Sayfalar

14 Aralık 2019 Cumartesi

"ÖLÜ ZAMAN GEZGİNLERİ" Hasan Ali TOPTAŞ

 

Bazen karakterleri kaybedip başka bedenlerde bulduğumuz, bazen tam mekana odaklanmışken bir anda zannettiğimiz yerde olmadığımızı fark ettiğimiz bazen ise zamanın başka başka boyutlarına beklenmedik anlarda seyahatler ettiğimiz öykülerden oluşan bir kitap Ölü Zaman Gezginleri. Belki de bahsettiğim tüm bu karmaşıklığı en çok içinde barındıran öykü Ölü Zaman Gezginleri olduğundan yazar tarafından kitabın adını almaya layık görülmüştür, kim bilir. “Dünyayı sarıp sarmalayan sis her şeyi örttüğü için nesnelerin yokluğu dilimizi köreltmişti belki de. Ya da şiirlerde, romanlarda, resimlerde aradığımız ve ansızın karşımıza çıkıvereceğini sandığımız bulunmaz’ı bulmuştuk dağa çıkmakla; amacımıza erişmek sözcükleri anlamsız kılmıştı bir an, artık beynimizde yeni bir bulunmaz’ın hasreti başlayıncaya dek konuşmayacaktık. Oysa, bulunmaz’ı doğuracak yaşamı sisin ötesinde insanlar yeniden biriktiriyorlardı şimdi ne biriktirdiklerini bilmeden (çünkü en doğurgan birikimler bilmeden biriktirilenlerdir)…”(Ölü Zaman Gezginleri-s:62-63)

1993 yılında ilk basımı gerçekleşen bu öykü kitabı iki bölümden oluşmaktadır. İkisi de sekiz öyküden oluşan bu bölümlerin ilkinin adı kitaba da ismini veren Ölü Zaman Gezginleridir. İkinci bölümün adı ise Yoklar Fısıltısıdır. Yoklar Fısıltısı, aslında yazarın 1990 yılında kendi imkanlarıyla bastırdığı bir öykü kitabıdır. Ancak yayıncının dağıtımı sağlayamaması nedeniyle kitap okuyucuya ulaşamaz ve bu durum Hasan Ali Toptaş’ı yazmaya küstürür. Toptaş, yine de tam anlamıyla edebiyata sırtını dönemez. Yayımlatmayı asla düşünmediği, sadece içini boşaltmak adına kaleme aldığı ve kendince şiirsel metinler kategorisine soktuğu Yalnızlıklar kitabını kaleme alır.(1) Bu dönem yazar için biraz kafasını boşaltma, dinlenme süreci olur.

Yazarın ruh dünyası iyi dinlenmiş olacak ki her doğum öncesi yaşanan o sancılı dönem Toptaş’ın yazın dünyasında da bambaşka bir eserin doğumuna ve onun edebiyata yeniden dört elle sarılmasına vesile olacaktır. Aynı zamanda kensidine yarışmalarda birincilikler getiren Ölü Zaman Gezginleri adını verdiği bu eser, kısa süreliğine raflara kaldırılan Yoklar Fısıltısı adlı eserini de ardına alarak basıma çıkar ve yazarın önemli öykü kitapları arasında yerini alır. Böylece iki kitap bölümlere dönüşerek tek bir cilt altında buluşur.

Ölü Zaman Gezginleri bölümündeki öyküler, kitabın ikinci bölümündeki öykülere göre biraz daha ağır. Ancak bu ağırlık kesinlikle dilden kaynaklı bir ağırlık değil. Bahsettiğim, altında eminim her okuyucunun ezildiği müthiş bir kurgu ağırlığı. Farklı bir hafızadan, farklı bir zekadan dışarı fışkıran fikirlerin, anıların, ihtimallerin ve hayallerin oluşturduğu söz gruplarının ağırlığı. Bu bölümdeki öykülerin genelinde var olan düş mü, gerçek mi belirsizliği bir yandan okuyucunun algılarını uç noktalara kadar zorlarken bir yandan da okuyucuyu anlam veremediği bir öyküye odaklanma çabasına sokuyor ve bu durum tuhaf bir biçimde kafam çok karıştı deyip kitabın kapağını kapatıp bırakmak yerine okuyucuyu kitaba daha bağlayan bir haz veriyor. Belki de okurlarına aşıladığı bu anlama çabası Toptaş’ı Türk Edebiyatının kilometre taşlarından biri, eserlerini ise vazgeçilmez başucu kitapları haline getiriyor. Bu bölümde yer alan Balkon öyküsü etkileyici şiirsel anlatımıyla, Zaman Kimi Zaman öyküsü farklı zaman dilimlerinin üst üste yaşanmasıyla oluşan düşsel tarzıyla, Ölü Zaman Gezginleri kelimelerin sanatsal dizilimlerine doyamadığım ve tekrar tekrar okumak istediğim cümleleriyle, Şarap Lekesi ise üstü kapalı bir anlatımı olmasına rağmen anlatmak istediğini iç tahlilleriyle açıkça yansıtmasıyla beni en çok etkileyen öyküler oldu diyebilirim.

Yoklar Fısıltısı bölümünde de bir önceki bölüm gibi sabit zaman, mekan, kişi durumu nadir. Ancak olay hikayeciliği ilk bölüme göre daha fazla olduğundan öykülere hakim olmak daha kolay. Yine düş-gerçek karmaşasını burada da yaşıyoruz. Yazarın kendi dünyasında oluşturduğu gerçeğin içine dalıyor ve bu yüzden bu iki uç -düş ve gerçek- arasında gidip geliyoruz. Toptaş bir konuşmasında bu konuya şöyle değiniyor:

“Gerçekliği büyütmek ya da yok etmek dediğimiz şey aslında gerçekliği var etmek. Yazınsal gerçekliği yazının içinde kelimelerle, cümlelerle, onların yok ettiği, var ettiği şeylerle yeniden oluşturmak. Metindeki öğelerin birbirine dönüşebileceği, her türlü varoluşsal olanağı sağlayan aşkın bir ortam yaratmak.” (2)

Yoklar Fısıltısı bölümünde yer alan Yabu öyküsü derin konusuyla, Çift Çizgi karakterler ve zamanlar arasında ustaca tasarlanan kurgusuyla, Av öyküsü içinde bir öykü konusu avlarken aslında bir öykünün içine düşen anlatıcının heyecanıyla, Dünya bir Gülnida öyküsü Gülnida’nın teslim olmamış küçücük yanıyla ve Herkes Gibi Safa Bey öyküsü Şükrü Erbaş için yazılmasıyla hafızamda yerlerini ayıran öyküler. AyrıcaToptaş’ın bazı eserlerinde kendi hayatından detaylara yer verdiği bilinir. Bu bölümde de yer alan Yabu isimli öyküsünde yazar, Suriye sınırında yaptığı askerliğine bir selam gönderir.

Kitaptaki öykülerin birçoğunun sonunda bir duvara toslama hissi kaplıyor içinizi. Öykü boyunca oluşan kaosu büyük oranda tamamlayan, ancak sizi hiç de beklemediğiniz bir noktada yakalayan vurucu bir betimleme, bir konuşma metni, belki sadece bir isim her öykü sonunda o hayret ifadesini çiziyor yüzünüze. Bu beklenmedik sonlar öykü boyunca etrafa dağılan her parçayı toplayıp resmin bütününü görmenizi sağlıyor. Derin derin aldığınız o nefesi verdikten sonra geçebiliyorsunuz ancak diğer öyküye. Sonraki öyküleri, bakalım sonunda ne bekliyor beni, düşüncesiyle okumaksa ayrı bir heyecan katıyor okumanıza.

Okuma-yazma bilmeyen ancak çok iyi bir hikaye anlatıcısı olan bir annenin hikayelerini ve sessiz bir babanın belki de sessizliğini dinleyerek büyüyen bir yazar Hasan Ali Toptaş. Yaşadığı, gözlemlediği, hissettiği, düşlediği birçok şeyi hafızasının bir yerlerine saklamış. Biriktirdikçe taşmış, taştıkça yazmış sanki. O yazmış, bizlere de okumaya doyamadığımız cümlelerin altını çizmek kalmış. Bu pasaj da benim için onlardan sadece biri:

“Kendini uzun uzun anlatmak istiyorum ona. Bir türlü anlatamıyorum tabii. Daha doğrusu içimi alelacele yokluyorum da, cesaretin kırıntısını bile bulamıyorum. Cesaret yerine, adı olmayan duygularla karşılaşıyorum içimde. Onları anlatamıyorum sonra. Herkes aynı duyguları taşımaya başlayınca bir gün ad verilecek onlara, diye avutuyorum kendimi, her dilde sözcüklerden evleri olacak.”

15 Aralık 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/19-sayi-indir-52.pdf

17 Kasım 2019 Pazar

İran Edebiyatı Serisi - I "Sadık Hidayet Ve Kör Baykuşu"


Sadık Hidayet… Yaşadıklarının ağırlığından, sanatçı ruhuna sığamadığından, belki diğer insanlar gibi yok sayamadığından, bir şeyleri dışa vurma arzusundan ya da ne kadar dışa vursa da asla anlaşılamayacağını hissettiğinden onu böyle karamsar biliriz. Bazı sanatçıların yaşamın ağırlığını taşıyamama yönlerinden o da payını fazlasıyla almıştır. Hayatını ve eserlerini okurken birçoğu geçer zihnimizden. Biraz Kafka buluruz, biraz Dostoyevski. Biraz Rilke’ye rastlarız, biraz Zweig’ı anımsarız. Okudukça anlamaya çalışırız. Onu ve onun gibilerin iç alemlerini bütünüyle anlamanın imkansızlığıyla yüzleşiriz. Yüzleştikçe daha çok tanımak isteriz.
Sadık Hidayet, Modern İran Edebiyatının önde gelen isimlerindendir. 17 Nisan 1903 Tahran doğumludur. Özellikle edebiyat alanında tanınmış, itibarlı bir ailenin çocuğudur. Liseyi bir Fransız mektebinde okuyan Hidayet, sarayın 1925’te Avrupa’ya gönderdiği gençler arasında yer alır. Önce Belçika’da mühendislik okumaya başlar ancak içindeki edebiyat tutkusuna bir türlü söz geçiremez. Okulunu yarıda bırakıp kendini Paris’in edebiyat kokan sokaklarına bırakıverir. Daha ilkokuldayken kendi el yazısıyla dergiler çıkarsa da ilk edebi eserlerini Paris’te yazmaya başlar.

