Sayfalar

15 Ağustos 2019 Perşembe

"KÖRLÜK" José SARAMAGO

 

“Bir gün gözlerim yeniden görmeye başlarsa, başkalarının gözlerinin içine bakacağım, ruhlarını görebilecekmişim gibi, dedi, Ruhlarını mı, diye sordu, gözü siyah bantlı yaşlı adam, Ya da özlerini, nasıl adlandırıldığının o kadar da önemi yok, bunun üzerine koyu renk gözlüklü genç kız, fazla öğrenim görmediği dikkate alınırsa herkesi şaşırtan bir söz söyledi, Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şey var, işte biz oyuz.” (s. 278)

Körlük romanının bize vermek istediği mesajı en güzel anlatan diyaloglardan biri bence bu kısım. Nobel ödüllü yazar Saramago’nun 1995’te kaleme aldığı ve adını sıkça duyduğum eser hakkında konuşulduğunda kulaklarımı tıkayıp onunla ilk okuduğumda tanışmaya gayret göstersem de az çok konusundan haberim vardı. Bu yüzden okudukça acaba vermek istediği mesaj nedir, bir körlük var ve giderek yayılıyor da bu körlük neyin imgesidir diye düşünmeden edemiyordum haliyle. Roman ilerledikçe bu hal daha da sarıyor zihninizi ve bir yerde diyorsunuz ki neden bu kadar zorluyorum ki bir şeyler çıkarmak için? Saramago romanda geçen bir karaktere isim bile vermezken veya “Bu şehir neresidir?”, “Takvimler hangi ayın kaçını gösteriyor?” sorularının her birini yanıtsız bırakırken neden ben bu adam ne anlatıyor diye kafamın içinde kırk takla atıyorum? Ben de saldım iplerimi öyle devam ettim. Zamanla öyle bir hal aldı ki roman; ne önemi vardı zamanın, mekanın ve insanın. Sadece körlük vardı, bir süt denizine dalmışsın gibi. Beyaz bir körlük.

Roman, ilk körün arabasıyla trafik ışığının yanmasını beklerken kör olmasıyla başlıyor. Bir adam ona yardım ediyor ve evine kadar getiriyor. Bu adamın ilk körün arabasını çaldığını eşiyle göz doktoruna giderken arabasını bulamamasından anlıyoruz. Sonraki bölüm ilk körün göz doktoruna gitmesiyle devam ediyor.

Asıl olaylar ise körler karantinaya alındıktan sonra başlıyor. İki bölmeden oluşan eski bir akıl hastanesi kullanılıyor karantina için. Bir bölmede körler diğerinde ise kör olma ihtimali taşıyan insanlar tutuluyor. Kör olanların geçişini nasıl sağlayacağız sorunu en kısa zamanda çözülüyor. Zaten kör olmayanlar körleri bir an bile orada tutmayacaklardır diyor bakanlıktan biri, dediğini doğruluyor kör olma ihtimali taşıyanlar. Küçük bir grup daha katılıyor körlere dışardan. İlk körün karısı, koyu renk gözlüklü genç kızın gözü için ilaç aldığı eczacı, hırsızı yakalayan polisler. Sonra büyük gruplar gelmeye başlıyor. Bir koğuş yetmiyor diğer koğuşlara dağılıyorlar. Bir büyük grup daha… Körlerin bölmesi yetmiyor. Ne kadar dirense de kör olma ihtimali taşıyanlar körlerin arasında kaybolup süt denizine dalıyorlar.

