Sayfalar

16 Aralık 2016 Cuma

Bitlis’ten Bildiriyorum!

 

            Bolu’da geçirdiğim dört yıllık üniversite hayatımın ardından söz vermiştim kendime. Bundan sonraki yaşantımı memleketimin en sıcak şehirlerinde geçireceğim diye. Yok efendim, Bolu’yu sevmediğimden değil. Ben Bolu’ya hayranım; baharda yeşilin bin bir tonuna, o tonların gökyüzüyle birleşip suya yansımasına, uzun bisiklet yollarına, şehirden biraz uzaklaşıldığı gibi köy hayatına dalınmasına, biraz da olsa karına, kışına. Ben doğduğum büyüdüğüm şehirden çıkana dek hep tadımlık gördüm karı; biraz kartopu oynadım, biraz yuvarlandım, küçük bir kardan adam yaptım derken kar eriyip gidiyordu. Ama Bolu’da kara doydum. Dedim yeter bu kadar. Azcık da güneş göreyim, biraz da deniz. Umutluydum aldığım puanlardan da. Ege, Akdeniz, küçük bir kasaba… Derken çok şey istediğimi fark ettim. Ege, Akdeniz açılan yerlerde bile yoktu, varsa da tek tük. Ki ben bu sıralamayla oraları ancak rüyamda görürdüm. Şu sıralar çokça görüyorum hatta. J

            Nitekim olmadı. İşte bu yüzden Bitlis’ten bildiriyorum. Burası çok soğuuuk! Haberleri izliyorsanız eğer kışın ülkedeki yoğun etkisini anlatmak için önce Bolu’yu gösterirler. Ülkenin en soğuk şehri olarak belirtilir hatta. Ayazı serttir Bolu’nun, karı yoğun. Fakat Bitlis kadar değil. “Allah’ım!” derdim, “Şu memlekette var mı Bolu ‘dan daha sert yaşayan kışı!” Bitlis benim için en güzel cevap oldu. Varmış. Bolu sanırım konumu itibarıyla daha çok gündeme geliyor. Ama ikisini de görmüş geçirmiş biri olarak diyorum ki Bitlis çok soğuuuk! Zaten Bolu haberlerinin hemen arkasından verirler; karın tepesine çıkıp elektrik direklerinin üzerinde ayakkabı bağlayan adamlar, evlerin damına tırmanarak çıkıp aşağı atlayan çocuklar falan. Hah! İşte orası Bitlis. J  Orası soğuk bir memleket... Şehrin dört bir yanı dağ olduğundan nereye baksanız uzun upuzun merdivenlerle karşılaşırsınız. Kışın merdivenler kar yoğunluğundan kaybolmuş kaydırağa dönüşmüştür. Küçük şehir adeta bir oyun parkı haline gelmiştir. Hatta bayırlardan kayak takımlarıyla inen çocuklar bile görebilirsiniz. Bitlis’in çocukları doğuştan kayakçılar anlayacağınız. Vali de kar tatili haberini verdi mi çocuklara eğlence? diyemeyeceğim ne yazık ki. Çünkü burada kar tatilleri daha çok mecburiyetten veriliyor. Gerçekten can güvenliğimiz olmadığından. Biz küçükken kar dizimize gelmeden tatil olurdu okullar. Sonra atardık kendimizi dışarı. Kar zannettiğimiz azıcık bir şeyle eğlenir sıcacık yuvalarımıza dönerdik. Burada sıcacık yuvalarımızdan çıkamıyoruz. Hamd olsun sıcacık yuvalarımız var da çıkamıyoruz. Burada kar başladı mı durmuyor. Mübarek yağıyor yağıyor yağıyor… Diyorum ki


