“Bir gün gözlerim yeniden
görmeye başlarsa, başkalarının gözlerinin içine bakacağım, ruhlarını
görebilecekmişim gibi, dedi, Ruhlarını mı, diye sordu, gözü siyah bantlı yaşlı
adam, Ya da özlerini, nasıl adlandırıldığının o kadar da önemi yok, bunun
üzerine koyu renk gözlüklü genç kız, fazla öğrenim görmediği dikkate alınırsa
herkesi şaşırtan bir söz söyledi, Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şey
var, işte biz oyuz.” (s. 278)Körlük romanının bize
vermek istediği mesajı en güzel anlatan diyaloglardan biri bence bu kısım.
Nobel ödüllü yazar Saramago’nun 1995’te kaleme aldığı ve adını sıkça duyduğum
eser hakkında konuşulduğunda kulaklarımı tıkayıp onunla ilk okuduğumda tanışmaya
gayret göstersem de az çok konusundan haberim vardı. Bu yüzden okudukça acaba
vermek istediği mesaj nedir, bir körlük var ve giderek yayılıyor da bu körlük
neyin imgesidir diye düşünmeden edemiyordum haliyle. Roman ilerledikçe bu hal
daha da sarıyor zihninizi ve bir yerde diyorsunuz ki neden bu kadar zorluyorum
ki bir şeyler çıkarmak için? Saramago romanda geçen bir karaktere isim bile
vermezken veya “Bu şehir neresidir?”, “Takvimler hangi ayın kaçını gösteriyor?”
sorularının her birini yanıtsız bırakırken neden ben bu adam ne anlatıyor diye
kafamın içinde kırk takla atıyorum? Ben de saldım iplerimi öyle devam ettim.
Zamanla öyle bir hal aldı ki roman; ne önemi vardı zamanın, mekanın ve insanın.
Sadece körlük vardı, bir süt denizine dalmışsın gibi. Beyaz bir körlük.
Roman, ilk körün
arabasıyla trafik ışığının yanmasını beklerken kör olmasıyla başlıyor. Bir adam
ona yardım ediyor ve evine kadar getiriyor. Bu adamın ilk körün arabasını
çaldığını eşiyle göz doktoruna giderken arabasını bulamamasından anlıyoruz.
Sonraki bölüm ilk körün göz doktoruna gitmesiyle devam ediyor.
Asıl olaylar ise körler
karantinaya alındıktan sonra başlıyor. İki bölmeden oluşan eski bir akıl
hastanesi kullanılıyor karantina için. Bir bölmede körler diğerinde ise kör
olma ihtimali taşıyan insanlar tutuluyor. Kör olanların geçişini nasıl
sağlayacağız sorunu en kısa zamanda çözülüyor. Zaten kör olmayanlar körleri bir
an bile orada tutmayacaklardır diyor bakanlıktan biri, dediğini doğruluyor kör
olma ihtimali taşıyanlar. Küçük bir grup daha katılıyor körlere dışardan. İlk
körün karısı, koyu renk gözlüklü genç kızın gözü için ilaç aldığı eczacı,
hırsızı yakalayan polisler. Sonra büyük gruplar gelmeye başlıyor. Bir koğuş
yetmiyor diğer koğuşlara dağılıyorlar. Bir büyük grup daha… Körlerin bölmesi
yetmiyor. Ne kadar dirense de kör olma ihtimali taşıyanlar körlerin arasında
kaybolup süt denizine dalıyorlar.
Akıl hastanesinin
kapısında nöbet tutan askerlerin kuralları sert; günde üç öğün yemek verilir,
dışarı çıkmak kesinlikle yasaktır, çıkan kişi vurulur, içerdeki çöpler
yakılmalıdır, yangın çıkarsa hiçbir müdahale yapılmayacaktır gibi. Askerlerin
şakası yoktur. Nitekim dışarı çıkıp vurulanlar olur. Nüfus arttıkça sorunlarda
büyür. Çünkü akıl hastanesi giderek yaşanmaz bir hal alır. Etraf tuvaletini
olduğu yerlere yapan insanlarla dolup taşmıştır. Tuvaletin yolunu bulmak zordur
çünkü. Bulanlar da deliği tutturamamıştır zaten. Hoş ne gerek vardır bulmaya.