Akıl hastanesinin kapısında nöbet tutan askerlerin kuralları sert; günde üç öğün yemek verilir, dışarı çıkmak kesinlikle yasaktır, çıkan kişi vurulur, içerdeki çöpler yakılmalıdır, yangın çıkarsa hiçbir müdahale yapılmayacaktır gibi. Askerlerin şakası yoktur. Nitekim dışarı çıkıp vurulanlar olur. Nüfus arttıkça sorunlarda büyür. Çünkü akıl hastanesi giderek yaşanmaz bir hal alır. Etraf tuvaletini olduğu yerlere yapan insanlarla dolup taşmıştır. Tuvaletin yolunu bulmak zordur çünkü. Bulanlar da deliği tutturamamıştır zaten. Hoş ne gerek vardır bulmaya. Kim görecektir ki tuvaletlerini orta yere yapsalar? Doktorun karısı. Fakat kimsenin bundan haberi yoktur. Her gün ya gözlerimi açtığımda kör olmuşsam da diye korkarak açar gözlerini. Bir yandan sevinse de bir yandan da keşke bu gördüklerimi görmeseydim diye dertleşir doktorla. Keşke senin gibi olsaydım… Doktorun karısı öyle şeyler görmektedir ki sanki insanlık tüm medeniyeti unutmuş da en ilkel halini yaşamaktadır. Ancak kitabın ilerleyen bölümlerinde gelen gruplardan biriyle içeriye medeniyetten bir alet girer. Silah. Bu silahın sahibi ve onun örgütlediği bir koğuş yemeklere el koymaya başlar. Karşılığında körlerin en değerli eşyalarını isterler. Yetmez. Sonra bir de kadınları isterler. Hayatlarında unutamayacakları en iğrenç izleri bırakarak tekrar tekrar isterler. Elinde güç olan güçsüzden istediği her şeyi alır. Bu ise medeniyetin değil insanlığın tarihinde vardır. Yazarın siyasi tarafını kitabın bu bölümünde yoğun bir şekilde hissetmek mümkün. Eğer hayatını okursanız hükümetle arasının iyi olmadığını, hatta bu yüzden ülkesini terk ettiğini bile göreceksiniz.

Saramago’ya göre elinde güç olanı indirmek ancak örgütlenmekle mümkündür. Doktorun karısı da Saramago’yla hem fikirdir. Ancak bunun nasıl gerçekleşeceğini bilemez, yaşadıklarına da boyun eğemez. Bir gün günlerdir aklından neden çıkaramadığını sorguladığı makasın sivri ucunu; silahlı kör, bir kadına işkence ederken onun boğazına geçirir. Fakat silah bu sefer başka bir körün eline geçer. Ancak bir kadının buna cesaret etmesi onu ve arkadaşlarını korkutmuştur. Koğuşun önünü kapatmışlardır ve dışarı hiçbir şekilde yiyecek vermezler. İşin kötü yanı askerler de o günden sonra yiyecek vermemeye başlamışlardır. Silahlı körü öldürenin kim olduğunu bilmeyen bir grup kör ona öfke duymaya başlar. Doktorun karısı tüm körleri aç bırakmanın vicdan azabıyla kendini ifşa edecektir ki gözü siyah bantlı yaşlı adam kolunu tutar, “ Kim ki kendini ihbar ederse onu kendi ellerimle öldürürüm. Çünkü bizi soktukları ve bizim de cehennemin cehennemi yaptığımız bu cehennemde utanç kelimesinin hala bir anlamı varsa o da o sırtlanı kendi kavuğunda öldürmeyi göze alan bu insanın sayesindedir.” der (s.199). Bu sırada doktorun karısı, kapıda silahlı adamı öldürdüğünde adamın elinden kurtardığı kadını görür ve bir cesaretle örgütlenmenin ilk adımını atar. Onu destekleyen bir grupla silahlıların olduğu koğuşu basarlar ancak kapıda sıkı bir güvenlikle ve patlayan silahlarla karşılanırlar. Kayıplar vererek dönerler geri. Ancak kim olduğunu bilmedikleri bir kadın o gece ateşe verir silahlı adamların olduğu koğuşu. Zaten isminin de bir önemi yoktur. Giderek yayılan alevler tüm binayı sarar. Askerlerin silahlarından korkan körler yalvararak atarlar kendilerini dışarı. Ancak dışarda tek bir asker bile kalmadığını gören tek kişi doktorun karısıdır.