 

1930’lu yıllarda Tahran özlemi ağır basar ve memleketine geri döner. Ülkesinde yaşadığı bu dönem içinde Budizm’e olan merakı nedeniyle bir süre Hindistan’ı ziyaret eder. Kör Baykuş eserini 1936’da burada kaleme alır ve kitabın ilk baskısı burada çıkar. 1950’li yıllarda ülkesinin içinde bulunduğu politik olaylar iç dünyasını bir kabusa çevirmiştir ve uzaklaşmak için yeniden Paris’in yolunu tutar. Ancak girdiği bunalım onu öylesine sarmalamıştır ki başbakan olan eniştesinin öldürülmesi, onu  intihara iten son neden olur. Eniştesinin ölümünden yaklaşık bir ay sonra Paris’te hava gazlı bir daire bulur ve yerleşir. 9 Nisan 1951’de dairedeki tüm delikleri kapattıktan sonra gaz musluklarını açar ve intihar eder. Gayet düzgün giyinmiş, saçlarını taramış ve cebinde bir miktar parayla bulurlar yazarın cansız bedenini. Tam burada aklımıza Stefan Zweig düşer. Ölmeden önce yazdığı son eserlerinin küllerini bulduğumuzda ise Kafka’yı anarız. Ancak Hidayet eserlerini yakma işini Kafka gibi yakın arkadaşına bırakmamış kendisi halletmiştir. Bu yüzden okumamızın artık mümkün olmadığı eserleri de onunla birlikte gömülür gider.

Hidayet’in başyapıtı olan Kör Baykuş eserinin 1961 Almanca basımında yakın dostu Bozarg Alevi’nin kaleme aldığı son söz, eserin sonraki basımlarıyla günümüze kadar gelerek Hidayet’in hayatı hakkında aydınlanmamıza yardımcı olur.  Alevi’nin anlattıklarına göre Hidayet oldukça iyi bir gözlem yapan, fedakar, inandığı doğruların peşinde koşan ince zekalı bir insandır. İnsanlara korku salacak kadar kandan ve irinden bahseden yazar; değil insandan, hayvandan bile kan akmasına dayanamamaktadır. Çocukluğunda kurban bayramında et kesilmesinden etkilenen Hidayet; ölene dek et yiyememiş, hatta vejetaryenlik üzerine inceleme-araştırma yazıları bile yazmıştır. Eserlerindeki karamsar yönüne rağmen insanlara karşı oldukça sempatik ve sevecen yaklaşmaktadır.  Yapıtlarında sıkça karşılaşılan afyon kullanımı yazarın önemli zaaflarından biridir. Alevi’ye göre özellikle hayatının sonlarına doğru muhtemelen intihar etme düşüncesiyle afyon kullanımını giderek arttırmıştır.

 

Yazar kültürüne aşırı bağlılığıyla da tanınır. Geçmişe ait birçok Farsça eseri ve yabancı dillerde önemli gördüğü eserleri döneminde kullanılan Farsçaya çevirmeye büyük önem vermiştir. Kendi eserleri de bugün birçok dile çevrilmesine rağmen kendi ülkesi İran’da hala yasaklıdır.
Klasik İran edebiyatında sıkça rastlanan ana karakterin sultan, padişah gibi ışıltılı, özentili hayatları olan kimseler olması ilk olarak Cemalzade‘nin eserlerinde değişime uğramıştır. Cemalzade eserlerinden daha çok sıradan insanların sade hayatlarına yer vermiştir. Sadık Hidayet, Cemalzade’nin bu yönünde oldukça etkilenmiş ve kendi anlatım tarzıyla İran Edebiyatını farklı bir boyuta taşımıştır.

 

Hidayet’in eserlerinde genel olarak korku konulu fantastik bir anlatım hakimdir. Çoğunlukla yalnız karakterlerin karamsarlığı, kendisine ağır gelen yaşam ve ölüm kavramları arasında savruluşu üzerinde durur. Yazarın ölümden sonra hiçliğe inanışı muhtemelen bu konular üzerine sık yazmasında etkilidir. Onu intihara sürükleyen nedenlerden biri de bu olabilir. Diri Gömülen, Alacakaranlık, Üç Damla Kan, Aylak Köpek öyküleri, Kör Baykuş ve Hacı Aga romanlarıdır. Bunlar dışında inceleme-araştırma yazıları ve derlemeleri de bulunmaktadır.
Gelelim yazarın başyapıtı olan Kör Baykuş eserine: Asıl adıyla “Bûf-i Kûr”. Fransız eleştirmen AndréRousseaux, Hidayet’i döneminin en önemli yazarlarından biri olarak kabul ederken bu eseri için şu ifadeyi kullanır: “Bu roman, yüzyılın edebiyat tarihinde bir aşamadır.”
Eser özellikle gerçeklikten oldukça uzak olmasıyla İran Edebiyatında oldukça farklı bir yere sahiptir. Öyle ki eserde kişi, zaman, mekan kavramları gelişen olayların oldukça dışında kalır. Kişiler sürekli değişirken yazar,  verdiği ufak bir ipucuyla sizi kişilerin aslında birbiriyle aynı karakterler olduğu düşüncesine saptırır. Anılar, rüyalar, hayaller, asıl zaman(ki var olduğu şüpheli) birbirine girer. Sakin bir akışın içindeyken kendinizi aniden bir korku kurgusunun içinde bulursunuz.

 

Kör Baykuş adını asla bilmediğimiz ana karakterin aklından geçenleri yazma çabasıyla başlıyor. Bunu yapmasının asıl nedenini kendisini gölgesine tanıtmak olarak açıklıyor. Karakter bu gölge meselesinden kitabın sadece başında ve sonunda bahsediyor. Kendini diğer insanlardan farklı gördüğü ve çevresindekilerden soyutlandığı için zihninden geçenleri birilerine anlatmaktan çekiniyor. Bu yüzden yazıyor. Onu yalnızca yazdıklarını okuyan gölgesinin anlayabileceğine inanıyor. Yazdıkça belki de zihnindekiler gölgesine hapsoluyor ve romanın sonunda karakter gölgesini bir baykuşa benzetiyor. Sanki baykuş eğilmiş ve göz ucuyla yazdıklarını okuyor.

 

Başlarda ana karakteri kalemdan denilen kutuların üzerine hep aynı resmi çizen bir ressam olarak tanırız. Bu resimde bir servi ağacı, ağacın altında ise elinde bir testi ile oturan ve sürekli kahkaha atan bir ihtiyar vardır. İhtiyarın yanından akan derenin diğer tarafında siyah entarili, ihtiyara güzdüzsefası uzatan genç bir kız bulunmaktadır. Eserin devamında ise bu resimde belirtilen tüm detaylar akış içinde hiç beklemediğiniz yerlerde karşınıza çıkıverir. Genç kız bir bakmışsınız tüm güzelliğin timsali olarak anlatılırken bir bakmışsınız adamı hasta eden bir kahpeye dönüşmüştür.  Karakter roman boyunca hep kadına ulaşma çabasındadır. Bu öyle bir çabadır ki onu bir ölüme sürükler, bir öldürmeye. Karakter bir anda –belki hastalıktan- sürekli durduramadığı bir kahkahaya tutulur. Olaylar zamanla mı olur anlamak oldukça güçtür. Başta da belirttiğimiz gibi romanda zaman kavramı ve karakterleri yakalamak neredeyse imkansızdır. Öyle ki karakter kendisinin sürekli çizdiği resmin tüm detaylarıyla aynısını bir testinin üzerinde görünce bunu yapanın geçmişte yaşamış ve kendisiyle aynı acıları çekmiş bir başka ressam olduğuna inanır. Siz ise bunu çizen de o değil miydi diye şaşar kalırsınız.
Sonlara doğru karakterin sürekli attığı kahkahalar yüzünden aklını yitirip yitirmediğini anlamaya çalışırken bir düşünce dolanıyor zihninizde. Nasıl yani, kitap boyunca duyduğumuz o kahkahalar aslında ihtiyarın değil de yazarın mıydı? Yoksa ihtiyar aslında yazar mıydı? Belki de yazar ihtiyara dönüşmüştü.

 

Aslında tüm bu soruların cevaplarını pek de aramadığımız, böyle kabul ettiğimiz bir roman Kör Baykuş. Karakterin iç dünyasına girmemize yardımcı olan Hidayet‘in özellikle derin, karamsar ve korku dolu iç tahlillerinin etkisinden çıkmanın oldukça zor olduğunu söyleyebiliriz. Peki, ya bizler aslında karakterin -belki de yazarın- yazdıklarını arkasından okuyan, o baykuşa benzeyen gölgeysek? Ancak onun anlamamızı hem ümit ettiği hem de gizemini asla çözemeyeceğimizi bildiği dünyasında körsek?

 

17 Kasım – 19’ / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2019/11/17/sadik-hidayet-ve-kor-baykusu-sevde-gul-kocalar/


 

14 Kasım 2019 Perşembe

"BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU" Stefan ZWEIG

 

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig’ın 1920’li yıllarda yazdığı uzun bir öykü eseridir. Ahmet Cemal çevirisi ve sonsözüyle Türkiye İş Bankası Yayınları aracılığıyla incelediğimiz bu eser bizlere her ne kadar bir öykü görünümü verse de aslında uzun soluklu bir mektuptur. Bilinmeyen bir kadının mektubu…

Tanınmış bir yazar olan R., doğum gününde üzerinde gönderene ait hiçbir iz olmayan bir mektup alır. “Sana, beni hiç tanımamış olan sana,” diye başlayan bir mektup. Ne bir sevgi ne bir yakınlık belirtisi… İçten içe bir isyanla başlamaktadır. Hayali birine yazılmış bir müsvedde mi yoksa kendi şahsına yazılmış bir mektup mu olduğunu anlamaya çalışan yazar R., büyük bir merakla yaklaşık iki düzine uzunluğundaki mektubu okumaya başlar. Böylece Zweig da eserin giriş bölümünü bitirmiş ve sonuç bölümüne kadar sürecek olan bilinmeyen bir kadının mektubuna başlamış olur.