Bolu’daki de kar mıymış canım. Kaldırımlar kullanılamıyor zaten, küçük patikalar açılabilirse belki. Yollar buz, kar sürekli yağdığından yollar da sürekli açılamıyor. Hele de bir okulda görev yapıyorsanız, Bitlis ‘te okullar genelde dağda bayırda, yüksek yerlerde, mahalle aralarındadır. Minibüsler çıkamaz, bazen kayarlar, bazen direnirler. Geçen sene ilk kar düştüğünde geceydi. Sabah bambaşka bir şehre uyanmış ve okulun yolunu tutmuştuk. Minibüs çıkıyor, çıkamıyor. Çoğumuz yeni atanmışız bu soğuk memlekete, her birimizin yüzünde aynı endişe ifadesi. Şoför Bey direnemiyor daha fazla “hocam bir el atın” demez mi. Benim de garip bir huyum var sinirlerim bozulunca gülmeye başlıyorum. Ben gülmeye başlayınca sen kal dediler bana, sen iyi değilsin. :D Sağ olsunlar birkaç hocamız ittiler de vardık okulumuza. Zaman geçtikçe alıştık kara da zorlu yollara da. Başımıza binaların tepesinden kar kütleleri, sarkıtlar düşmesin diye yoldan yürümeyi de öğrendik. Yolda araba çarpmasın diye aerobik hareketler yapmayı da. O sıcak memleketten gelen arkadaşlar bot giymeyi öğrendiler mesela. Karda düşünce gülmeyi öğrendiler.

Zordu kışı ağır geçen yerlerde görev yapmak. Burada kışın hep kar tatili olduğunu sandılar. Adımını attığında dizini geçen karda okula gelen çocuklar gördüm ben. Şartlar ağır da olsa okula gelen veletler, veletlerimJ


16 Ağustos 2016 Salı

Yenilgi

     

İstanbul/17'

 

      Bir insan kendi kendine yenilir mi? En çok kendine yenilir diye cevap verirdim, bu soruyu bana sorsaydı.

     Bedenini eve birden atıverdi. Bu haldeyken anahtar deliğini nasıl bulduğunu, üstündeki paltoyu ne ara çıkardığını, kendini balkondaki eski tekliye ne zaman bıraktığını ben bile idrak edememiştim. Başını geriye yasladı. Boncuk boncuk terler akıyordu alnından. Üstü başı su içindeydi. Başkası olsa biri kovalamış derdi, ona sorsalar buna da sebep beni gösterirdi.

     Elini kalbinin üzerinde gezdirdi bir süre. Öküz oturdu derler bilir misiniz, öyle bir his gibi geldi bana. Genelde bağrınıza oturur. Önce nefesinizi daraltır, sonra kalbinizi sıkıştırır. Kim öğretti bunları öküzün birine bilmiyorum ama bana sorsaydı imtihan derdim, ha bir de gömleğinin en üst düğmesini açmasını önerirdim ona. Sormadı. Hiç sormaz.

     Yüzü iyice morarıp ruhu bedenine ağır gelince nihayet akıl etti düğmesini açmayı. Derince bir nefes çekti içine, ağzından verdi. Saç diplerinden ayakuçlarına kadar bedenini kaplayan su damlacıkları tek tek soğudu üzerinde. Bir anne olsaydı üstünü değişmesini ve soğuk su içmemesini önerirdi ona. O ise sanki bu olmayan anneye inat ani bir kararla buzdolabına koştu. Dolabın kapağındaki cam şişeyi dikti kafasına. Bedeni iyice soğudu. Üstündekilerle salonun ortasındaki üçlüye uzandı. Sağ elini yumruk yapıp alnına dayadı. Ara ara gözlerini kısıp yumruk yaptığı elini alnına sert sert vurup dişlerini gıcırdatıyordu. Lanet olasıca konuş artık benimle diye bağırmak istiyordum. Yapamıyordum. O izin vermedikçe bana söz düşmezdi. Benim ondan izinsiz yapabildiğim tek şey susmaktı. Doyasıya susmanın özgürlüğünü yaşıyordum ben de. Kendimi kandırmayı ondan öğrenmiştim.  Duyacaklarım hoşuma gitmeyeceğinden bastırmaya çalışıyordu yüzeye çıkan anıları. Hani bir katil maktulünün kafasını bastıra bastıra sokar ya su dolu kovanın içine. Aynen öyle. Acımıyordu hain.