Kim görecektir ki tuvaletlerini orta yere yapsalar? Doktorun karısı. Fakat
kimsenin bundan haberi yoktur. Her gün ya gözlerimi açtığımda kör olmuşsam da
diye korkarak açar gözlerini. Bir yandan sevinse de bir yandan da keşke bu
gördüklerimi görmeseydim diye dertleşir doktorla. Keşke senin gibi olsaydım…
Doktorun karısı öyle şeyler görmektedir ki sanki insanlık tüm medeniyeti
unutmuş da en ilkel halini yaşamaktadır. Ancak kitabın ilerleyen bölümlerinde
gelen gruplardan biriyle içeriye medeniyetten bir alet girer. Silah. Bu silahın
sahibi ve onun örgütlediği bir koğuş yemeklere el koymaya başlar. Karşılığında
körlerin en değerli eşyalarını isterler. Yetmez. Sonra bir de kadınları
isterler. Hayatlarında unutamayacakları en iğrenç izleri bırakarak tekrar
tekrar isterler. Elinde güç olan güçsüzden istediği her şeyi alır. Bu ise
medeniyetin değil insanlığın tarihinde vardır. Yazarın siyasi tarafını kitabın
bu bölümünde yoğun bir şekilde hissetmek mümkün. Eğer hayatını okursanız
hükümetle arasının iyi olmadığını, hatta bu yüzden ülkesini terk ettiğini bile
göreceksiniz.
Saramago’ya göre elinde
güç olanı indirmek ancak örgütlenmekle mümkündür. Doktorun karısı da
Saramago’yla hem fikirdir. Ancak bunun nasıl gerçekleşeceğini bilemez,
yaşadıklarına da boyun eğemez. Bir gün günlerdir aklından neden çıkaramadığını
sorguladığı makasın sivri ucunu; silahlı kör, bir kadına işkence ederken onun
boğazına geçirir. Fakat silah bu sefer başka bir körün eline geçer. Ancak bir
kadının buna cesaret etmesi onu ve arkadaşlarını korkutmuştur. Koğuşun önünü
kapatmışlardır ve dışarı hiçbir şekilde yiyecek vermezler. İşin kötü yanı
askerler de o günden sonra yiyecek vermemeye başlamışlardır. Silahlı körü
öldürenin kim olduğunu bilmeyen bir grup kör ona öfke duymaya başlar. Doktorun
karısı tüm körleri aç bırakmanın vicdan azabıyla kendini ifşa edecektir ki gözü
siyah bantlı yaşlı adam kolunu tutar, “ Kim ki kendini ihbar ederse onu kendi
ellerimle öldürürüm. Çünkü bizi soktukları ve bizim de cehennemin cehennemi
yaptığımız bu cehennemde utanç kelimesinin hala bir anlamı varsa o da o
sırtlanı kendi kavuğunda öldürmeyi göze alan bu insanın sayesindedir.” der
(s.199). Bu sırada doktorun karısı, kapıda silahlı adamı öldürdüğünde adamın
elinden kurtardığı kadını görür ve bir cesaretle örgütlenmenin ilk adımını
atar. Onu destekleyen bir grupla silahlıların olduğu koğuşu basarlar ancak
kapıda sıkı bir güvenlikle ve patlayan silahlarla karşılanırlar. Kayıplar
vererek dönerler geri. Ancak kim olduğunu bilmedikleri bir kadın o gece ateşe
verir silahlı adamların olduğu koğuşu. Zaten isminin de bir önemi yoktur.
Giderek yayılan alevler tüm binayı sarar. Askerlerin silahlarından korkan
körler yalvararak atarlar kendilerini dışarı. Ancak dışarda tek bir asker bile
kalmadığını gören tek kişi doktorun karısıdır.