Bundan sonrasında dışarıdaki hayat başlar. Doktor, doktorun karısı, gözü siyah bantlı yaşlı adam, koyu renk gözlüklü genç kız, şaşı çocuk, ilk kör ve ilk körün karısı birbirlerini bulurlar. Bambaşka bir dünya var dışarda. Hiçbir şey bıraktıkları gibi değildir. Artık kör olmadığını bilen diğerlerine anlatır doktorun karısı, tek tek; sokakların terk edilmiş arabalarla dolu olduğunu, sokaklardan pislikler aktığını, köpeklerin insan cesetleri yediklerini ve akla hayale sığmayacak daha birçok şeyi. Bir kaçının evine uğrasalar da onları kendi evine götürmeye ve onlara bakmaya ikna eder doktorun karısı. Kitap okur, temiz su içirir, yağmur suyuyla duş aldırır onlara. Ne elektriğin ne suyun olduğu o eski çağlara geri dönmüş gibi hissetmektedirler. İnsan olarak gelişen çağa öyle ayak uydurmuşuz ki sahiden bu kolaylığın, bu ulaşılırlığın ardında ne olduğunu hiç umursamamışız, hiç görmemişiz demek daha doğru belki de. Kör olmuşuz. Yazar bu durumu doktorun karısının zihninden şu cümlelerle yansıtıyor bize: ”Evlerin musluklarından bu değerli sıvının bir damlasının bile akmayacağı doktorun karısının aklına gelmemişti, işte uygarlığın kusuru bu, evimizin musluğundan akan suyun rahatlığına alışıyor ve bunun olabilmesi için dağıtım vanalarını açıp kapatan birilerine, elektrik enerjisiyle çalışan barajlara, suyun debisini ve rezervini düzenleyen bilgisayarlara ihtiyaç duyulduğunu ve bütün bunlar için gören gözler bulunması gerektiğini unutuyoruz.”

Saramago, körlerin dünyasında herkesin özüne döndüğü mesajını biz hep derini ararken aslında açık açık seriyor önümüze. Zamanı ve mekânı belirtmiyor, çünkü her ne zaman ya da her nerede yaşanırsa yaşansın olacak olan yine tüm insanların özüne dönmesi olacak. Kimsenin özüne döndüğünde bir ismi olmayacak. Başlarda anne diye ağlayan şaşı çocuk zamanla annesini unutacak. Bir hayat kadını gibi yaşayan koyu renk gözlüklü genç kız özünde beslediği aşkı bulup tek bir adama bağlanacak, kocası karşısında hiç söz sahibi olmayan ilk körün karısı ruhundaki bağımsızlığı tadacak, silahlı adam körler dünyasında bir vicdana sahip olmadığını anlayacak. İyi ya da kötü kim özünde ne varsa onu besleyecek.

“Muhtemelen her şey gerçek haline körler dünyasında kavuşuyor, dedi doktor, Peki, ya insanlar, dedi koyu renk gözlüklü genç kız, İnsanlar da, artık onları kimse göremeyecek.”(s.133)

Ya sonra neler oluyor, dışardaki hayatta hep böyle mi sürüyor, yoksa açılıyor mu gözleri? Buraya kadar yazarın yaşattığı hislerin ağırlığı öyle yoğun ki, kitap bittiğinde bile o hislerin altında ezilmekten sonu çarpmıyor sizi. Alışılmışın dışında, sonuca değil de sürece takılıp kalıyor zihniniz. Distopya severlere (neden severiz bilmem) hislerini zirveye taşıyacak bu romanı şiddetle tavsiye ederken sinemaseverlere de eserin aynı isimle 2008 yılında Fernando Meirelles tarafından beyaz perdeye aktarıldığını belirtelim. Ancak siz yine de önce kitabı okuyun ve zihninizin en iyi yönetmen olduğunu ve en iyi sahneleri onun çektiğini unutmayın.

15 Ağustos 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/15-sayi-indir-42.pdf

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...