     Sanki anlamamıştım beceremediğini. Karar vermenin sancılı bir süreç olduğunu ona anlatmıştım. Aynı bir bebeğin doğumu gibi sancılı ama sonrası huzur demiştim. Keşke bebek ölürse neler olabileceğinden de bahsetseydim. Ona çok iyi bakmasını on kere, hatta yüz kere öğütleseydim. O zaman bu bedbaht halini görmezdim. Bakamamıştı işte. Onu basacağı bağrına öküz oturuyordu şimdi. Salak herif. Bunları söylememden korkuyordu. Açsam ağzımı susmayacağımı, onu zorla aynanın karşısına yollayıp kendi kendisine türlü hakaretler ettireceğimi biliyordu. Hak ediyordu, dibine kadar hak ediyordu. Oturdu. İki elini kavuşturup dirseklerini dizine dayadı. Halının desenlerini inceledi bir süre. Sonra benimle değil kendi kendine konuşmaya başladı:

     ‘Bir köprü. Bir köprü.’ diye sayıkladı bir süre. Sonra devam etti. ‘Boyu benim yüksekliğimce, kollarımı açıyorum ya işte böyle.’ dedi kollarını iki yana uzatarak. ‘İste bu kadar uzunluğu var. Dev gibi bir köprü... Altından çok sular akıyor ve benim başım dik. Umursamıyorum hiç umursamadım. Umursamadım sandım. Beni boğacak kadar asla yükselemezdi su, ben de böylece her zaman ona tepeden bakabilirdim. Hatta bakmazdım bile. Zamanı gelince büyük fırtınalar kopacağını, deli gibi esen rüzgârların suları azdıracağını bilemezdim. Haklıydın.’ dedi. Sanırım bana söylüyordu. ‘Suyu görmezden gelmek yerine suyla barışmalıydım ya da suyun şiddetine bakıp köprünün ayaklarını sağlamlaştırmalıydım. Sonuçta su bu köprünün varlık nedeniydi, değil mi?’ Ellerini gövdesinde gezdirdi. ‘Bir köprü... O köprünün bacakları tutmuyor.’ dedi gözleri üzerimde. ‘Sana son kez söz hakkı tanıyacağım sonra susacaksın.’ Kendince anlaşmıştı benimle. Bense ilk kez bu kadar kaçmak istiyordum itiraflarından. Ama itiraflarını kusmak için yine beni kullanacaktı.

     Hemen yanı başımdaki sandalyeye oturdu. Bu sandalye bana kendimi hep özel hissettirmiştir. Çünkü sadece benimle konuşmak için bu sandalyeye oturur. Gözlerini diker bana sonra hem konuşur hem dinler.

     Bu kez sustu. Bu kez sadece dinleme niyetindeydi. Bense her zamanki gibi ona itaat ettim. Ama hiç bu kadar itaat etmek istemediğim olmamıştı. Önce kâğıdı sardı bedenime, sonra parmak uçlarıyla dokundu tuşlarıma ilk kelimemi benden sonra fısıldayarak tekrar etti:
     
     "Yenildim."


     Ağustos-16'/Kocaeli
 

27 Mart 2016 Pazar

Geçmişe Dair...

 


Bolu/15'
                        

“Geçmişin hayalini kurabilir miyiz dersin?”

Bugün yine kafamda olur olmaz sorular. İnsan neden böyle gereksiz meseleleri dert edinir ki kendine. Neden yapıyorum bunu bilmiyorum.

“Affedersin…”

Her zamanki gibi cevap vermiyor zaten. Sırdaşımla konuşuyorum. O bir ağaç. Boyumun yaklaşık beş katı uzunluğunda. Kolları dört bir yana uzanıyor,  gölgesi vesilesiyle bana beni sevdiğini hissettiriyor. Öyle büyük bir vefayla bağlıyız ki birbirimize ben her fırsatta onun yanında alıyorum soluğu, o da ben ne zaman gitsem aynı yerde bekliyor. Beni bu dünyada sözümü kesmeden dinleyen tek canlı. Sadece ona anlatırken ben kelimesini duymuyorum. Sadece onun yanında hıçkıra hıçkıra ağlayabiliyorum ya da avazım çıktığı kadar bağırabiliyorum. Öfkemi en iyi o yatıştırıyor mesela. Bazen ona karşı bencillik ettiğimi düşünüyorum.

