![]() |
| Bolu/15' |
“Geçmişin hayalini kurabilir miyiz
dersin?”
Bugün yine kafamda olur olmaz
sorular. İnsan neden böyle gereksiz meseleleri dert edinir ki kendine. Neden
yapıyorum bunu bilmiyorum.
“Affedersin…”
Her zamanki gibi cevap vermiyor
zaten. Sırdaşımla konuşuyorum. O bir ağaç. Boyumun yaklaşık beş katı
uzunluğunda. Kolları dört bir yana uzanıyor, gölgesi vesilesiyle bana
beni sevdiğini hissettiriyor. Öyle büyük bir vefayla bağlıyız ki birbirimize
ben her fırsatta onun yanında alıyorum soluğu, o da ben ne zaman gitsem aynı
yerde bekliyor. Beni bu dünyada sözümü kesmeden dinleyen tek canlı. Sadece ona
anlatırken ben kelimesini duymuyorum. Sadece onun yanında hıçkıra hıçkıra
ağlayabiliyorum ya da avazım çıktığı kadar bağırabiliyorum. Öfkemi en iyi o
yatıştırıyor mesela. Bazen ona karşı bencillik ettiğimi düşünüyorum.
Ağacım elbette insansız hava
sahasında. Aksi takdirde yanında sergilediğim hareketlerden ötürü buradan
gideceğim yer belli. Neyse ki yanından ayrılıyor ve kendi irademle beşeriyete
doğru yol alıyorum. Önce uzun asfalt bir yol karşılıyor beni. Kulağımda
sevdiğim bir melodi çalıyor. Ritmi ruhumda hissediyorum, adımlarıma yansıyor.
Keyfim yerinde mi? Belki. Müziğin iniş çıkışlarına göre değişiyor.
Asfalt yol; ilerde taşlardan
yapılmış, gittikçe genişleyen bir yola dönüşüyor. Yol değişince başka şeylerin
de değiştiğini anlamak zor değil. Başımı kaldırıp etrafıma bakıyorum. Sağlı
sollu binalar başlıyor. Sağdan ikinci binaya yöneliyorum. Oraya yaklaştıkça
ruhum genişliyor. Beynimin kıvrımlarında bir hareketlenmeler yaşanıyor ki
sormayın. Bu dünya büyüyor da ben içine nasıl sığamıyorum, hayret ediyorum.
Dünya büyüyor, ben küçülüyorum.
Orada ilk Leyla ile tanışmıştım.
Bosna savaşı zamanları. Gördüğü her türlü işkenceye tanıklık ettiğim halde
ellerim hiçbir zaman ona ulaşamadı. Sonra Hasan vardı, o da ellerimi
uzatamadığımdan içimi yakanlardandı. O kadar çok izlemiştim ki uçurtma
yarışlarını Afganistan semalarında, sonra o semaları kara bulutlar kapladı. Bir
de Lennie… Çalılıkların arkasında George’u beklerken nasıl da heyecanlıydı. O
heyecan da kursağımızda kaldı.
Şu binanın içine girip de bir
köşeye kıvrılmak rüya alemine dalmak gibi bir şeydir. Bambaşka alemlere
yolculuk edersiniz. Hiç gitmediğiniz yerlere gider, görmediklerinizi görür,
işitmediklerinizi işitir, hatta sizi oraya götüren eğer iyi bir rehberse an’a
dokunabilir, koklayabilirsiniz bile. Adeta ışınlanırsınız anlayacağınız.
Ruhunuz hisseder, bedeninizse o köşede sizi bekler taa ki kitabın kapağını
kapatıncaya kadar.
Kimilerine müdahale etmek
istersiniz. Fakat rüya aleminde bile eğer üstünde durursanız
gerçekleştirebileceğiniz lucid kavramı bu alemde asla işlemez. Burada ipler
sahibinin elindedir. Kılınızı kıpırdatamazsınız. Bazıları da vardır ki zaten
kıpırdatmak istemezsiniz. Sadece ne olup biteceğinin heyecanı sarar sizi. Misal
Dr. B nin yaşadığı her anı iliklerinize kadar yaşar, bir dahaki hamleyi
düşünürken adımlarınızı bir o yana bir bu yana onunla beraber atarsınız. Ya da
Nuh Tufan’ın arkasından iş çevrilirken aslında sizin arkanızdan iş çevrildiğini
kitabın son sayfasını çevirmeden biraz önce anlarsınız. McMurhy, toplumun deli
diye etiketlediği insanları uyandırmaya çalışırken davasında içten içe destek
olur, ona uyguladıkları şoktan sonra ne olacağını nefesinizi tutarak
beklersiniz ve daha birçok dünya. Her birinin kapısını aralar, şöyle bir bakar
çıkarsınız. Bir yandan dünyanı bir balon gibi şişirirken bir yandan da elini
kolunu bağlayıp seni o büyüyen dünyaya sığdıramayan garip bir hal. Koca bir
ironi.
Bugün bir kapıyı aralamaktan ziyade
geçmişi yaşamak için bu binadayım. Kitaplar, her ne kadar şu anın öncesinde
yazılsalar da onlara geçmiş diyemeyiz. Hele de onlar her okuyanla canlanıp
yeniden yaşamlarını sürdürürlerken. Peki ya benim dünyamda geçmiş midir kitap?
Bence geçmiştir. Ben kapattıysam o kapıyı artık, açtıkça anılarım canlanır.
Eğer hala yoksul ve boş odalar onu hatırlatıyorsa bana, ben tanık olduysam
kapının arkasındaki saklanışlarına; elbette gördüğüm her eski paltoda
Raskolnikov beyin kıvrımlarımın arasından görünmese olmaz mesela.
Şimdi onlarca dünyanın içinde durup
gözlerimi yumuyorum. Nasıl da özlemişim bu kokuyu. Camdan dışarıya bakıyorum.
Kim bilir altlarından kaç kez geçtiğim sokak lambaları. Buradan tek başıma
yürümeyi her zaman daha çok sevmişimdir ve her şeyin tam hayalimdeki gibi olması
için kulağıma bir de ney üflenmesi gerekir. En sevdiğim zamana en sevdiğim
mekanı ekleyip içinden şu anı çıkarıyorum. Geçmişin önünde saygıyla eğilerek
masada kavuşturduğum kollarımın üzerine bırakıyorum başımı.
Gerçek aleme döndüğümde onlarca
dünya arasında küçük bir kütüphanenin cam kenarındaki masasında oturduğumu fark
ediyorum. Başımı kollarımdan kaldırıp camdan dışarı bakıyorum. Kim bilir
altlarından kaç kez geçeceğim sokak lambaları. Neyse ki bazı alemleri bazı
alemlere taşımak mümkün. Aralanacak kapılar hep bulunuyor da kendime acilen bir
sırdaş bulmalıyım.
Mart-16'/Bitlis
https://derindirilis.blogspot.com/2016/03/gecmise-dair.html