Mektup, çocukluğundan beri yazar R.’ye derin bir tutku ile bağlanmış bir kadın tarafından kaleme alınmıştır. Bu öyle derin bir tutkudur ki bu esrarengiz kadının belki de ömrünün sonuna dek tüm hayatını adayacağı bir aşka dönüşür. Eserin başında önce bir çocukluk heyecanı olarak algıladığımız bu hisler zamanla karşı konulamayan bir bağ, hatta daha da ötesinde bir bağımlılık haline gelir.

Bilinmeyen kadın, mektubuna babasının ölümüyle sadece kıyafetleri değil tüm ömrü siyaha bürünen bir anneyle yaşayan, hayatı sadece pastel renklerden oluşan on üç yaşındaki bir genç kız olduğu zamanlardan başlar. Bu pastel renkler karşı daireye taşınan genç bir yazarın hayatına girmesiyle canlanmaya başlar. Genç yazarın hareketli hayatı, merdivenleri inip çıkarken ki enerjisi, muzip gülüşü, eve ne zaman gelip gittiği derken küçük kız için yeni taşınan komşu, kendi evindeki matem havasından bir kaçış vesilesi olur. Bu kaçış giderek büyüyen ve karşı konulamayan bir sevgiye dönüşür. Bilinmeyen kadın, o yaşlarda genç adama karşı hissettiklerini şöyle anlatmaktadır:

“Yeryüzünde hiçbir şey kuytulardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep edilen aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğurulmuş bir sevgidir.”

Bu sevgi küçük kızın aklını başından öyle alıyor, onu kendi evinde gelişen olaylardan öyle koparıyor ki annesinin ne ara bir adamla tanıştığını, ne zaman evlenmeye karar verdiğini idrak edemiyor. Ne kadar karşı koysa da taşınmaya, kendisinden gizli taşınan eşyaların boşalan yerleri gözüne çarptıkça vaktin geldiğini anlıyor.

Araya mesafeler girse de yıllar geçse de küçük kızın yazar R.’ye duyduğu bu sevgi geçmiyor, hatta giderek büyüyor. Viyana’ya akrabalarının yanında çalışma bahanesiyle geri dönüyor, aklında ise tek bir sebeple. Karşı daireden olmasa da kapısının önünden gözetliyor artık yazarı. Ancak bu sefer küçük bir kız olarak değil on sekiz yaşında yazarın ilgisini çekebilecek güzellikte genç bir kız olarak bekliyor. Nitekim yazarın ilgisini çekiyor da. Yıllardır özlemini çektiği bu adamın sadece küçük bir davetiyle hiç düşünmeden uzatıyor ellerini. Yazarın kendisini hatırlamasını umut ederek geçirdiği saatler boyunca, yazarın aklından bu genç kadının bir zamanlar karşı dairede oturan o küçük kız olduğu geçmiyor bile. Genç kız için hafızasından asla silinmeyecek bu buluşma yazar için birkaç gün sonra unutulacak sıradan bir anı oluyor. Öyle ki yıllar sonra yolları tekrar kesiştiğinde; bilinmeyen kadın alımlı, olgun, oldukça yaş almasına rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir kadın olduğunda yazarın ilgisini tekrar çekiyor. Ancak yazar, genç kadını yine hatırlamıyor. Bu durum kadını öyle üzüyor ki yazara oğlundan, ikisinin oğlundan bile bahsedemiyor. Oğlunu asıl gizlemesinin nedeni bile dönüp dolaşıp yine adama olan tutkusuna bağlanıyor. Ona oğluna zorla bakma gibi bir sorumluluğu yüklemek istemediğinden, sadece vicdan muhasebesiyle kendisiyle birlikte olmasını istemediğinden bu sırrı oğlu ölene dek sakladığını söylüyor mektubunda.

Hasta oğlunu kaybetme acısı bile kadına daha çok adamın bir parçasını kaybetme acısı olarak işliyor. Artık hiçbir umudunun kalmamış olması, mektubunda söz etmese de kadının tahmin ettiğimiz sonu, onu bu mektubu yazmaya itiyor. Ancak tüm bunlara rağmen kendince kutsadığı yazarı kendisini hatırlamadığı için asla suçlamıyor. Biz de okur olarak kadını bir türlü hatırlamayan, peşine düşmeyen yazarı mı suçlayalım; bütün ömrünü ve umudunu oldukça dağınık yaşantısı olan bir adama bağlamış kadını mı suçlayalım bilemiyoruz.

Uzun bir mektuptan oluşan bu eserin her satırında bilinmeyen kadının yaşadığı tutkuya, umutlarının yazarla her karşılaşmasında yerle bir oluşuna, ömrünü bir aşka nasıl adadığına tanıklık ediyoruz. Aynı zamanda bunları bize akıcı ve içine dalıp çıkamadığımız psikolojik tahlillerle aktaran Zweig’ın, döneminin ender rastlanır anlatım tarzına da tanıklık etmiş oluyoruz. Şüphesiz bu durumda psikoloji biliminin Zweig’ın adını duyurduğu dönemlerin biraz öncesinde yaşadığı patlama, psikolojik ekollerin ortaya çıkışı ve Zweig’ın bu alana duyduğu müthiş ilginin etkisi oldukça fazla. Öyle ki birçok eserinde olduğu gibi karakterlerin iç dünyalarını anlamamızı sağlamaktan ziyade bizi o dünyanın ortasına bırakıveriyor. Bizim de payımıza bilinmeyen bir kadının iç dünyasını pek derinden bilmek düşüyor:

“Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?”

15 Kasım 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/18-sayi-indir-51.pdf

15 Ağustos 2019 Perşembe

"KÖRLÜK" José SARAMAGO

 

“Bir gün gözlerim yeniden görmeye başlarsa, başkalarının gözlerinin içine bakacağım, ruhlarını görebilecekmişim gibi, dedi, Ruhlarını mı, diye sordu, gözü siyah bantlı yaşlı adam, Ya da özlerini, nasıl adlandırıldığının o kadar da önemi yok, bunun üzerine koyu renk gözlüklü genç kız, fazla öğrenim görmediği dikkate alınırsa herkesi şaşırtan bir söz söyledi, Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şey var, işte biz oyuz.” (s. 278)

Körlük romanının bize vermek istediği mesajı en güzel anlatan diyaloglardan biri bence bu kısım. Nobel ödüllü yazar Saramago’nun 1995’te kaleme aldığı ve adını sıkça duyduğum eser hakkında konuşulduğunda kulaklarımı tıkayıp onunla ilk okuduğumda tanışmaya gayret göstersem de az çok konusundan haberim vardı. Bu yüzden okudukça acaba vermek istediği mesaj nedir, bir körlük var ve giderek yayılıyor da bu körlük neyin imgesidir diye düşünmeden edemiyordum haliyle. Roman ilerledikçe bu hal daha da sarıyor zihninizi ve bir yerde diyorsunuz ki neden bu kadar zorluyorum ki bir şeyler çıkarmak için? Saramago romanda geçen bir karaktere isim bile vermezken veya “Bu şehir neresidir?”, “Takvimler hangi ayın kaçını gösteriyor?” sorularının her birini yanıtsız bırakırken neden ben bu adam ne anlatıyor diye kafamın içinde kırk takla atıyorum? Ben de saldım iplerimi öyle devam ettim. Zamanla öyle bir hal aldı ki roman; ne önemi vardı zamanın, mekanın ve insanın. Sadece körlük vardı, bir süt denizine dalmışsın gibi. Beyaz bir körlük.

Roman, ilk körün arabasıyla trafik ışığının yanmasını beklerken kör olmasıyla başlıyor. Bir adam ona yardım ediyor ve evine kadar getiriyor. Bu adamın ilk körün arabasını çaldığını eşiyle göz doktoruna giderken arabasını bulamamasından anlıyoruz. Sonraki bölüm ilk körün göz doktoruna gitmesiyle devam ediyor.

Asıl olaylar ise körler karantinaya alındıktan sonra başlıyor. İki bölmeden oluşan eski bir akıl hastanesi kullanılıyor karantina için. Bir bölmede körler diğerinde ise kör olma ihtimali taşıyan insanlar tutuluyor. Kör olanların geçişini nasıl sağlayacağız sorunu en kısa zamanda çözülüyor. Zaten kör olmayanlar körleri bir an bile orada tutmayacaklardır diyor bakanlıktan biri, dediğini doğruluyor kör olma ihtimali taşıyanlar. Küçük bir grup daha katılıyor körlere dışardan. İlk körün karısı, koyu renk gözlüklü genç kızın gözü için ilaç aldığı eczacı, hırsızı yakalayan polisler. Sonra büyük gruplar gelmeye başlıyor. Bir koğuş yetmiyor diğer koğuşlara dağılıyorlar. Bir büyük grup daha… Körlerin bölmesi yetmiyor. Ne kadar dirense de kör olma ihtimali taşıyanlar körlerin arasında kaybolup süt denizine dalıyorlar.