Ağacım elbette insansız hava sahasında. Aksi takdirde yanında sergilediğim hareketlerden ötürü buradan gideceğim yer belli. Neyse ki yanından ayrılıyor ve kendi irademle beşeriyete doğru yol alıyorum. Önce uzun asfalt bir yol karşılıyor beni. Kulağımda sevdiğim bir melodi çalıyor. Ritmi ruhumda hissediyorum, adımlarıma yansıyor. Keyfim yerinde mi? Belki. Müziğin iniş çıkışlarına göre değişiyor.

Asfalt yol; ilerde taşlardan yapılmış, gittikçe genişleyen bir yola dönüşüyor. Yol değişince başka şeylerin de değiştiğini anlamak zor değil. Başımı kaldırıp etrafıma bakıyorum. Sağlı sollu binalar başlıyor. Sağdan ikinci binaya yöneliyorum. Oraya yaklaştıkça ruhum genişliyor. Beynimin kıvrımlarında bir hareketlenmeler yaşanıyor ki sormayın. Bu dünya büyüyor da ben içine nasıl sığamıyorum, hayret ediyorum. Dünya büyüyor, ben küçülüyorum.

Orada ilk Leyla ile tanışmıştım. Bosna savaşı zamanları. Gördüğü her türlü işkenceye tanıklık ettiğim halde ellerim hiçbir zaman ona ulaşamadı. Sonra Hasan vardı, o da ellerimi uzatamadığımdan içimi yakanlardandı.  O kadar çok izlemiştim ki uçurtma yarışlarını Afganistan semalarında, sonra o semaları kara bulutlar kapladı. Bir de Lennie… Çalılıkların arkasında George’u beklerken nasıl da heyecanlıydı. O heyecan da kursağımızda kaldı.

Şu binanın içine girip de bir köşeye kıvrılmak rüya alemine dalmak gibi bir şeydir. Bambaşka alemlere yolculuk edersiniz. Hiç gitmediğiniz yerlere gider, görmediklerinizi görür, işitmediklerinizi işitir, hatta sizi oraya götüren eğer iyi bir rehberse an’a dokunabilir, koklayabilirsiniz bile. Adeta ışınlanırsınız anlayacağınız. Ruhunuz hisseder, bedeninizse o köşede sizi bekler taa ki kitabın kapağını kapatıncaya kadar.

Kimilerine müdahale etmek istersiniz. Fakat rüya aleminde bile eğer üstünde durursanız gerçekleştirebileceğiniz lucid kavramı bu alemde asla işlemez. Burada ipler sahibinin elindedir. Kılınızı kıpırdatamazsınız. Bazıları da vardır ki zaten kıpırdatmak istemezsiniz. Sadece ne olup biteceğinin heyecanı sarar sizi. Misal Dr. B nin yaşadığı her anı iliklerinize kadar yaşar, bir dahaki hamleyi düşünürken adımlarınızı bir o yana bir bu yana onunla beraber atarsınız. Ya da Nuh Tufan’ın arkasından iş çevrilirken aslında sizin arkanızdan iş çevrildiğini kitabın son sayfasını çevirmeden biraz önce anlarsınız. McMurhy, toplumun deli diye etiketlediği insanları uyandırmaya çalışırken davasında içten içe destek olur, ona uyguladıkları şoktan sonra ne olacağını nefesinizi tutarak beklersiniz ve daha birçok dünya. Her birinin kapısını aralar, şöyle bir bakar çıkarsınız. Bir yandan dünyanı bir balon gibi şişirirken bir yandan da elini kolunu bağlayıp seni o büyüyen dünyaya sığdıramayan garip bir hal. Koca bir ironi.

