Sayfalar

10 Aralık 2018 Pazartesi

"MARSLI" Andy Weir

 




           “O dünyanın en ünlü adamı. Sorun şu ki dünyada değil.”

          Andy Weir’in kaleminden çıkan harika bir eser: “Marslı”. Birçoğumuz bu ismi 2015’te vizyona giren Matt Damon’ın başrolünü oynadığı aynı adlı filmden duymuş olmalıyız. Edebiyat dünyasının büyük bir çoğunluğu ise Marslı’yı ilk kez Goodreads okurlarının kitabı 2014’ün en iyi bilimkurgu romanı seçmesiyle tanıdı. Bu önemli adım, kitabın şöhretinin giderek yayılmasını sağladı ve ardından filminin çekilmesine kadar ileri taşıdı Marslı’yı.

          Ben biraz geç tanıştım kendisiyle. Okunacaklar, izlenecekler listelerimin bir kenarlarında dururken; biten kitaplara ve şarkılara inat bitmeyen bir otobüs yolculuğunda otobüsün film arşivinde karşıma çıkıverdi. Kitaptan uyarlanan bir filmi kitabı okumadan asla izlememek gibi katı bir kuralım vardır. Çünkü kendimi hayal gücüme ihanet etmiş sayarım. Çünkü bir insanın hayal gücünün dünyadaki tüm yönetmenlerden daha iyi film çektiğine inanırım. Ancak bitmeyen yol, katı kurallarıma ihanet etti ne yazık ki. Bir anda parmağımı başlat tuşunda ve kendimi Mark Watney’in yılmaz hayatta kalma mücadelesinin içinde buldum. Sonradan olsa da kitabını da alıp okudum.
 
        Marslı her ne kadar kurgu olsa da bir insanın neredeyse hiç tanımadığı bir coğrafyada, hiç tanımadığı doğal yasaları olan bir gezegende, birçok şey onun yaşamasına karşıyken, her şeye rağmen hayatta kalma ve asla pes etmeme sürecini anlatıyor. İnsanlı bir uzay görevinde Mars’ta birtakım incelemeler yapacak olan Hermes mürettebatı Mars yüzeyinde bir fırtınayla karşılaşıyor. Fırtına uzay aracını devirebileceğinden iyice yaklaşmadan Mars’tan ayrılmaları gerekiyor. Ancak bu sırada bir kaza meydana geliyor ve Mark yaralanarak gözden kayboluyor. Mark’ın ağır yaralandığını ve öldüğünü düşünen mürettebat kumandanı Lewis, kalan mürettebatını kurtarmak için kalkış emri veriyor. Mürettebat Mark’ın cansız bedenini Mars’ta bırakmanın hüznüyle yuvaya dönerken Mars görüntülerini inceleyen bir NASA görevlisinin Mars’ta bırakılan Hab’ın (Mars’ta görevli olan astronotların araştırmalarını rahatça yapabilecekleri, her türlü son teknoloji kullanılarak oluşturulmuş, oksijen dengesi sağlanmış büyük bir çadır denilebilir. Mars içindeki yapay Dünya da diyebiliriz.) etrafında bilinçli yapılan düzenlemeleri fark etmesiyle Mark’ın yaşadığı fark ediliyor. Ancak NASA bunu fark edene kadar kitabın büyük bir kısmını çoktan okumuş ve Mark’ın kocaman bir gezegende tek başına nasıl direndiğine büyük bir hayretle şahitlik etmiş oluyoruz. Nitekim Andy Weir’in muhteşem hesaplamalarını aklım almazken, bunları uyduruyor olsa gerek diye düşünmekten kendimi alamadım çoğu zaman. Çünkü karşınızda kimyasal hesaplar yaparak su üreten, Mars’ta bakterilerin hayatta kalacakları sıcaklık düzeyini dengeleyerek patates yetiştiren, bir yandan dünyayla iletişim kurmak için uzay arazi aracına güneş panelleriyle enerji üreten, bu enerjinin ona ne kadar yetebileceğini hesaplamak için Mars yüzeyinde kısa yolculuklar yapan, karmakarışık sayılarla uğraşan bir adam var. En ufak yanlış bir zaman, miktar, yer hesaplamasında her şeyin mahvolacağına öyle inandırıyor ki sizi Weir… ve bir röportajında ciddi ciddi bu hesaplamaları gerçeğe dayanarak yapmaya çalıştığını söylüyor. Bu hesaplamaları yapmanın çok da zor olmayacağını düşünenlere Watney’in bunları Mars’ta yaptığını hatırlatarak devam edelim.

     Mark’ı yaşadığı tüm zorluklara rağmen aylarca ayakta tutan tek şey ise: bir gün Dünya’ya ulaşabilme ihtimali… Ara ara Mars’ın kendi egemenliği altında olması; kraterlere çukurlara -sonuçta ilk bulan o olduğundan- kendi ismini vermesi gibi lükslerini düşündüğünde Mars’ta yaşamak ne kadar cezbedici gelse de bir gün patateslerinin ve suyunun biteceğini bilmek onu amacına koşması için iten şiddetli bir güç oluyor. Bazen filizlenen bir patates bitkisi umudu oluyor, bazen arkadaşlarının arkalarında bıraktıkları bir 70’ler dizisi kafasını dağıtıyor. 

       Yaşadığı her olumsuzlukta, işte her şey bitti dediğiniz anda Mark; ileri zekâsı, yılmayan gücü, bitmeyen esprileriyle okurun içini rahatlatıp bugün bu kadar macera yeter yarın Dünya’ya ulaşmak için daha akıllı hareketler yapmalıyım diyerek günlüğünü sonlandırıyor. Yarın cidden hallediyor meseleyi. Dünya’ya ulaşmak için başardığı her işte kendini pohpohlarken, berbat ettiği her işte dibine kadar sövmeyi de biliyor. Ama asla her şey bitti demiyor.