Akıl hastanesinin kapısında nöbet tutan askerlerin kuralları sert; günde üç öğün yemek verilir, dışarı çıkmak kesinlikle yasaktır, çıkan kişi vurulur, içerdeki çöpler yakılmalıdır, yangın çıkarsa hiçbir müdahale yapılmayacaktır gibi. Askerlerin şakası yoktur. Nitekim dışarı çıkıp vurulanlar olur. Nüfus arttıkça sorunlarda büyür. Çünkü akıl hastanesi giderek yaşanmaz bir hal alır. Etraf tuvaletini olduğu yerlere yapan insanlarla dolup taşmıştır. Tuvaletin yolunu bulmak zordur çünkü. Bulanlar da deliği tutturamamıştır zaten. Hoş ne gerek vardır bulmaya. Kim görecektir ki tuvaletlerini orta yere yapsalar? Doktorun karısı. Fakat kimsenin bundan haberi yoktur. Her gün ya gözlerimi açtığımda kör olmuşsam da diye korkarak açar gözlerini. Bir yandan sevinse de bir yandan da keşke bu gördüklerimi görmeseydim diye dertleşir doktorla. Keşke senin gibi olsaydım… Doktorun karısı öyle şeyler görmektedir ki sanki insanlık tüm medeniyeti unutmuş da en ilkel halini yaşamaktadır. Ancak kitabın ilerleyen bölümlerinde gelen gruplardan biriyle içeriye medeniyetten bir alet girer. Silah. Bu silahın sahibi ve onun örgütlediği bir koğuş yemeklere el koymaya başlar. Karşılığında körlerin en değerli eşyalarını isterler. Yetmez. Sonra bir de kadınları isterler. Hayatlarında unutamayacakları en iğrenç izleri bırakarak tekrar tekrar isterler. Elinde güç olan güçsüzden istediği her şeyi alır. Bu ise medeniyetin değil insanlığın tarihinde vardır. Yazarın siyasi tarafını kitabın bu bölümünde yoğun bir şekilde hissetmek mümkün. Eğer hayatını okursanız hükümetle arasının iyi olmadığını, hatta bu yüzden ülkesini terk ettiğini bile göreceksiniz.

Saramago’ya göre elinde güç olanı indirmek ancak örgütlenmekle mümkündür. Doktorun karısı da Saramago’yla hem fikirdir. Ancak bunun nasıl gerçekleşeceğini bilemez, yaşadıklarına da boyun eğemez. Bir gün günlerdir aklından neden çıkaramadığını sorguladığı makasın sivri ucunu; silahlı kör, bir kadına işkence ederken onun boğazına geçirir. Fakat silah bu sefer başka bir körün eline geçer. Ancak bir kadının buna cesaret etmesi onu ve arkadaşlarını korkutmuştur. Koğuşun önünü kapatmışlardır ve dışarı hiçbir şekilde yiyecek vermezler. İşin kötü yanı askerler de o günden sonra yiyecek vermemeye başlamışlardır. Silahlı körü öldürenin kim olduğunu bilmeyen bir grup kör ona öfke duymaya başlar. Doktorun karısı tüm körleri aç bırakmanın vicdan azabıyla kendini ifşa edecektir ki gözü siyah bantlı yaşlı adam kolunu tutar, “ Kim ki kendini ihbar ederse onu kendi ellerimle öldürürüm. Çünkü bizi soktukları ve bizim de cehennemin cehennemi yaptığımız bu cehennemde utanç kelimesinin hala bir anlamı varsa o da o sırtlanı kendi kavuğunda öldürmeyi göze alan bu insanın sayesindedir.” der (s.199). Bu sırada doktorun karısı, kapıda silahlı adamı öldürdüğünde adamın elinden kurtardığı kadını görür ve bir cesaretle örgütlenmenin ilk adımını atar. Onu destekleyen bir grupla silahlıların olduğu koğuşu basarlar ancak kapıda sıkı bir güvenlikle ve patlayan silahlarla karşılanırlar. Kayıplar vererek dönerler geri. Ancak kim olduğunu bilmedikleri bir kadın o gece ateşe verir silahlı adamların olduğu koğuşu. Zaten isminin de bir önemi yoktur. Giderek yayılan alevler tüm binayı sarar. Askerlerin silahlarından korkan körler yalvararak atarlar kendilerini dışarı. Ancak dışarda tek bir asker bile kalmadığını gören tek kişi doktorun karısıdır.

Bundan sonrasında dışarıdaki hayat başlar. Doktor, doktorun karısı, gözü siyah bantlı yaşlı adam, koyu renk gözlüklü genç kız, şaşı çocuk, ilk kör ve ilk körün karısı birbirlerini bulurlar. Bambaşka bir dünya var dışarda. Hiçbir şey bıraktıkları gibi değildir. Artık kör olmadığını bilen diğerlerine anlatır doktorun karısı, tek tek; sokakların terk edilmiş arabalarla dolu olduğunu, sokaklardan pislikler aktığını, köpeklerin insan cesetleri yediklerini ve akla hayale sığmayacak daha birçok şeyi. Bir kaçının evine uğrasalar da onları kendi evine götürmeye ve onlara bakmaya ikna eder doktorun karısı. Kitap okur, temiz su içirir, yağmur suyuyla duş aldırır onlara. Ne elektriğin ne suyun olduğu o eski çağlara geri dönmüş gibi hissetmektedirler. İnsan olarak gelişen çağa öyle ayak uydurmuşuz ki sahiden bu kolaylığın, bu ulaşılırlığın ardında ne olduğunu hiç umursamamışız, hiç görmemişiz demek daha doğru belki de. Kör olmuşuz. Yazar bu durumu doktorun karısının zihninden şu cümlelerle yansıtıyor bize: ”Evlerin musluklarından bu değerli sıvının bir damlasının bile akmayacağı doktorun karısının aklına gelmemişti, işte uygarlığın kusuru bu, evimizin musluğundan akan suyun rahatlığına alışıyor ve bunun olabilmesi için dağıtım vanalarını açıp kapatan birilerine, elektrik enerjisiyle çalışan barajlara, suyun debisini ve rezervini düzenleyen bilgisayarlara ihtiyaç duyulduğunu ve bütün bunlar için gören gözler bulunması gerektiğini unutuyoruz.”

Saramago, körlerin dünyasında herkesin özüne döndüğü mesajını biz hep derini ararken aslında açık açık seriyor önümüze. Zamanı ve mekânı belirtmiyor, çünkü her ne zaman ya da her nerede yaşanırsa yaşansın olacak olan yine tüm insanların özüne dönmesi olacak. Kimsenin özüne döndüğünde bir ismi olmayacak. Başlarda anne diye ağlayan şaşı çocuk zamanla annesini unutacak. Bir hayat kadını gibi yaşayan koyu renk gözlüklü genç kız özünde beslediği aşkı bulup tek bir adama bağlanacak, kocası karşısında hiç söz sahibi olmayan ilk körün karısı ruhundaki bağımsızlığı tadacak, silahlı adam körler dünyasında bir vicdana sahip olmadığını anlayacak. İyi ya da kötü kim özünde ne varsa onu besleyecek.

“Muhtemelen her şey gerçek haline körler dünyasında kavuşuyor, dedi doktor, Peki, ya insanlar, dedi koyu renk gözlüklü genç kız, İnsanlar da, artık onları kimse göremeyecek.”(s.133)

Ya sonra neler oluyor, dışardaki hayatta hep böyle mi sürüyor, yoksa açılıyor mu gözleri? Buraya kadar yazarın yaşattığı hislerin ağırlığı öyle yoğun ki, kitap bittiğinde bile o hislerin altında ezilmekten sonu çarpmıyor sizi. Alışılmışın dışında, sonuca değil de sürece takılıp kalıyor zihniniz. Distopya severlere (neden severiz bilmem) hislerini zirveye taşıyacak bu romanı şiddetle tavsiye ederken sinemaseverlere de eserin aynı isimle 2008 yılında Fernando Meirelles tarafından beyaz perdeye aktarıldığını belirtelim. Ancak siz yine de önce kitabı okuyun ve zihninizin en iyi yönetmen olduğunu ve en iyi sahneleri onun çektiğini unutmayın.

15 Ağustos 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/15-sayi-indir-42.pdf

14 Temmuz 2019 Pazar

"VİŞNE BAHÇESİ" Anton ÇEHOV



“Ah çocukluğum benim, o lekesiz yıllar! Bu odada uyur, buradan bahçeye bakardım, her sabah mutluluk da uyanırdı benimle. Bu bahçe o zamanlar da böyleydi tıpkı, hiçbir şey değişmemiş. Beyaz, tüm beyaz! Ah, bahçem benim! Üzücü karanlık güzden, soğuk kıştan sonra gençsin yine, mutlulukla dolusun! Göğün melekleri bırakıp gitmediler seni… Ah göğsümün üzerinden, omuzlarımdan şu ağır taşı kaldırabilsem, geçmişi unutabilsem!” (1) diye iç çeker Lubov Andreyevna. Çünkü doğup büyüdüğü bu çiftlik, ağaçlarının arasında koşturduğu Vişne Bahçesi ellerinden yitip gitmektedir. Bir seyahat mi yoksa ülkesinde yaşanan çalkantılı dönemden kaçış mı bilinmez yıllardır kızı Anya ile birlikte Avrupa’dadır. Yıllar sonra bir Mayıs günü, Vişne Bahçesini beyaz çiçeklerin kapladığı en görkemli zamanlarında memleketine dönmüştür.

Vişne Bahçesi her şeyden habersiz hazırlanırken yaza, Çarlık Rusya’da derin değişiklikler gerçekleşmektedir. Çehov da bu eserinde ağırlıklı olarak dönemin sosyal ve ekonomik problemlerine değinir aslında. Aristokrat bir ailenin yaşanan olaylardan nasıl etkilendiğine, yaşanan büyük çöküşü görmezden gelme gayretlerine dem vurur. Çehov, eseri 1903 yılında kaleme almış ve döneminde gerçekleşen özellikle ekonomik değişimleri bir “Vişne Bahçesi” imgesiyle betimlemiştir. Vişne Bahçesi, yazarın oyun türünde verdiği son eserdir. Başlarda yazdığı oyunların başarısız sergilenmesinden dolayı dilediği hazzı elde edemeyen Çehov, bir süre oyun yazmaya küser. Ancak “Martı”nın ikinci sahnelenmesinin ardından oyun türünde de adını duyurur ve tiyatro zaafına yenik düşerek -iyi ki- diğer oyun eserlerini de yazmaya koyulur. Vişne Bahçesi de bu gelen aşkla yazdığı oyunlarından sonuncusu olmuştur.(2) Sonuncusu ancak merkezine aldığı konu nedeniyle halkın en çok dikkatini çeken oyunlarından biri haline gelmiştir. Dönemi ne kadar tarih kitaplarından algılamaya çalışsak da yaşananların bir ailenin yaşantısına nasıl yansıdığını, yani aslında olayın en temelini apaçık sergilemektedir Çehov. Tek tek karakterleriyle vurgulamaktadır. 4 perdelik eserin ilk perdesi Lubov Andreyevna’nın Avrupa’dan çiftliğe dönmesiyle başlar. L. Andreyevna, Aristokrat kimliğini en çok üstlenen karakterdir sahnede. Öyle ki cebinde kalan son parayla idare etmek yerine asla lüksünden ödün vermeyen, hatta gerekirse isteyene borç bile verebilen bir zengin gibi hissetmekte ve yaşamaktadır. Avrupa’da onunla birlikte olan kızı Anya ve çitlikte kalan evlatlık kızı Varya annelerinin bu para tutamazlığını farkındadırlar ancak ona söz geçiremezler. Burada da aslında gençlerin yaşlılara göre olaylara daha gerçekçi yaklaştıklarını ancak yaşlıların durumu kabullenmekten kaçtıklarını gözlemlememiz mümkündür.

