarın kitabında yer almayan 2 öyküsünü daha ekler ve Gazoz Ağacı, Yaralı Hayvan ve Ötesi ismiyle tekrar yayımlar. YKY aynı zamanda bu basımında kitabın içinde yer alan her öykünün sonunda öykünün ilk nerede ve ne zaman yayımlandığı bilgisini veren küçük notlar da düşer ve öyküleri kronolojik olarak sıralar. Bu sayede yazarın öykücülüğünün gelişimine tanıklık etmek de mümkün hale gelir. YKY en son basımında ise yazarın edebiyat dünyasında yayımlanan tüm öykülerini tek bir kitapta toplamayı amaçlar ve kitaplarında bulunmayan 8 öyküyü kitabın 3. bölümü olan Birkaç Öykü Daha kısmına ekler. Bu öyküler içerik veya başlık olarak önceki birkaç öyküsüne benzese de aslında değişim geçirmiş eserleridir.

Aksal’ın eserlerini okurken derin gözlem yeteneğini fark etmemek imkansızdır. Üstelik bunu sadece çevre, olay betimlemesiyle değil çevresindeki insanların ruh halini, yazının başında bahsettiğimiz kendi iç alemini betimlemesiyle de gerçekleştirir. Çevre veya durum betimlemelerinde bunu okura hissettirmek hep daha mümkünmüş gibi gelir bana. Okurken kendimi o mekânın veya o olayın içinde hisseder ve eğer gerçekten iyi bir betimleme okuyorsam bunun heyecanını ciddi ciddi yaşarım. Ancak öyküdeki ana karakterlerin iç dünyaları betimlendiği zaman okuru o iç dünyaya dahil etmek ve betimlenen düşünceleri ve duyguları okura hissettirmek oldukça zor bir beceri olsa gerek ve Aksal sanırım bana bunu hissettiren ve beni bu anlamda heyecanlandıran nadir yazarlardan.

“Yaşamanın güzelliğini her zaman duyabilir insan. Hatta şimdi gördüğünüz gibi, geciken bir vapur beklerken bile. Yeter ki her şeyi, her şeyi, insanları, duyularımızı, eşyayı sevelim. Bir çocuğun dış dünya karşısında duyduğu hayranlık olsun içimizde. En küçük bir yağmur damlasına bile ilgi duyalım. Böyle oldu mu, bir iskele meydanında, on dakikada, dilerseniz hatıralarınızın dünyasına kayar gider, yıllarca önce yaşanmış bir anı yeni baştan yaşarsınız. Dilerseniz meydandan geçen insanları seyreder, kafanızda romanlarını kurar, kurar da sonra yine kendiniz okursunuz.” (sf. 57/Bizim Olan Sokaklar)

Aksal’ın eserlerinde daha çok gün içinde yanımızdan geçip giden orta halli insanların veya anlatıcının dilinden, belki yazarın belki çoğunlukla yazarın kurguladığı ana karakterlerin kendi dilinden günün olağan akışı sırasında neler yaşadıkları, neler düşündükleri ve hissettiklerine rastlarız. Aile ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri, iş ilişkileri, sevgili ilişkilerine de değinen yazar bunu daha çok psikolojik tahlillerle bizlere yansıtır.

“Benim için eşyada duygu aramak, önüne geçilmez bir alışkanlıktı bir zaman. Kullandığım zaman eşyanın duygularının farkında olmazdım. Pencereyi açtığım zaman pencerenin, gemiye bindiğim zaman geminin konuşan bir hali yoktur da asıl açmadığım pencere, binmediğim gemi dile gelir. Oturduğum yerde, caddeden uzakta, kahvenin içerlek bir köşesindeki iskemlede caddeye baktığım zamanlar dünyayı daima güzel, insanları iyi gördüm. Bir ileriki masada oturan ne kadar insanın yaşantısını, işini merak ettim. Kendi kendime düşünceye vardım. Buldum, bulamadım, tasarladım, yanıldım.” (sf. 45/Büyükannemin Ölümü)

Tanımadığı insanları anlamaya çalışmak da öykülerinde yer verdiği önemli noktalardan biridir. Geçmişini bilmese de o insanlara kendi zihninde bir geçmiş kurgulamak, aklından geçenleri bilmeye, acılarını anlamaya çalışmak gibi özellikleri vardır bazı ana karakterlerin. Bir öyküsünde şöyle ifade eder bunu:

