Hayret ediyor insan. Bu ben
miyim, ben şu anı yaşıyor muyum derken kendinden kaçıyor bazen. Boş vermişlik
mi, alışmak mı, bastırmak mı bilmiyorum. Her ne olursa olsun iyi gelmiyor
bünyeye. İnsan hissetmeli çünkü. Size de oluyor mu, bazen bir olay geliyor
başıma ve şu an nasıl hissetmem gerekiyor acaba diye düşünüyorum. Ben beni
tanıyorsam eğer şu an oturup bardaktan boşalırcasına ağlamam gerekiyor ya da ne
bileyim bir köşeye çekilip pusmam gerekiyor gibi… Bir insanın ne hissetmesi
gerektiğini o anda düşünmesi normal bir durum mu sizce? Bana bir süredir normal
gelmiyor. Size bir sır vereyim mi? Ben şu aralar çokça korkuyorum kendimden.
Bir insan ancak aynalardan
kaçıyorsa korkmalı kendinden. Ne zamandır bakmıyorsunuz aynaya? Hayır, hayır
üstünüzü başınızı düzeltmek için değil; şöyle adam akıllı hesaplaşmak için. Ne
kadar sen, sen olmasan da diğerlerinin yanında, ne kadar gizlesen de tüm
yaşanmışlıkları, aklından geçen gizleri; kendinle göz göze geldiğin o an her
biri haykırır gözlerinden. Bedeninden sıvışabilecekleri tek yer gözlerindir
çünkü. Aynalar işte burada girer devreye ve yansımana bağıra bağıra der ki
“İşte kaçak, yakala onu. Kaçıyor kendinden.” Üstat da diyor ya:
“Aynalar, bakmayın yüzüme dik
dik;
İşte yakalandık, kelepçelendik!”
Aynalar derin mevzu yalnız. Böyle
ayaküstü olmaz. Ama bir gün mutlaka konuşalım sizinle bu konu üzerine…
Fark ettim ki ben de bir süredir
kaçıyorum aynalardan. Eskiden de yansıtmazdım ya sırlarımı ama ben bilirdim,
sadece ben bilirdim ve bu durum bu zamana kadar bana yetmişti. Eskiden aynalar
dosttu, hatta belki de tek sırdaşım. Beni en iyi anlayana, şah damarımdan bile
yakın olana giden en kestirme yoldu. Gözlerimdeki hissi görürdüm o zamanlar,
yaşardım dibine kadar. Tabii kendi içimde… Sığınırdım beni en iyi bilene.
Şimdiyse farkında bile değilim yaşananları, kendi hayatımın seyircisi
konumundayım. İşte bu yüzden korkuyorum aynalardan, gördüğüm simayı
tanıyamamaktan. Üstadı daha iyi anlayarak kaçıyorum. Beceriyorum da vesselam,
övünmek gibi olmasın.
Bazen insanlara içimi dökerken
buluyorum kendimi. İşte o anlar, bardaktan taşan ilk damlalar oluyor. Nasıl
oluyor bilmiyorum birden dilimin bağı çözülüveriyor. Beni tanır mısınız bilmem
ama anlatmak pek benim işim değildir; ama iyi bir dinleyici olduğumu söylerler.
Diyeceğim o ki benim bardak bu ara pek sık taşıyor, hiç boş kalmıyor mübarek.
Ben de yabancıyım ya bu anlatma mevzusuna, nasıl duruyor bende merak ediyorum.
Yakışıyor mu acaba? Hayır, o değil de ben bile farkında değilim mevzuyu
arkadaş, ne anlatıyor olabilirim yani. Sonra empati kurup beni anlamayı
anlamaya çalışıyorum. Yine seyircisi oluyorum kendimin.
Bir an tanıyamıyorum. Aynalardan
bu ara çok uzak kaldım malum. Bu bakışlar bana mı ait diye bir süre düşündükten
sonra söylediklerime kulak veriyorum. Nasıl da abartıyorum be diyorum
önce kendime, sonra gözlerim ve çöken omuzlarım her şeyi vuruyor yüzüme. Vay be
Sevde diyorum. “Bu haller sana bir beden büyük gelmiş sanki. Allah dağına göre
kar verir derler ya. Taşıyorsun neyse ki. Ancak bu kadar karı hayatında ilk kez
görüyor olmalısın. O’na dayan, kışa diren Sevde Hanım. Allah yolunu açık
etsin.” Amin.
16 Ocak- 16’ / Bitlis
https://tutunamayanlar.wordpress.com/2016/01/16/kim-bu-bendeki-ben/