L. Andreyevna, evine döndüğünde birçok kişi çitliğin geniş bir odasında onu ve kızını görmek için toplanır. Haliyle karakterlerin çoğunu birinci perdede tanımış oluyoruz. Gayev, L. Andreyevna’nın ağabeyi. Oldukça yaşlı ve çiftlikte yaşıyor. Her ne kadar çiftliğe L. Andreyevna kadar bağlı olsa da yaşanan çalkantılı durumu göremeyecek kadar hayalperest değil. Bu yaşlılığında onu asla yalnız bırakmayan ve uzun zamandır onu kollayan yaşlı uşağı Firs var bir de. Firs yıllardır bu ailenin köleliğini yapmasına rağmen değişen toplumsal sınıfları pek de önemsemeyen, efendilerine hala sadık bir uşak. Yaşa ise Firs’in aksine aristokrat sınıfın çöküşünü farkında, bu yüzden de efendilerine saygı konusunu pek de önemsemeyen çitliğin genç uşağı. L. Andreyevna ile Avrupa’da uzun zaman geçiren Yaşa, yeniden oraya dönüp rahata kavuşmanın derdinde. Anne-kızı karşılamaya gelen Trofimov ise L. Andreyevna’nın 7 yaşında boğulan oğlu Grişa’nın genç öğretmeni. Genç ancak düşünmekten, yaşananlara kafa yormaktan yaşından çok daha yaşlı gösteren oyunun belki de en hassas karakteri. Aynı zamanda evin genç kızı Anya ile aralarında duygusal bir bağ var.

Oyunda köylü olan, ancak giderek zenginleşen sınıfı temsil eden Lopahin de önemli bir yere sahip. Lopahin’in babası zamanında L. Andreyevna’nın büyüklerinin köleliğini yapmıştır. Ancak ülkede işler değişmiş ve parayı iyi kullanmayı bilen Lopahin karşısına çıkan fırsatları değerlendirerek zengin bir tüccar haline gelmiştir. Yine de bu kölelik meselesini sık sık gündeme getirerek “gün olur devran döner” göndermeleri yapar L. Andreyevna’ya. Ancak size sadığım mesajını vermeyi de ihmal etmez. Oyunun asıl meselesi de Lopahin’in konuyu açmasıyla oturur gündeme. Lopahin L. Andreyevna’ya daha geldiği ilk gün Vişne Bahçesi’nin açık arttırma ile satılacağını haber verir. Ancak Lopahin’e göre bunu önlemenin bir yolu vardır. Eğer vişne ağaçları kesilir ve oralara yazlıklar yapılırsa yazlıklardan gelen kira ile borçlar kapatılabilir. L. Andreyevna ve ağabeyi Gayev teklifi şaşkınlıkla dinlerler. Çünkü Vişne Bahçesi yörenin en önemli simgelerinden biridir. Öyle ki ismi ansiklopedilerde bile geçmektedir. Bu çıkış yolunu yok sayarak para mevzusu her açıldığında yaptıkları gibi konuyu değiştirirler. Lopahin söze sürekli girerek durumun ciddiyetini hatırlatsa da konu sürekli yok sayılmakta, laf bambaşka yerlere gelmektedir.

2. perde Vişne Bahçesinin yakınlarındaki bir kırsal alana açılır. Perde evin hizmetlisi Dunyaşa, genç uşak Yaşa ve mürebbiye Yepihodov’un sohbetleriyle başlar. Ardından sahnede Lopahin, Gayev ve L. Andreyevna belirir. Lopahin’in gündeminde hala Vişne Bahçesinin yerine yazlıklar yaptırma fikri vardır. Gayev ve L. Andreyevna ise açılan bu konuya karşılık kah gittikleri lüks bir restoranın pis masa örtülerinden bahsederler kah eve gidip bir parti bilardo oynamaktan. Ara ara işin ciddiyetini akıllarından atamadıkları vakit Gayev huysuz fakat zengin ninelerinden borç alabileceklerini söyler L. Andreyevna’ya. Öyle ya yıllardır borçları borçla kapattıkları gibi bu sorunu da borçla halledebilirler.

Genç öğretmen Trofimov ve L. Andreyevna’nın kızları da sahneye geldikten sonra Lopahin ve genç öğretmen arasında sert bir çekişme yaşanır. Bu kısma değinmek gerekir; çünkü Trofimov uzun bir tiratla bu perdede hatta oyunda derin bir iz bırakır.

Özetlemek gerekirse soyluların bilimden, romanlardan, kültürden bahsettiklerini ancak sorsanız çoğunun göstermelik olduğunu, birçoğunun eline kitap dahi almadıklarını; kibarlıktan dem vurduklarını ancak hizmetlilerine kaba davrandıklarından söz eder. İşçiye emeğinin karşılığını vermeyen bu sınıftan isim vermeden bahsederken ironik olan şudur ki L. Andreyevna ve diğer soylular anlatılanları hiç de üstlerine alınmazlar. Perdenin sonuna doğru herkes çiftliğe dönerken gerçekleri farkında olan Anya ve Trofimov baş başa kalırlar. Trofimov, Anya ‘ya Vişne Bahçesindeki her daldan her yapraktan insan sesleri işittiğini söyler. Bu bahçenin kurulduğundan bu yana emek veren her bir işçinin haklarından bahseder Anya’ya. Başka insanların sırtından yaşamayı bırakmasını, bugünü gerçek manasıyla yaşamak istiyorsa kefaretini ödemesi gerektiğini söyler. Ancak yıllardır süregelen bir yaşayış biçimine sırtını dönmek hiç de kolay değildir.

3. perde çiftliğin davet salonuna açılır. Tüm borca harca rağmen olan biteni yok sayma konusunda ustalaşmış L. Andreyevna; davetler vermeye, konuklarını ağırlamaya devam etmektedir. Evin yaşlı uşağı Firs ise gelenlerin artık soylulardan ziyade giderek zenginleşen işçi sınıfı olmasından yakınır, onların bile gönülsüz geldiklerini söyler. L. Andreyevna ne kadar keyfi yerinde gibi görünmeye çalışsa da aklı kentten gelecek haberdedir. Gayev Vişne bahçesinin açık arttırmaya çıkmasını engellemek amacıyla ninesinden aldığı borçla kente gitmiştir. Davet sürerken Lopahin ve Gayev kapıda görünürler. Acı haberi L. Andreyevna’ya Lopahin verir. Vişne Bahçesi açık arttırma ile satılmıştır. Ancak Lopahin’in bir haberi daha vardır; Vişne Bahçesini kendisi satın almıştır. Yıllar önce dedelerinin köle olarak çalıştığı bu bahçenin sahibi artık Lopahin’dir. Önceki perde de Tromifov’un Anya’ya sözünü ettiği kefaret işte tam anlamıyla budur.

Son perdede oyunun ilk açıldığı dekor çıkar karşımıza. Ancak tablolar indirilmiş, eşyalar kolilere ve bavullara yerleştirilmiştir. Lopahin evin yeni sahibi olarak bir yandan kadehini yudumlamakta bir yandan toparlananları izlemektedir. Ara ara saatine bakarak L. Andreyevna ve ailesine trenin kalkış saatini hatırlatarak acele etmelerini söyler. Kendisi de kışı geçirmek üzere aynı trenle başka bir şehre gidecektir. Bu esnada köylülerden vedalaşmaya gelenler olur. L. Andreyevna ise her zaman olduğu gibi gelen köylüleri boş çevirmez ve bir miktar para verir. Ne kadar borca batsa da doğup büyüdüğü topraklardan ayrılırken bile halkın onu varlıklı olarak hatırlamasını istemesi çarpar bu sahnede gözümüze.

Herkesin bir yerlere dağılacağını geçen diyaloglardan çıkarırız. L. Andreyevna ve kızı Anya ninesinin yolladığı parayla Avrupa’ya dönmeye karar vermişlerdir. Varya çalışmak üzere bir başka çiftlikle anlaşmıştır. Gayev vatanını terk edemez ve kentte kendine bir iş bulur. Tromifov ise üniversite için Moskova’ya doğru yola çıkacaktır. Tüm bu konuşmalar sırasında Vişne Bahçesinden balta sesleri gelmektedir. Anya, Lopahin’e gidip evden ayrılana kadar kesimi durdurmasını rica eder. Nitekim L. Andreyevna seslere dayanamamaktadır. Herkes toplanıp evden çıktıktan sonra sahnede sadece L. Andreyevna ve Gayev kalır. İki kardeş birbirlerine sarılıp ağlarlar.

Çocukluklarını, anne ve babalarıyla olan acı-tatlı tüm anılarını bırakırlar çiftlikte. Anya seslenince onlar da çıkarlar evden. Kapıların kilit sesleri işitilir ve ardından yavaşça yaklaşan ayak sesleri: kapıda yaşlı ve hasta Firs belirir. Herkes onun hastalığı nedeniyle Yaşa tarafından hastaneye yatırıldığını zannetmektedir. Firs herkesin gittiğini anlar ve halsizce divana uzanır. Gayev çıkarken paltosunu giydi mi acaba diye seslice düşünür ve ekler: “Kimsem kalmadı. Yaşam geçip gitti, hiç yaşamamışım gibi.” Başkaları için yaşanan bir hayat elbette hiç yaşanmamış gibi bitmiştir. Uzaktan, Vişne Bahçesinden balta sesleri duyulur.