Bugün bir kapıyı aralamaktan ziyade geçmişi yaşamak için bu binadayım. Kitaplar, her ne kadar şu anın öncesinde yazılsalar da onlara geçmiş diyemeyiz. Hele de onlar her okuyanla canlanıp yeniden yaşamlarını sürdürürlerken. Peki ya benim dünyamda geçmiş midir kitap? Bence geçmiştir. Ben kapattıysam o kapıyı artık, açtıkça anılarım canlanır. Eğer hala yoksul ve boş odalar onu hatırlatıyorsa bana, ben tanık olduysam kapının arkasındaki saklanışlarına; elbette gördüğüm her eski paltoda Raskolnikov beyin kıvrımlarımın arasından görünmese olmaz mesela.

Şimdi onlarca dünyanın içinde durup gözlerimi yumuyorum. Nasıl da özlemişim bu kokuyu. Camdan dışarıya bakıyorum. Kim bilir altlarından kaç kez geçtiğim sokak lambaları. Buradan tek başıma yürümeyi her zaman daha çok sevmişimdir ve her şeyin tam hayalimdeki gibi olması için kulağıma bir de ney üflenmesi gerekir. En sevdiğim zamana en sevdiğim mekanı ekleyip içinden şu anı çıkarıyorum. Geçmişin önünde saygıyla eğilerek masada kavuşturduğum kollarımın üzerine bırakıyorum başımı.

Gerçek aleme döndüğümde onlarca dünya arasında küçük bir kütüphanenin cam kenarındaki masasında oturduğumu fark ediyorum. Başımı kollarımdan kaldırıp camdan dışarı bakıyorum. Kim bilir altlarından kaç kez geçeceğim sokak lambaları. Neyse ki bazı alemleri bazı alemlere taşımak mümkün. Aralanacak kapılar hep bulunuyor da kendime acilen bir sırdaş bulmalıyım.


Mart-16'/Bitlis

https://derindirilis.blogspot.com/2016/03/gecmise-dair.html

 


13 Şubat 2016 Cumartesi

Rehber Hocee ve Veletleri :)

 

“Siz… sanki biraz üzgün gibisiniz?

Evet. Evet. Bu gözler her şeyi anlar. Çünkü öyle bir bakarlar ki gözünüzün içine o an ne hissettiğinizi bilirler ve emin olun daha önce kimse bakmamıştır öyle gözünüzün içine.

Çocuklardan bahsediyorum; veletlerimden. 🙂

Okula geldiğim ilk gün. Öyle sırıtıyorum ki çevremde herkesin bana garip garip baktığını bildiğim halde umursamıyorum. Mesleğimin ilk günü… Bir yandan merak bir yandan heyecan bir yandan çocuklar. Etrafta bir sürü, henüz kim olduğumdan haberleri olmayan minik veletler. Başlarını okşayarak çıkıyorum okulun merdivenlerini. Henüz hiçbirini tanımıyorum. Ama pek yakında tanışacağız. Bir sürü evrak işleri, ardından rehberlik servisini kurma telaşı, sonra yine evrak işleri, yeni tanıştığım karmakarışık bir dosya düzeni… En heyecanlı kısmı en sona saklıyorum. Çocukları…

Daha tanışmadan önce sık sık odama gelip kapıdan bakıyorlar. Ben onları fark ettiğimdeyse mahcup bir tebessümle kaçışıyorlar. Sonra öğrendim ki bu odada eskiden oyun oynarlarmış, şu sıralar çokça sohbete geliyorlar. Kapıdan her bakanda bir merak; bu da kim? Derslere girmiyor, odasında sürekli kağıtlarla uğraşıyor. Bekleyin geleceğim diyorum içimden, onlara sadece tebessümle bakıyorum. Dediğim gibi, sonra kaçıyorlar zaten. Bazı veletlerimin özgüveni yüksek yalnız, gelip soranlar yok değil:

“Sen hocesen?”