“Görülmüş müdür bir insanın bir başka insanın içinden geçenleri tıpatıp anladığı?” (sf:34 / Geceye Doğru)

Tıpatıp anlamasa da çabası vardır. Herkesin hayalleri, umutları, acıları, hataları, doğruları, yanlışları vardır. Aksal da eserlerinde herkesten seçtiği bir kişinin –bu kendisi de olabilir- o an ne hissettiğine ve düşündüğüne odaklıdır. Yani aslında ana karakter öykü boyunca üstbilişsel bir düşünüş içindedir. Bizi düşünmeye iten bu süreç sayesinde bu kişiler hem o kadar biz hem de o kadar başkalarıdır ki başkaları üzerinden kendimizi bulmak -yazının başında da bahsettiğimiz gibi- mümkündür. Dr. Arif Yılmaz, Aksal’ın öykücülüğü üzerine yazdığı bir yazısında yazarın birçok öyküsünde kahramanların isimsiz olmalarının, anlatılanları bir kişiye değil herkese genellememiz açısından anlamlı olduğunu şöyle ifade eder:

“Bir olguyu anlamak, anlatmak ve açıklamak, bir durumu bizimle paylaşmak amacını taşıma, yazarın hikâye kişilerini okuyucusuna belli bir isimle sunmak istememesinin en tutarlı nedeni olarak gösterilebilir. Böyle bir soyutlamayla yazar, özelin değil, genelin peşine düştüğünü ifadelendirmek ister gibidir.”

Sabahattin Kudret Aksal öykülerinde geçmişe, ilk heyecanlara, gençlik yıllarına duyulan özlem yoğun bir şekilde hissedilir:

“Geçmiş zamanlar med halindeki denizin bütün baskısıyla karaya yüklenişi gibi yükleniyordu. Bir doğa gücüne benziyordu adeta. O kadar güçlü, insafsızdı. Med halindeki deniz de böyle yüklenirdi karaya. Tarlaları, sokakları, evleri, dükkanları, kasabaları, şehirleri böyle harap eder, alır götürürdü. Geçmiş zamanların, hülyaların bu yaşlı adamın şu sakin olması gereken akşam saatlerini altüst edişi gibi.” (sf. 35/Geceye Doğru)

Geçmişe duyulan bu özlemin, yitip giden ve geri döndürülemeyecek olan zamanın verdiği bu pişmanlığın yaşattığı derin melankoli haline yazarın öykülerinin birçoğunda rastlamak mümkündür. Dünya telaşıyla tutunmaya çalıştığımız ‘şey’ler uğruna aslında yaşanması gereken güzel anların biz dokunamadan yanımızdan geçip gittiklerini ve ilerde bir gün bunu anladığımızda çok geç olacağı düşüncesini yazar bir öyküsünde şöyle ifade eder:

“Ta içimden şehirde neler yapılabilecek, ne türlü mutlu olunabilecek bir günün geçip gittiğini, böylece daha birçok günlerin de geçip gideceğini adeta bir kum saatinin boşaldığını gözlerimle görür gibi birçok şeylerin bir daha bulunmamak üzere yittiğini duyardım.” (sf.68/Bir Başka Türlüsü)

Eserlerindeki bu ağır psikolojik tahlillerle yüklü melankolik halini yine de bir yerlerde yaşama sevinci, umut ve mutluluk karşılar. İnsanın içindeki iyi ve kötü ruh halleri gibi yaşamda da tezatlıklar mevcuttur. Altını çizmelere doyamadığımız satırlar taşar kitabın sayfalarından iyiye ve kötüye dair. Biz yine de umutla bitirelim:

“Çok daha sonraları, çok daha geç yaşlarda öğrenilen, değerleri bilinen şeyleri çoktan öğrenmiştik biz; biliyorduk. Ilık rüzgarsız hava az şey değildi. Başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımız zaman gördüğümüz milyarlarca yıldız az şey değildi. Ya içimizde, ta içimizde duyduğumuz bu özgürlük duygusu! Bu alabildiğine özgürlük duygusu! Sadece bunlar insanoğlunun yaşamaktan hoşnut olmasına yetebilirdi.” (sf 51/Bizim Olan Sokaklar)

15 Şubat 2020 /Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/21-sayi-indir-57.pdf

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...