Oyun her ne kadar acıklı bitse de aslında Çehov’un bunu komedi türünde yazdığını öğrenince şaşırmamak imkansız. Çünkü oyun sahnelenirken türü genelde dram olarak yayımlanmış. İnsanlar tarafından Rusya’nın içinde bulunduğu ağır dramı sergilediği düşünülmüş. Ancak Çehov’un aslında bu kadar da derin bir kaygısı olmamış bu oyunu yazarken. Amacı tamamen Aristokrat sınıfın içinde bulundukları olumsuz şartlara rağmen, umursamaz ve gülünç hallerini yansıtmakmış.(3) Her nedense gülmekten çok hallerine acıdığımızdan bazı gerçeklere de kapanıyor gözümüz. Lopahin her ne kadar olumsuz bir karakter gibi görünse de aslında L. Andreyevna için gerçekten üzüldüğünü ve çabaladığını göz ardı etmek imkansız mesela; ama okur olarak onu çiftliğe el koyan kötü adam olarak görmeye hazırız. Tromifov için de benzer bir konu söz konusu; oyunun aklı diyebiliriz onun için ancak ne yapmış bu akılla desek elimizde koca bir hiç kalıyor. Avare gezen ve sadece fikir adamı olarak kalabilmiş bir genç. Vişne Bahçesini anlamak için dönemin sosyal ve ekonomik yapısına ciddi bir hakimiyet gerekiyor. O dönemde yaşayan kesimin oyunu tam anlamıyla idrak edemeyerek onu dram olarak sahnelemesinde belki de dönemin buhranlı atmosferi etkiliydi. Gerçek sanatçıyı ise sanatçı yapan o atmosferde bile yaşananlara farklı bir açıdan bakabilmektir.

14 Temmuz 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/14-sayi-indir-36.pdf 

8 Temmuz 2019 Pazartesi

Hezarfen’in Kanatları

 


Hiç düşündün mü, Hezarfen Galata’nın merdivenlerini tırmanırken nasıl hissediyordu? Neler düşünüyordu kim bilir. Kalbi yerinden çıkacak kadar heyecanlıydı belki de. Halbuki hesabını kitabını yapmıştı öncesinde. Defalarda zihninde canlandırmıştı Galata’dan süzüldüğü anı. Gelgelelim o işler öyle zihninde canlandırmayla olmuyordu. Çünkü Hezarfen daha önce hiçbir insanın cesaret edemediğine cesaret etmişti: uçmaya.

Belki de binlerce kez izlemişti; kuşların gökyüzünde nasıl süzüldüklerini, dans ettiklerini, rüzgarı kanatlarının ardına aldıkça nasıl yükseldiklerini… Sanki Hezarfen’e nispet yaparcasına “Hey sen! Bizler gibi uçmak için kanatlara sahip misin!” der gibi attıkları çığlıkları dinlemişti. İnsan nasıl kıskanmaz böylesini. Yeryüzünü, hele de İstanbul gibi bir diyarın en güzel manzarasına onlar sahipti.

Zamanı gelince Hezarfen de taktı kanatlarını, aldı rüzgarı ardına lodoslu bir İstanbul sabahı. Onu gökyüzünde gören bunun bir büyü olduğunu sanırdı. Oysa bu Hezarfen’in içindeki tutkunun ta kendisiydi. Süzüldükçe hissetti; mesele uçmak değildi. Uçmak, İstanbul’un göğüne varmak için yalnızca bir araçtı. O rüyasına varmıştı. Düşmek mi? Aklının ucundan bile geçmiyordu. “Göğü arz eyleyen, düşmekten korkmamalıydı.” Gökyüzü sanki yıllardır bir insan bekliyormuş da Hezarfen’in hemen yere inmesine izin vermiyordu. Düşmek ne kelime! Birkaç kez yükseldiğini bile hissetmişti, inanır mısın?  İnanmak zorundasın, uçmak için.
İstemekse tüm mesele onlar da istemişti İstanbul’un göğüne varmayı. Uçmak için gerekli kelimeler her neyse ikisi de bir bir yerleştirmişlerdi heybelerine. Yavaş yavaş tırmandılar Galata’nın merdivenlerini. Hezarfen ne hissediyorsa öyle hissediyorlardı, öyle atıyordu kalpleri. Zirveye vardıklarında bir de baktılar ki heybeleri boş. Heyecandan kelimeleri merdivenlere serpe serpe çıkmışlardı yukarı. Oysaki hep bu ana saklamışlardı onları. Kelimeler kanatlarıydı onlar olmadan uçamazlardı.

Bir süre öylece bakakaldılar İstanbul’un göğüne. Kuşların zamanında Hezarfen’e yaptıkları gövde gösterilerini şimdi onlar izliyordu. O kelimeler bugün dökülmezse dudaklarından İstanbul’un göğü onlar için hep seyirlik kalacaktı. “Uzun uzun sustular sözün kıyılarında.” Sustukça duydular aslında birbirlerini. Sustukça daha da yükseldi kalp ritimleri. Sussak da duyabiliyorsak birbirimizi kelimeler olmadan da uçabiliriz diye düşündü daha cesur olanı. Tam da o cesaretle tuttu diğerinin elini, daha yakından hissedebilsin diye kendi kalbine götürdü. Bu ritme heybelerinde hiçbir kelimenin kalmaması olağandı. Hangi kelime anlatabilirdi ki bu şiddeti. Onun kalbine dokunduğu an hissetti diğeri, artık gökyüzündelerdi. Gözleri birbirine değdikçe yükseldiler, yoruldukça güç verdiler birbirlerine. Yere indiklerinde Hezarfen gibi sürgüne gideceklerini ikisi de biliyordu. Biri ülkenin en doğusuna diğeri en batısına sürülecekti. Yine de öyle bir andı ki bu; ikisinin de zihnine kazılacak, ayrı kaldıkları her gün andıkça ruhlarını ferahlatacak. Bu yüzden kalabildikleri kadar kaldılar gökyüzünde ve uçabildikleri kadar uçtular Dersaadet’in mavisine…

8 Temmuz- 19’ / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2019/07/08/hezarfenin-kanatlari-sevde-gul-kocalar/


 

13 Haziran 2019 Perşembe

"ACIMAK" Reşat Nuri Güntekin

 

Acımak, Reşat Nuri Güntekin’in kaleminden çıkan kısa soluklu ince bir cumhuriyet dönemi romanıdır. İlk defa 1928 yılında okurla buluşan bu roman; yazarın diğer romanları gibi detaylı ruh tahlillerine dayanmakta, derin yaşanan duyguları işlemekte, insanlar arasındaki ilişkilere değinmektedir. Dili, dönemi gereği kısmen ağır olmakla birlikte eser oldukça akıcı bir üsluba sahiptir ve eski kelimelerin anlamlarını metin içerinden çıkarmak mümkündür. Yine de yazarın eserlerinin büyük çoğunluğunu bizlerle buluşturan İnkılap Yayınları eserin sonunda Eski Türkçe kelimelerin anlamlarına yer vererek küçük yaşlardaki okur kitlesine de hitap etmeyi amaçlamış.

Roman, Maarif Müdürü Tevfik Hayri’nin kasabaya teşrif etmiş Mebus Şerif Halil Bey ile olan kısa bir sohbeti ile başlar. Tevfik Hayri Bey, kasabanın maarif durumundan bahsederken en kıymetli öğretmenleri olan Zehra Öğretmen’den bahsetmeden geçemez tabii ki. Öyle ki zamanında filmlerde dizilerde izlediğimiz ilk atama yeri harabe bir köy okulu olan acemi bir öğretmenin okulu zamanla cennet bahçesine çevirme öyküsünü dinleriz Tevfik Bey’den. Zaten zamanında izlediğimiz ya da büyüklerden işittiğimiz o dizilerden biri de 1985’te TRT’de romanın aynı adıyla yayınlanan Zehra Öğretmenin hikayesidir. Zehra öğretmen o kadar gayretlidir ki kısa bir zaman sonra, genç yaşında, koca kız mektebine kendisini başmuallim atamışlar; ya beceremezse diye arkalarına bile bakmamışlardır. Zehra Öğretmen eline bir yıkıntı olarak geçen okulu dillere destan bir mekâna çevirirken gerek boya badanasını yapmış, gerek camlarını tamir etmiş, gerek damına kadar çıkıp hasarını düzeltmiştir. Sadece mekana değil çocukların eğitimine ve ahlakına da dokunmuştur. Doğruluk ve fedakârlık onun eğitiminin temelidir. Bunların olmadığı bir yerde Zehra Öğretmenin yaşaması mümkün değildir. Nitekim ya o gider ya da bu değerleri ezip geçenler. Ne başka bir seçenek vardır ne de Zehra Öğretmen’in affı. Maarif Müdürü Tevfik Hayri Bey şöyle ifade eder:

“Doğruluk, temizlik, fedakarlık hastalığı onda insanlığın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştü: Acımak kabiliyeti… “

Ne öğrenciler ezilip geçmişti Zehra Öğretmenin bu karakteri karşısında. Bahaneleri asla dinlenmezdi. Çünkü adı üzerinde onlar bahaneydi. İnsanoğlu idrak edebilen bir varlıktı. Bir şeyi yaparken sonunu düşünmeliydi, olacakları hesap etmeliydi, sonunda doğru olmayan bir şey varsa en başından o işe girişmemeliydi. Zehra Öğretmen hep öyle yapardı. Bu yüzden daima tedbirli, düzenli, kurallı, rutin ve kalıplaşmış bir hayatı vardı. Bu durum; ders işleyişinden, öğrencilerin kılık kıyafetinden tutun okulun bahçesindeki ağaçların boylarının tertibine kadar böyleydi. En ufak bir çizginin dışına çıkmaya tahammülü ve acıması yoktu.