Şimdi gel de anlat ben psikolojik danışmanım, hoca değilim aslında.  Biraz deniyorum ama baktım olacak gibi değil, kendi hallerine bırakıyorum. Daha ilk haftalardan bazıları hoceee diye seslenmeye başlıyorlar arkamdan. Ben de ilk haftadan kabullendim efendiiim diye karşılık veriyorum.

Hocalardan tek tek izin alıp her sınıftan bir ders saatini alıyorum. Bir yerlerden rehber öğretmen olduğum dedikodusu yayılmış. Büyükleri anlatmışsa demek ki… halbuki daha neden okulda olduğumu bile bilmiyorlar. Ama artık bir adım var, ne kadar yanlış da olsa. :) Bundan sonra ben psikolojik danışmanım algısı oluşturmak hem bu kafaya hem de onlarınkine ağır gelecek, o kesin. Evet rehber öğretmenim ben diyorum, üniversitedeki hocalarım duymasın. 🙂 Ama merak etmesinler idari işlerde unvanımı yedirmiyorum.

Derken derslere girmeye başlıyorum. “Kimim ben, tanıyor musunuz beni?”, “Rehber Hoceeee!” Bu isim de üzerime yapışıp kalıyor artık.” Peki ne yapar rehber hoce?” Ses yok. Ben de anlatmadan oyuna geçiyorum. Duygularımızdan bahsederken bir yandan sohbet ediyoruz bir yandan da neden bu okulda olduğumdan bahsediyorum. Dersin sonuna doğru soruyorum “Söyleyin bakalım neymiş benim görevlerim?” Söylenenleri tahtaya yazıyorum: “Sorunlarımızı çözmemizde yardımcı olur, bizimle sohbet eder, bazen derslerimize girip etkinlikler yapar ama daha çok komiklik yapar, hep güler.”

Gel de gülme. 🙂

Küçük sınıflar yine de tam olarak anlayamıyorlar ne işle meşgul olduğumu. Bir meslektaşımdan rol çalıp onlara kendimi sır öğretmeni olarak tanıtıyorum. Rehberlik servisi de sırlar odası oluyor böylece. Bu ismi onlar koydu. Diğer sınıflara görevimi pek anlatmam gerekmiyor. Bir önceki derste ne söylediysem girdiğim sınıfta aynı şeyleri duyuyorum zaten. Mübarekler teneffüste kulis yapıyorlar zannımca. Zaten görseniz okulda herkes akraba.  Ders sonlarında her sınıfı odama götürüp buranın rehberlik odası olduğunu da anlattıktan sonra sıra geliyor misafirlerimi beklemeye. Sağ olsunlar çok bekletmiyorlar. Teneffüs zili çaldığı anda odamın içi çocuklarla doluyor. Her teneffüs, istisnasız.

Bir gün bir tanesi gelip şöyle bir inceliyor odamı. “Öğretmenim odan çok boştur, sana resim yapayım?” Gerçekten mi dememe kalmıyor odamın ilk resmi duvarda yerini alıyor. Derken çoğalıyor, çoğalıyor, çoğalıyor. Odaya her gelenin eli dolu, tek duvara sığmıyor artık. Diğer duvarlara da sıçrıyor, hatta evimin duvarlarına kadar. Odam şenlendikçe şenleniyor. Dersler de veletlerimin yokluğunu yaptıkları resimler gideriyor.

