Bazen karakterleri kaybedip başka
bedenlerde bulduğumuz, bazen tam mekana odaklanmışken bir anda zannettiğimiz
yerde olmadığımızı fark ettiğimiz bazen ise zamanın başka başka boyutlarına
beklenmedik anlarda seyahatler ettiğimiz öykülerden oluşan bir kitap Ölü Zaman
Gezginleri. Belki de bahsettiğim tüm bu karmaşıklığı en çok içinde barındıran
öykü Ölü Zaman Gezginleri olduğundan yazar tarafından kitabın adını almaya
layık görülmüştür, kim bilir. “Dünyayı sarıp sarmalayan sis her şeyi örttüğü
için nesnelerin yokluğu dilimizi köreltmişti belki de. Ya da şiirlerde,
romanlarda, resimlerde aradığımız ve ansızın karşımıza çıkıvereceğini
sandığımız bulunmaz’ı bulmuştuk dağa çıkmakla; amacımıza erişmek sözcükleri
anlamsız kılmıştı bir an, artık beynimizde yeni bir bulunmaz’ın hasreti
başlayıncaya dek konuşmayacaktık. Oysa, bulunmaz’ı doğuracak yaşamı sisin
ötesinde insanlar yeniden biriktiriyorlardı şimdi ne biriktirdiklerini bilmeden
(çünkü en doğurgan birikimler bilmeden biriktirilenlerdir)…”(Ölü Zaman
Gezginleri-s:62-63)1993 yılında ilk basımı
gerçekleşen bu öykü kitabı iki bölümden oluşmaktadır. İkisi de sekiz öyküden
oluşan bu bölümlerin ilkinin adı kitaba da ismini veren Ölü Zaman
Gezginleridir. İkinci bölümün adı ise Yoklar Fısıltısıdır. Yoklar Fısıltısı,
aslında yazarın 1990 yılında kendi imkanlarıyla bastırdığı bir öykü kitabıdır.
Ancak yayıncının dağıtımı sağlayamaması nedeniyle kitap okuyucuya ulaşamaz ve
bu durum Hasan Ali Toptaş’ı yazmaya küstürür. Toptaş, yine de tam anlamıyla
edebiyata sırtını dönemez. Yayımlatmayı asla düşünmediği, sadece içini
boşaltmak adına kaleme aldığı ve kendince şiirsel metinler kategorisine soktuğu
Yalnızlıklar kitabını kaleme alır.(1) Bu dönem yazar için biraz kafasını
boşaltma, dinlenme süreci olur.
Yazarın ruh dünyası iyi dinlenmiş
olacak ki her doğum öncesi yaşanan o sancılı dönem Toptaş’ın yazın dünyasında
da bambaşka bir eserin doğumuna ve onun edebiyata yeniden dört elle sarılmasına
vesile olacaktır. Aynı zamanda kensidine yarışmalarda birincilikler getiren Ölü
Zaman Gezginleri adını verdiği bu eser, kısa süreliğine raflara kaldırılan
Yoklar Fısıltısı adlı eserini de ardına alarak basıma çıkar ve yazarın önemli
öykü kitapları arasında yerini alır. Böylece iki kitap bölümlere dönüşerek tek
bir cilt altında buluşur.
Ölü Zaman Gezginleri bölümündeki
öyküler, kitabın ikinci bölümündeki öykülere göre biraz daha ağır. Ancak bu
ağırlık kesinlikle dilden kaynaklı bir ağırlık değil. Bahsettiğim, altında
eminim her okuyucunun ezildiği müthiş bir kurgu ağırlığı. Farklı bir hafızadan,
farklı bir zekadan dışarı fışkıran fikirlerin, anıların, ihtimallerin ve
hayallerin oluşturduğu söz gruplarının ağırlığı. Bu bölümdeki öykülerin
genelinde var olan düş mü, gerçek mi belirsizliği bir yandan okuyucunun
algılarını uç noktalara kadar zorlarken bir yandan da okuyucuyu anlam
veremediği bir öyküye odaklanma çabasına sokuyor ve bu durum tuhaf bir biçimde
kafam çok karıştı deyip kitabın kapağını kapatıp bırakmak yerine okuyucuyu
kitaba daha bağlayan bir haz veriyor. Belki de okurlarına aşıladığı bu anlama
çabası Toptaş’ı Türk Edebiyatının kilometre taşlarından biri, eserlerini ise
vazgeçilmez başucu kitapları haline getiriyor. Bu bölümde yer alan Balkon
öyküsü etkileyici şiirsel anlatımıyla, Zaman Kimi Zaman öyküsü farklı zaman
dilimlerinin üst üste yaşanmasıyla oluşan düşsel tarzıyla, Ölü Zaman Gezginleri
kelimelerin sanatsal dizilimlerine doyamadığım ve tekrar tekrar okumak
istediğim cümleleriyle, Şarap Lekesi ise üstü kapalı bir anlatımı olmasına
rağmen anlatmak istediğini iç tahlilleriyle açıkça yansıtmasıyla beni en çok
etkileyen öyküler oldu diyebilirim.