Peki neden bu kadar acımasızdı Zehra Öğretmen? Onu hayata ve insanlara karşı bu kadar sert tutan sebep neydi? Sorsaydınız söylemezdi. Çünkü o, hayatında buna sebep olan adamın aslında hiç var olmadığını varsayarak yaşamayı tercih etmişti. Baba kelimesini lügatından sonsuza dek çıkarmıştı. Biz de bunları Reşat Nuri Güntekin’in, Zehra Öğretmen’in iç dünyasına yaptığı yolculuklardan öğreniyorduk. Öyle ki Maarif Müdürü Tevfik Hayri Bey, babasının ölmek üzere olduğu haberini verdiğinde bile Zehra Öğretmen hala babasını reddetmekteydi. Romanın bu bölümlerinde insanı derin bir merak duygusu kaplıyor haliyle. Bir insan ne yapmıştır da kendi öz evladı onu yok sayacak kadar ah etmiştir diye. Tevfik Hayri Bey’in babasını ziyaret etmesi gerektiğini, yaptığının yanlış olduğunu söylemesi üzerine müthiş bir duygu patlaması yaşıyor Zehra Öğretmen. Ailesini parçalayan, çoluk çocuğunun rızkını içkiye harcayan, ablasını eve hapsettiği için ince hastalıktan ölmesine neden olan, kendisini çocuk yaşta annesinden ayırıp yatılı okula yollayan, baba demekten hayâ ettiği bir adamdan bahsediyor hıçkıra hıçkıra, titreye titreye. Romanın bu kısmından sonra okurda da bir öfke duygusu başlıyor haliyle. Küçük yaşta bir başına kalan bir çocuğun kendisini en başta babası gibi insanlardan koruması için acımasız olması gerek, aksi halde hayat ona acımaz; diye düşünürken biz, Zehra Öğretmen ani bir kararla gitmeye karar veriyor. Yol uzun. Yıllardır kasabadaki tüm öğretmenler yazları memleketlerine koşarken Zehra Öğretmen kimsesizler gibi kasabada okulu bekliyor. Yıllar sonra ilk kez atıyor adımını kasabadan dışarı. En kötü anılarını biriktirdiği İstanbul’a doğru hareket ediyor. Raylar üzerinde dönerken tekerlekler onun zihninde de bu kötü anılar dönüyor bir bir. Biz de işte bu uzun yol esnasında öğreniyoruz Zehra Öğretmen’in babası Mürşit Bey’in ailesine yaşattıklarını. Bir de biz ah ediyoruz.

Zehra Öğretmen İstanbul'a varıyor varmasına da Mürşit Bey’in vakti dolmuş. Söylenene göre kızının tokasını koklaya koklaya can vermiş. Bu bile yumuşatmıyor kalbini Zehra Öğretmen’in. Neden geldiğini bile bilmediği bir şehirde, nasıl hissetmesi gerektiğini bilmediği bu kayıp da yüzünde donuk bir ifade olarak kalıyor. Mürşit Bey’in cansız bedenini kızı gelene kadar bir gece misafir eden eski bir tanıdık, Mürşit Bey’in kızını da misafir ediyor o gece. Mürşit Bey’den sadece bir sandık kalıyor geriye, onu da tek varisi kızına teslim ediyorlar. Uzun süre ellemiyor sandığı Zehra Öğretmen. Sonra merakına yenik düşüyor. Yırtık çamaşırlar, bir tutam saç, birkaç evrak ve bir hatıra defteri buluyor. Dalga geçer gibi gülümsüyor hatıra defterine bakarak. Bu berbat hayatı bir de yazıya mı dökmüş diye düşünüyor kendince. Romanın asıl ve uzun kısmı ise buradan sonra başlıyor aslında: Hatıra Defterim.

Bu kısma kadar iç dünyasını izlediğimiz Zehra Öğretmen’den Mürşit Bey’e geçiyor söz. Güntekin biraz da Mürşit Bey’in iç aleminden haber yolluyor bize. Bir anda madalyonun öbür yüzü görünüyor. Yol boyunca Zehra Öğretmen’in duygularıyla geçtiğimiz yollardan bu sefer Mürşit Bey’in duygularıyla geçiyoruz. Olayların hiç bilmediğimiz yönleriyle tokatlıyor adeta Mürşit Bey, önce Zehra Öğretmeni sonra biz okurları. Hayatında sadece doğru bir insan olmayı düstur edinmiş yeni mezun bir gencin hayalleri ile başlayan hatıra defteri yıllar geçtikçe karanlığa bürünüyor. Doğru bildiği yoldan onu masum görünen nedenlerle çıkaran insanların azizliğine uğrayan bir adamın acıları sarıyor defterin tüm satırlarını. Bir odada hesapları çok geçe kalmış bir baba ve kızı kalıyor geriye.

Bu romanı çok küçük yaşlarda okuduğumu hatırlıyorum. O zamanlar daha çok olaylar etrafında dönüp dururken yaş ilerledikçe daha çok hissedilen duygularda takılıp kalıyor insan. Acımak, insanı insan yapan, yani aslında tamamlayan en temel hislerden biri sanırım. Öyle ki hayatın her alanında karşılaşılan bir sorunun, yaşanan can sıkıcı bir durumun nedenini düşünmeden verilen her karar, atılan her adım; tahmin edilemez, hatta bazen geri dönülemez yollara sürükleyebiliyor insanları. Güntekin, bir örnekle -bir baba ve kızın ayrı geçen koca ömürleriyle- somutlaştırıyor bunu. “Bunlar hep bahane” yaftası bazen yaşanabilecek veya başkalarına yaşatılabilecek en güzel günleri silebiliyor kader çizgisinden. Bazen bir insanın hayatı sizin kalbinizde hafif bir sızıya neden olan “acımak” hissine düğümlü oluyor, siz bilmiyorsunuz. Kelebek etkisi oluyor, siz görmüyorsunuz. Diyor ki romanın daha başlarında Güntekin ve aklımın en dip köşelerine kazınıyor sözleri:

"Acımak… Ben insan ruhlarındaki derinliğin ancak, onunla ölçülebileceğine kaniyim. Evet, dibi görünmeyen kuyulara atılan taş nasıl sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir.”

"Mürşit uslu ve tatlı bir çocuktur. Sesini çıkarmaz. Hem öyle gayyur bir memura dairenin ihtiyacı var demişler terfiime mani olmuşlar...Binaenaleyh bu efendilere güzel bir ders vermeyi göz göre göre hayatıyla, istikbaliyle oynanmasına müsaade edecek kadar hayvan olmadığımı ispat etmeyi vazife bildim."

Zehra artık kendini zapt edemedi:

-Baba... Benim zavallı babam, diye feryat etti. Yüz üstü yere kapandı, gözlerinden sel gibi yaşlar akarak bir ibadeti istiğrakı içinde babasının ayaklarını öptü:

-Baba... Zavallı babam... Affet beni...

 

13 Haziran 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/13-sayi-indir-34.pdf

17 Mayıs 2019 Cuma

” PUSLU KITALAR ATLASI” İhsan Oktay ANAR


Galata Kulesinin büyük ihtişamıyla açılıyor kitabın kapıları. Sene 1681. Konstantiniye’nin masallara konu olacak efsunlu zamanları. Arap İhsan’ın kadırgası yanaşıyor tersane iskelesine. Yanında gittiği diyarlardan getirdiği küçük bir köle; Alibaz. Yerinde duramayan, attığı her adımda Arap İhsan’ın başını derde sokan bir velet. Küçükken yerinde dursun diye afyonla zaptedilmiş, sonra afyona bağışıklık kazanıp uyumayı bile unutmuş tuhaf bir velet. Arap İhsan adımını atınca karaya, zamanında attığı naraları hatırlatıyor Galata’ya. Geldiğini duyuruyor hanelere, meyhanelere. Evinin yolunu tutuyor.  Bünyamin düşünden uyanıp kalkıp açıyor ısrarla çalan kapıyı. Babası Uzun İhsan Efendi’nin uyanacağı yok. Kendisi uykulara dalıp dünyayı gezme telaşında. Arap İhsan, içeri girip yeğenini soruyor Bünyamin’e.  Yine uykuda olduğunu öğrenince başta bölmüyor düşlerini, sonra yanına varıp sesleniyor:

“Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” (s:21)

Uzun İhsan Efendi, geceleri yeşil bir şurup içip uykuya dalan, rüyasında gezdiği gördüğü yerleri kağıda döken bir düş gezgini. Uyku esnasında ruhun bedenden ayrılarak dolaştığını ve bu sayede diyar diyar gezmenin de mümkün olacağını kavramış olan Uzun İhsan Efendi; düşlerde gezebilecek iken kalkıp zahmet çekerek gezmek neden, düşüncesiyle yattığı yerden kıtaları geziyor, bazen kendini hiç olmayacak yerlerde de bulabiliyor. Kendisi “Puslu Kıtalar Atlası”nın, yani aslında İhsan Oktay Anar’ın yazdığı ve şu anda elimde tuttuğum kitabın yazarı. Bir dakika bir dakika kim bu kitabın yazarı? Nerden geliyor bu isim benzerliği? Kim kimin düşünde? Ben kimim? Ben aslında var mıyım? Düşünüyorum o halde varım.