Her şey her zaman böyle güzel gitmiyor tabi. Malum okulun psikolojik danışmanı demek, aynı zamanda okulun dert babası demek. Bazen öyle vakalarla karşı karşıya geliyorsunuz ki Allah’ım bu çocuk bu yükü nasıl taşıyor bu küçücük omuzlarında diyorsunuz. O an tüm çabanız onun yüzünde bir tebessüm olmaya dayanıyor. Bazen kendinizi öyle aciz ve eli ayağına dolaşmış hissediyorsunuz ki bazılarının zannettiği gibi gerçekten sihirli bir değneğim olsa da onu çekip çıkarabilsem o düştüğü kuyudan diye dualar ediyorsunuz. İnanın onların dünyalarına girmek o kadar da kolay olmuyor, çünkü onlar gerçekten biz yetişkinlerden daha güçlüler ve yaşadıklarını daha iyi saklayabiliyorlar. Bazen sadece birkaç ders saati onun güvenini kazanmakla geçiyor; bu gerek saklambaç oynayarak oluyor gerek yapboz yaparak; ama en önemlisi de kendi sırlarınızı ona açarak. İşte o zaman güven bağı öyle bir kuruluyor ki aranızda, o bana güveniyor diyor içinden. Galiba ben de ona güvenebilirim. Derken muhabbet koyulaşıyor. Biz iki sırdaş oluyoruz. Sonrası gizlilik esasına dayanıyor efenim, veletlerimle benim aramda. 🙂

Gelin görün ki birilerinin nazarı değdi bize. Bakanlık beni ihtiyaç fazlası öğretmen ilan etti ve yeniden tercih yapacaksın dedi. Nasıl yani onlarca çocuğa bu kadar alışmışken, onların derin dünyalarına ancak adım atabilmişken hadi ben gidiyorum mu diyecektim? Galiba diyecektim. Yaklaşık bir hafta süren evrak mücadelem sonrası kadrom başka bir okula alındı. Bu bir hafta süresinde okula neredeyse hiç gidemedim. Gittiğim günlerden birinde bir tanesi beni yakaladı: “Hoce odanda hiç yoksun?” Biraz asi ruhludur kendisi, burada hesap soruyor. “Dostum gidiyorum ben.” dedim. “Başka bir okula.” Bir an durgunlaşan sonra aniden celallenen bir ifadeyle işaret parmağını uzattı bana doğru “Gidemezsin hoce, gidemezsin!” dedi, koşarak uzaklaştı. Hep gülen rehber hoce işte böyle ağlatılabilir. Veletlerim dua etmiş olacaklar ki üç gün görevlendirmeyle tekrar okuluma gelmeye başladım. O işaret parmağı yine çevrildi bana doğru ve dedi ki, bu sefer gururlu bir ifadeyle “Sana gidemezsin demiştim hocee!”

İşte ben de ancak veletlerimle alışabiliyorum gurbete. Onların gülen yüzleriyle, koşarak bana sarılmalarıyla, yaptıkları resimlerle, yazdıkları mektuplarla, mahcup bakışlarıyla, ağızlarından zorla aldığım iki kelimeyle, bazense susmayan çeneleriyle, minik elleriyle bana ettikleri dualarla, tertemiz yürekleriyle direniyorum. Araya küçük bir tatil girdi de sevdiklerimi görüp yeniden düştüm ya yollara. Hasret falan gidermedim, özlediğimi daha çok anlayıp geri döndüm o kadar. İstemeden yansıtmışım veletlerime hüznümü. Daha dönemin ilk günü gelip yanıma sordu biri:

“Siz… sanki biraz üzgün gibisiniz?”

İşte öyle bakıyorlar gözünüzün içine. İlk bakışta anlıyorlar. Size duydukları bağı da göstermek için yetişmeyen kollarıyla öyle bir sarıyorlar ki… Memleketimden bu kadar uzağa gelip de çocukların içinde olmadığı bir meslek yapamazdım sanırım diye düşünmeden edemiyorum. Teşekkür ederim Allah’ım, teşekkür ederim…

13 Şubat-16' / Bitlis

https://tutunamayanlar.wordpress.com/2016/02/13/rehber-hoce-ve-veletleri-3/

 

16 Ocak 2016 Cumartesi

kim bu bendeki ben?