Bundan sonrasında
dışarıdaki hayat başlar. Doktor, doktorun karısı, gözü siyah bantlı yaşlı adam,
koyu renk gözlüklü genç kız, şaşı çocuk, ilk kör ve ilk körün karısı
birbirlerini bulurlar. Bambaşka bir dünya var dışarda. Hiçbir şey bıraktıkları
gibi değildir. Artık kör olmadığını bilen diğerlerine anlatır doktorun karısı,
tek tek; sokakların terk edilmiş arabalarla dolu olduğunu, sokaklardan
pislikler aktığını, köpeklerin insan cesetleri yediklerini ve akla hayale
sığmayacak daha birçok şeyi. Bir kaçının evine uğrasalar da onları kendi evine
götürmeye ve onlara bakmaya ikna eder doktorun karısı. Kitap okur, temiz su
içirir, yağmur suyuyla duş aldırır onlara. Ne elektriğin ne suyun olduğu o eski
çağlara geri dönmüş gibi hissetmektedirler. İnsan olarak gelişen çağa öyle ayak
uydurmuşuz ki sahiden bu kolaylığın, bu ulaşılırlığın ardında ne olduğunu hiç
umursamamışız, hiç görmemişiz demek daha doğru belki de. Kör olmuşuz. Yazar bu
durumu doktorun karısının zihninden şu cümlelerle yansıtıyor bize: ”Evlerin musluklarından
bu değerli sıvının bir damlasının bile akmayacağı doktorun karısının aklına
gelmemişti, işte uygarlığın kusuru bu, evimizin musluğundan akan suyun
rahatlığına alışıyor ve bunun olabilmesi için dağıtım vanalarını açıp kapatan
birilerine, elektrik enerjisiyle çalışan barajlara, suyun debisini ve rezervini
düzenleyen bilgisayarlara ihtiyaç duyulduğunu ve bütün bunlar için gören gözler
bulunması gerektiğini unutuyoruz.”
Saramago, körlerin
dünyasında herkesin özüne döndüğü mesajını biz hep derini ararken aslında açık
açık seriyor önümüze. Zamanı ve mekânı belirtmiyor, çünkü her ne zaman ya da
her nerede yaşanırsa yaşansın olacak olan yine tüm insanların özüne dönmesi olacak.
Kimsenin özüne döndüğünde bir ismi olmayacak. Başlarda anne diye ağlayan şaşı
çocuk zamanla annesini unutacak. Bir hayat kadını gibi yaşayan koyu renk
gözlüklü genç kız özünde beslediği aşkı bulup tek bir adama bağlanacak, kocası
karşısında hiç söz sahibi olmayan ilk körün karısı ruhundaki bağımsızlığı
tadacak, silahlı adam körler dünyasında bir vicdana sahip olmadığını anlayacak.
İyi ya da kötü kim özünde ne varsa onu besleyecek.
“Muhtemelen her şey
gerçek haline körler dünyasında kavuşuyor, dedi doktor, Peki, ya insanlar, dedi
koyu renk gözlüklü genç kız, İnsanlar da, artık onları kimse
göremeyecek.”(s.133)
Ya sonra neler oluyor,
dışardaki hayatta hep böyle mi sürüyor, yoksa açılıyor mu gözleri? Buraya kadar
yazarın yaşattığı hislerin ağırlığı öyle yoğun ki, kitap bittiğinde bile o
hislerin altında ezilmekten sonu çarpmıyor sizi. Alışılmışın dışında, sonuca
değil de sürece takılıp kalıyor zihniniz. Distopya severlere (neden severiz
bilmem) hislerini zirveye taşıyacak bu romanı şiddetle tavsiye ederken
sinemaseverlere de eserin aynı isimle 2008 yılında Fernando Meirelles
tarafından beyaz perdeye aktarıldığını belirtelim. Ancak siz yine de önce
kitabı okuyun ve zihninizin en iyi yönetmen olduğunu ve en iyi sahneleri onun
çektiğini unutmayın.
15 Ağustos 2019 / Muğla
https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/15-sayi-indir-42.pdf