İhsan Oktay Anar, okurunu fantastik dünyasına davet etmek için uzun yıllar beklemiş, biriktirmiş ve ben buradayım diyerek ilk romanı “Puslu Kıtalar Atlası” ile 1995 yılında okurlarıyla buluşmuştur. Hem de ne büyük bir buluşma. Kitap öyle çok sevilmiş ve benimsenmiş ki bugün 64. baskısını raflarda bulmamız mümkün. Türk edebiyatında fantastik romanlar dediğimizde aklımıza ilk gelecek romanlardan birisi “Puslu Kıtalar Atlası”.  İçinde kaç tane olduğunu sayamadığım karakterlerin her birinin kısa yaşam öykülerine tanıklık ederken kafanız bir hayli karışsa da kitabın sonuna doğru tüm taşlar yerlerine oturuyor. Neden anlattı ki bunu burada dediğiniz bir bölüm kitabın devamında sizi oldukça şaşırtan bir ayrıntıya dönüşebiliyor. Ayrıca Kayıp Rıhtım sayfasından öğrendiğim kadarıyla kitabın ciltli özel baskısının kapağında, kitapta geçen tüm karakterlerin çizimlerini görmemiz mümkün. Bu da dikkat çeken küçük ama güzel bir detay. Kitabı ya bırakacaksınız akışına gidecek ya da hiçbir ayrıntıyı atlamamak için not ala ala ilerleyeceksiniz. Ben ikisini de denedim. İkinci okumamda not alarak ilerlememe rağmen hala atladığım birçok ayrıntı olduğuna eminim. Bu da “Puslu Kıtalar Atlası”nın öyle bir kere okunup da rafa kaldırılacak bir kitap olmadığını bariz bir şekilde gösteriyor ve her okumada eminim ki daha da lezzetli bir hal alıyor.

Romanda birçok eski ve yabancı kelimeyle karşılaşsak da bu kesinlikle romandan kopmaya neden olmuyor. Romanın sizi içine alıp sürüklediği alem o kadar akıcı ve gerçek ki hiç yabancılık duymadan kendinizi olayların içine bırakıveriyorsunuz. Öyleyse başta giriş yaptığımız olaylar zincirine kabataslak bir dönüş yapalım. Kabataslak diyorum çünkü, kitapta geçen olayları kitabı okumadan anlamak pek mümkün değil. Kitabın içeriği, zaman-mekan-kişi örgüsü, bölümler arasındaki bağlar ancak kitabın özgün düzeni ve anlatımıyla zihninize yerleşebilir. Yine de elimden geleni yapacağım.

Yazarla isim benzerliğinin yanı sıra tip olarak da kendisine benzeyen Uzun İhsan Efendi, düşlerinde yaptığı gezintilerden oluşturduğu “Puslu Kıtalar Atlası”nı lağımcı ocağına katılan oğlu Bünyamin’e emanet ediyor ve oğluna gezmeye cesaret edemediği dünyayı gezmesi için şu sözlerle cesaret veriyor: ”Macera ise en büyük ibadettir; çünkü O’nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim.”(s:55) Bünyamin savaş esnasında ustası Verdapet ile kalelerin altını kazarken Uzun İhsan Efendi, Rendekar’ın “Zagon Üzerine Öttürmeler” isimli eserine dalıyor artık düşler yerine. Rendekar’ın her bilgiden şüphe etmesinden dolayı kendisinin şüphe ettiğinden şüphe duymaması, öyleyse var olduğu anlamına ulaşmasına başka yönlerden bakıp ya ben düşündüğüm için her şey varsa diye derin düşünce kaosları içinde buluyor kendini. Romanı okurken sadece Konstantiniye’nin değil felsefenin de sapaklarına dalıyorsunuz haliyle.

Asıl olaylar Bünyamin’in bir kale kuşatması esnasında Zülfiyar isimli padişah casusunu kurtarırken düşman baskınına yakalanması ve casusun kaçarken siyah bir parayı Bünyamin’e vermesiyle başlıyor. Bünyamin’in yüzü baskında tanınmayacak hale gelince casus onun Bünyamin olduğunu anlamıyor ve Bünyamin’in parayı alıp kaçtığını düşünüyor. Konuşmalardan paranın değerli olduğunu anlayan Bünyamin de hafızasını kaybetmiş gibi yaparak uzun yollar aşıp Konstantiniye’ye varıyor. Fakat vardığında evini talan edilmiş halde buluyor ve uğradığı meyhanelerde duyuyor ki yeniçeriler Uzun İhsan Efendi’nin evinde bir şeyler aramışlar; bulamayınca işkence edip kulaklarını kesmiş, gözlerini oymuş, dilenci loncasına bırakmışlar. Bünyamin bir yabancı gibi dinliyor olanları. “Puslu Kıtalar Atlası”nın içine sakladığı siyah parayı aradıklarını anlayarak ağlaya ağlaya babasını aramaya başlıyor. Dilenci loncasına vardığında yüzünün perişan halinden ötürü çok para kazandırır düşüncesiyle hemen kabul ediliyor loncaya. Ancak babasını gözetliyorlar düşüncesiyle yanına yaklaşamıyor.
Kitabın kötü adamı Ebrehe. Her gece locadan o gün toplanan paraların hepsini alıp ertesi sabah geri veriyor nedense. Romanın devamında kendisinin yıllar önce padişahlardan birinin oluşturduğu gizli bir casus teşkilatının Büyük Efendisi olduğunu öğreniyoruz. Ebrehe’ye kadar tüm Büyük Efendiler dönemin padişahına gidip padişahı kendilerinden haberdar ederken Ebrehe kimseye bir şey söylemeden teşkilatı gizli gizli tamamen “bilme” tutkusu için kullanıyor. Bunu teşkilattaki casusların çoğu bilmiyor tabii. Sahte padişah fermanlarıyla kaleden alınmaya çalışılan siyah para için dökülen kanlar, işkence edilen Uzun İhsan Efendi’nin hali… Hepsi Ebrehe’nin eseri. Ebrehe’nin loncaya uğradığı bir gün Bünyamin’in onu boğulmaktan kurtarmasının ardından aralarında geçen “bilmek”le ilgili diyalogdan sonra Ebrehe Bünyamin’i teşkilata davet ediyor. Ebrehe uzun uzun bilmenin sırlarından, boşluktan, zamanı geri çevirmekten ve kıyamete bir yıl kaldığını gösteren kehanet aynasından bahsediyor Bünyamin’e. Kitabın bu bölümleri oldukça ilgi çekici.

Dilenci loncasının başı Hınzıryedi ise bambaşka bir karakter. Hayatının detaylarına inmeyerek Ebrehe’nin gazabından onun da nasibini aldığını söyleyebiliriz. Ancak Hınzıryedi’nin intikamı ağır oluyor. Ebrehe son nefesini vermeden önce yalnızca Bünyamin’e veriyor siyah paranın sırrını. Kehanet aynasının başka bir teşkilatın oyunu olduğunu öğrense de ne çare. Her insanın kendi kıyametidir ölümü. Bünyamin bu günahkarın vasiyetiyle saklıyor siyah parayı Ebrehe’nin ağzına ve bağlıyor çenesini.

Roman boyunca ara ara “Puslu Kıtalar Atlası”nı rastgele açıp cümleler okuyan Bünyamin, romanın sonunda tekrar aralıyor sayfaları ve atlasın sonunda kendisine yazılmış uzun bir mektup görüyor. Öğreniyor ki her şey, herkes, kendi dahil bir düşmüş. Uzun İhsan Efendinin düşü. Babası yaşamaya cesaret edemediği her şeyi düşündeki oğlunun yaşadığını düşlemiş meğer. İşte bu yüzden Bünyamin’in düşlerindeki güzel kız Aglaya’dan bile haberdarmış.
Değinmek istediğim ancak değinemediğim öyle olaylar öyle karakterler ve o karakterlerin öyle yaşantıları var ki… Sokakların Efresiyab’ı Alibaz, dilencilerin şahı Hınzıryedi, gittiği her mekanı yıldırım çarpan Dertli, cellatların bıraktığı cesetleri inceleyip anatomi kitapları yazan Kubelik, göğsünde değerli bir taşla yaşayan lağımcı ustası Verdapet, Bünyamin’in hırsız maymunu Müşteri ve daha niceleri…  Hepsini anlatmamız mümkün değil. Haydi karakterleri anlattık diyelim sizi olayların geçtiği tarihlere ancak Anar’ın hayranlık uyandıran betimleme becerisi götürebilir. “Bu bir tarih kitabı mıdır peki?” sorusuna ise kitabın önsözünde Hulki Aktunç şöyle cevap verir: “Hayır. Tarihsel olan’dan yeni bir roman çıkarmak, romanı da yeniden tarihleştirmektir ama”(s:10).

Ayrıca kitabın enfes bir çizgi romanı olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ünlü karikatürist İlban Ertem’in kaleminden çıkan harika çizimler kitaptan birebir uyarlanmış ve çizim süreci Ertem’i bir hayli zorlamış. Bunun sebebi ise çizimlerin birebir anlatılanlara uygun olması için Ertem’in kitapta geçen mekanları, kılık kıyafetleri bulmak amacıyla derin bir araştırmaya girmesi olmuş. Öyle ki İstanbul’da girmediği kütüphane, taramadığı dönem ansiklopedisi kalmamış. Benim hatam ise romanın aslından önce çizgi romanını okumak oldu. Çünkü çizimler o kadar iyi ki daha sonra romanı okurken zihnimde sürekli Ertem’in çizimlerinin canlandığını fark ettim. Bu da farklı bir deneyim oldu tabi. Ertem’in “Puslu Kıtalar Atlası” çizim serüvenini anlatan belgesel tadında kısa bir video da Youtube-Çizgi Roman Yolculuğu sayfasının 4. Bölümünde sizleri bekliyor.

                   

Son olarak kim kimin düşünde bilmem. Bildiğim ve romandan benim anladığım şu ki insanın içinde hep bir merak, bu meraktan sebep hep bir maceraya atılma isteği mevcuttur. Bunu bedenen yaşayamıyorsa dahi düşlerine yaşatır. Belki bir kitap yazar, karakterlerine yaşatır. “Puslu Kıtalar Atlası”nın beni en çok etkileyen sözleriyle kapatıyorum kitabın kapısını:
“Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk bu Dünya’nın şahidi olmaktı.”(s:91)
 
 
İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası, İstanbul, İletişim   Yayınları, 1995, s.10, s.21, s.55, s. 91.

“Puslu Kıtalar Atlası-İnceleme”, Kayıp Rıhtım, (Çevrimiçi), http://www.kayiprihtim.org/portal/inceleme/puslu-kitalar-atlasi-inceleme/ ,03.07. 2009

 

17 Mayıs – 19’ / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2019/05/17/ihsan-oktay-anar-puslu-kitalar-atlasi-sevde-gul-kocalar/

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...