Hayret ediyor insan. Bu ben miyim, ben şu anı yaşıyor muyum derken kendinden kaçıyor bazen. Boş vermişlik mi, alışmak mı, bastırmak mı bilmiyorum. Her ne olursa olsun iyi gelmiyor bünyeye. İnsan hissetmeli çünkü. Size de oluyor mu, bazen bir olay geliyor başıma ve şu an nasıl hissetmem gerekiyor acaba diye düşünüyorum. Ben beni tanıyorsam eğer şu an oturup bardaktan boşalırcasına ağlamam gerekiyor ya da ne bileyim bir köşeye çekilip pusmam gerekiyor gibi… Bir insanın ne hissetmesi gerektiğini o anda düşünmesi normal bir durum mu sizce? Bana bir süredir normal gelmiyor. Size bir sır vereyim mi? Ben şu aralar çokça korkuyorum kendimden.

Bir insan ancak aynalardan kaçıyorsa korkmalı kendinden. Ne zamandır bakmıyorsunuz aynaya? Hayır, hayır üstünüzü başınızı düzeltmek için değil; şöyle adam akıllı hesaplaşmak için. Ne kadar sen, sen olmasan da diğerlerinin yanında, ne kadar gizlesen de tüm yaşanmışlıkları, aklından geçen gizleri; kendinle göz göze geldiğin o an her biri haykırır gözlerinden. Bedeninden sıvışabilecekleri tek yer gözlerindir çünkü. Aynalar işte burada girer devreye ve yansımana bağıra bağıra der ki “İşte kaçak, yakala onu. Kaçıyor kendinden.” Üstat da diyor ya:

“Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;

İşte yakalandık, kelepçelendik!”

Aynalar derin mevzu yalnız. Böyle ayaküstü olmaz. Ama bir gün mutlaka konuşalım sizinle bu konu üzerine…

Fark ettim ki ben de bir süredir kaçıyorum aynalardan. Eskiden de yansıtmazdım ya sırlarımı ama ben bilirdim, sadece ben bilirdim ve bu durum bu zamana kadar bana yetmişti. Eskiden aynalar dosttu, hatta belki de tek sırdaşım. Beni en iyi anlayana, şah damarımdan bile yakın olana giden en kestirme yoldu. Gözlerimdeki hissi görürdüm o zamanlar, yaşardım dibine kadar. Tabii kendi içimde… Sığınırdım beni en iyi bilene. Şimdiyse farkında bile değilim yaşananları, kendi hayatımın seyircisi konumundayım. İşte bu yüzden korkuyorum aynalardan, gördüğüm simayı tanıyamamaktan. Üstadı daha iyi anlayarak kaçıyorum. Beceriyorum da vesselam, övünmek gibi olmasın.

Bazen insanlara içimi dökerken buluyorum kendimi. İşte o anlar, bardaktan taşan ilk damlalar oluyor. Nasıl oluyor bilmiyorum birden dilimin bağı çözülüveriyor. Beni tanır mısınız bilmem ama anlatmak pek benim işim değildir; ama iyi bir dinleyici olduğumu söylerler. Diyeceğim o ki benim bardak bu ara pek sık taşıyor, hiç boş kalmıyor mübarek. Ben de yabancıyım ya bu anlatma mevzusuna, nasıl duruyor bende merak ediyorum. Yakışıyor mu acaba? Hayır, o değil de ben bile farkında değilim mevzuyu arkadaş, ne anlatıyor olabilirim yani. Sonra empati kurup beni anlamayı anlamaya çalışıyorum. Yine seyircisi oluyorum kendimin.

Bir an tanıyamıyorum. Aynalardan bu ara çok uzak kaldım malum. Bu bakışlar bana mı ait diye bir süre düşündükten sonra söylediklerime kulak veriyorum.  Nasıl da abartıyorum be diyorum önce kendime, sonra gözlerim ve çöken omuzlarım her şeyi vuruyor yüzüme. Vay be Sevde diyorum. “Bu haller sana bir beden büyük gelmiş sanki. Allah dağına göre kar verir derler ya. Taşıyorsun neyse ki. Ancak bu kadar karı hayatında ilk kez görüyor olmalısın. O’na dayan, kışa diren Sevde Hanım. Allah yolunu açık etsin.” Amin.

16 Ocak- 16’ / Bitlis

https://tutunamayanlar.wordpress.com/2016/01/16/kim-bu-bendeki-ben/

 


HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...