Yoklar Fısıltısı bölümünde de bir
önceki bölüm gibi sabit zaman, mekan, kişi durumu nadir. Ancak olay
hikayeciliği ilk bölüme göre daha fazla olduğundan öykülere hakim olmak daha
kolay. Yine düş-gerçek karmaşasını burada da yaşıyoruz. Yazarın kendi dünyasında
oluşturduğu gerçeğin içine dalıyor ve bu yüzden bu iki uç -düş ve gerçek-
arasında gidip geliyoruz. Toptaş bir konuşmasında bu konuya şöyle değiniyor:
“Gerçekliği büyütmek ya da yok
etmek dediğimiz şey aslında gerçekliği var etmek. Yazınsal gerçekliği yazının
içinde kelimelerle, cümlelerle, onların yok ettiği, var ettiği şeylerle yeniden
oluşturmak. Metindeki öğelerin birbirine dönüşebileceği, her türlü varoluşsal
olanağı sağlayan aşkın bir ortam yaratmak.” (2)
Yoklar Fısıltısı bölümünde yer
alan Yabu öyküsü derin konusuyla, Çift Çizgi karakterler ve zamanlar arasında
ustaca tasarlanan kurgusuyla, Av öyküsü içinde bir öykü konusu avlarken aslında
bir öykünün içine düşen anlatıcının heyecanıyla, Dünya bir Gülnida öyküsü
Gülnida’nın teslim olmamış küçücük yanıyla ve Herkes Gibi Safa Bey öyküsü Şükrü
Erbaş için yazılmasıyla hafızamda yerlerini ayıran öyküler. AyrıcaToptaş’ın
bazı eserlerinde kendi hayatından detaylara yer verdiği bilinir. Bu bölümde de
yer alan Yabu isimli öyküsünde yazar, Suriye sınırında yaptığı askerliğine bir
selam gönderir.
Kitaptaki öykülerin birçoğunun
sonunda bir duvara toslama hissi kaplıyor içinizi. Öykü boyunca oluşan kaosu
büyük oranda tamamlayan, ancak sizi hiç de beklemediğiniz bir noktada yakalayan
vurucu bir betimleme, bir konuşma metni, belki sadece bir isim her öykü sonunda
o hayret ifadesini çiziyor yüzünüze. Bu beklenmedik sonlar öykü boyunca etrafa
dağılan her parçayı toplayıp resmin bütününü görmenizi sağlıyor. Derin derin
aldığınız o nefesi verdikten sonra geçebiliyorsunuz ancak diğer öyküye. Sonraki
öyküleri, bakalım sonunda ne bekliyor beni, düşüncesiyle okumaksa ayrı bir
heyecan katıyor okumanıza.
Okuma-yazma bilmeyen ancak çok
iyi bir hikaye anlatıcısı olan bir annenin hikayelerini ve sessiz bir babanın
belki de sessizliğini dinleyerek büyüyen bir yazar Hasan Ali Toptaş. Yaşadığı,
gözlemlediği, hissettiği, düşlediği birçok şeyi hafızasının bir yerlerine
saklamış. Biriktirdikçe taşmış, taştıkça yazmış sanki. O yazmış, bizlere de
okumaya doyamadığımız cümlelerin altını çizmek kalmış. Bu pasaj da benim için
onlardan sadece biri:
“Kendini uzun uzun anlatmak
istiyorum ona. Bir türlü anlatamıyorum tabii. Daha doğrusu içimi alelacele
yokluyorum da, cesaretin kırıntısını bile bulamıyorum. Cesaret yerine, adı
olmayan duygularla karşılaşıyorum içimde. Onları anlatamıyorum sonra. Herkes
aynı duyguları taşımaya başlayınca bir gün ad verilecek onlara, diye avutuyorum
kendimi, her dilde sözcüklerden evleri olacak.”
15 Aralık 2019 / Muğla
https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/19-sayi-indir-52.pdf