      Kitabın beni filmden daha çok etkilediğini söylemeliyim. Her ne kadar okurken Mark, gözümün önünde Matt Damon olarak canlansa da kitabın detayları oldukça ilgi çekici. Bir bilimkurgu hayranının elinden çıkan bu kitap okura sadece Mars’ın zorlu yaşamını, NASA’nın müthiş planlarını, akıl almaz hesaplamaları sunmuyor. Beni ve eminim birçok okuru etkileyen en önemli unsurlar; Mark’ın karakteri, olaylar karşısındaki tutumu, zekası, psikolojisi, bir yere varmak gerekiyorsa yapabileceğinin en iyisini yapmak için mücadelesi, asla pes etmeyi göze almaması, hatta düşünmemesi bile… Kitabın yazarı Andy Weir, Mark Watney için şöyle diyor: “Sanırım Mark benim olmak istediğim kişi.” Sanırım Mark birçoğumuzun olmak istediği kişi. Sonuçta kim Mars’a gitmek istemez ki(?)

Şaka bir yana, hayatta verdiğimiz tüm mücadelelerde Mark Watney gibi sağlam kalmak ve asla pes etmemek ümidiyle…

11 Aralık - 18' / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2018/12/11/andy-weir-marsli-sevde-gul-kocalar/

 

15 Nisan 2018 Pazar

Çocukluğum

 

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

-Didem Madak

Bir şeylerin akışına kapılmış giderken sen geldin aklıma. Öyle sebepsiz, aniden, durduk yere. Sahi ne zamandır uğramıyorum sana. Farkında mısın bilmem; ne zaman bu kadar uzak kalsam bir şeylerden, hayattan, kendimden, aynalardan, düşüncelerden, ilk sana yazıyorum.

Uzun zamandır kaçıyordum aslında. Nasıl yakalandım böyle hazırlıksız bilmem. Bana bakan o yalvarır gözlerinden kaçıramadım gözlerimi. Biliyordum, iyiliğimi istiyordun. Ben kaçtıkça geldin arkamdan gittiğim her şehre. Sokak koridorlarının kuytu köşelerinde gizlensem de bir evin avlusunda çıktın karşıma. Arkama bakmadan hızla uzaklaşırken adımlarım, yerde birikmiş küçük bir su göletinden bağırdın bana. Evdeki aynaların hepsini indirdim sonunda. Bu sefer de sokakta top oynayan küçük bir çocuğun gözlerinden fısıldadın.

İyi savaştın kabul ama ben de fena sayılmazdım. Kolay değildi sırtımdaki yüklerle cebelleşmek. Yok saymayı öğrenmek. Biz neler gördük, bu da geçer diyebilmek… Sabrın da ötesinde, boş vermek… Boş vermek… Sen kızarsın bu kelimeye, haddinden çok. Çünkü sen en iyi sızlanmayı bilirsin. İçini kemirmeyi, alakan olmayan meselelere burnunu sokmayı, en çok da ağlamayı… Hepsiyle baş ettim de ağlamak çok ciddi bir düşman biliyor musun? Bir kere seni küçük bir çocukla konuşurken işitmiştim. “Ağla!” dedin. “Ağla. Tutma içinde. Hani çok komik bir şey olduğunda güleriz ya tutamayız kendimizi, işte ağlamak da öyle… Üzüldüğümüzde de gözyaşlarımızı tutmamamız gerekir.” Tutsak da onlar bir şekilde çıkarmış ya dışarı. Belki olmadık birine karşı patlayan bir öfkeyle belki vücudumuzda bir hastalık ya da yara bereyle. Aferin kulaklarıma. Nasıl da dikkat kesilmişler sana. İyice bellemişim sözlerini. Kendimi bile kandırıyorum da bazen, gözlerimi asla. Olmadık bir zamanda nasıl da küçük düşürüyorlar beni.

Ne kadar kızsam da sana yine en çok seni özlüyorum biliyor musun? En çok sen… Yanıma alıp da gidebilme imkânım varken hep ardımda bıraktığım sen. Çünkü güçlü olmam gerekiyor. Çünkü ne kadar dik tutarsam başımı o kadar sertleşiyor ruhum. Ruhum sertleştikçe göçüyor benliğimden. Sen yanımdayken bu mümkün olmuyor. Zorbanın karşısında dik dururken şimdi, sen olsan çekinirdim diyorum. Sen olsan kamburum çıkardı yine, düşerdi omuzlarım. Sen olsan yenik düşerdim, sen olsan küçülürdüm, yiterdim. Artık başarsam da aramızdaki mesafeyi korumayı, seni en çok yağmur bastırdığında yanımda hissediyorum. Kasvetli havalarda hiç de dik durmaya gayret etmiyorum. İyice gömülüyorum içime. Daha akşama saatler varken, havanın kararması huzurumu bozuyor. Bu huzursuzluk sana çekiyor beni. Tam da tırmanmışken dağın karlı toprağına bir çığlık yükseliyor bağrımdan. Yavaş yavaş yuvarlanıyorum aşağı. Yine sana varıyorum, teselli için. Seni dinlemeye gayret ediyorum. Ama, çoğu zaman yoksun. Hayret! Küsmeyi de biliyorsun. Küsme. Ben güçlenmeyi öğreniyorum. Eski albümleri açıp baktığımda en çok senin resmini okşuyorum. Gözlerimi kapatıp en derinden sarılıyorum sana. Senden kalan en iyi becerebildiğim işi yapıyorum: Ağlıyorum.

    15 Nisan-18’ / Bitlis

    https://rihtimdergi.com/cocuklugum/

 

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...