Sayfalar

17 Aralık 2014 Çarşamba

Dokuz Taş

         



            Ertelediklerim var. Günleri aylara, ayları yıllara çevirmişim zaman akıp giderken. Bir de baktım ki erteledikçe unutuyorum yapılacakları, bir de baktım ki giderek yapılamayacak hale geliyor bazıları.

Bir dağın zirvesine tırmanıp güneşin doğuşunu bekleyecektim mesela bir yaz sabahı. Elimde bir kağıt, bir kalem. Güneş ufukta henüz göstermeye başlayacaktı ki kendini, ben çizmeye koyulacaktım. O yükseldikçe silip daha yükseğe karalayacaktım, sonunda onu sabitleyemeyeceğimi anlayıp seyre dalacaktım. Tam hizama geldiği vakit pılımı pırtımı toparlayıp uzaklaşacaktım oradan, insanlar çoğalmadan. O zaman olsaydı böyle yapardım. Sevmezdim kalabalığı. Hala sevmem ama kopamam da. İnsan toplumsal bir varlık nihayetinde, arada bir tek başınalığın gerekliliği unutturulan. 

Sonra daha sokak oyunları oynayacaktık. Sokağın sadece bizim bildiğimiz veya öyle zannettiğimiz ücra bir köşesinde saklı dokuz taşımız... Bakalım kim devirecek diye heyecanla beklediğimiz o anlar ve sonrasında tüm sokağı koşarak tavafımız. Hepsini yeniden yaşayacağım inancındaymışım ilk fırsatta.

İlk fırsatta? Hiç olmamış galiba. Fırsatını bulamadıkça elbet bir gün oynarız kanısına varıp büyüdüğümü de unutmuşum. Artık oyun oynama yaşımı çoktan geçtiğim yüzüme vurulduğunda hatırladım büyüdüğümü. Babam gibi biz çocukken diye başlayan cümleler kurma yaşına geldiğimi farkettim. Yine bir yerlere koştururken bir direğin arkasına saklanılmış üst üste dizili dokuz taşı gördüğümde bu buraya mı saklanır hiç diye düşündüğüm an anladım, büyüdükçe neyi nereye gizlememiz gerektiğini daha iyi öğrendiğimizi.

Bir şeyleri dağıttığımda nasıl kaçacağımı daha iyi biliyorum mesela artık. O zamanlar her türlü zorluğa göğüs gerip yükseltirken dağılan taşlarımı göğe doğru, inanıyordum. Görmezden gelmiyordum dağılan parçaları. Direniyordum, çabalıyordum ve başarıyordum da. Şimdi olmuyorsa olmuyor diyor, her birini hayat denen bu gelip geçtiğimiz sokağın dört bir yanına bırakıyorum. Uzaklaşıyorum. Koşmaya gücüm kalmamış sanki yorulmuşum, toparlamak ağır mı geliyor ne?

Birkaç kişi yardım ediyor bana. O kadar az ki sayıları, saymaya korkuyorum vesselam. Ya da bir yanlışımda arkalarını döneceklermiş de iyice dağılacağım endişesi yaşıyorum. Adımlarımı yavaş ve sağlam atıyorum bu yüzden. Emin olmalıyım kendimden. Ben yavaşladıkça zaman daha da hızlanıyor sanki. Ben yavaşladıkça ayaklarım ağırlaşıyor; kollarım sarkıyor bedenimden, bana ait değillermiş gibi. Gözlerim kapanıyor usul usul. Sanki birilerinin kontrolünde sağdan soldan patikalara sapıyorum. Olmadıkça daha da dağılarak dönüyorum. Bir daha, bir daha deniyorum.


Birkaç kez tökezleyip birkaç darbe yediğimde kendime geliyorum. Kapandığı gibi usul usul açılıyor gözlerim. Bir mana sapağına dalıyorum. Dayanağın anlamını arıyorum. Sapağın başında dizili dokuz taş. Hay Allah bunu her arayan bulur ki burada. Yoksa arayanlar bulsunlar diye mi bu kadar meydanda, bu kadar aşina? Derinde aradığımdan mı göz önünde olanı bu kadar boşladım, erteledim acaba? Sonra sonra... Gelemedi, o sonra. İşte şimdi taşlar burada, tam yanı başımda...


Aralık-14' / Bolu

9 Aralık 2014 Salı

Susmak...

Çanakkale/17'


      Günleriniz durgun mu geçer genelde, sakin misiniz? Kimse soruyor mu size hatırınızı? Kalmamıştır belki de hatırınız hiç kimsede. Peki, haliniz var mı anlatmaya en başından? Yaa… Alışık değilsiniz demek anlatmaya. Hiç denediniz mi yoksa başından mı kararlısınız susmaya?

     Susmak çare değildir yalnız bilesiniz. Susmak, bugün güldürür belki yüzünüzü ele güne; yarın ise baş başa kaldığınızda kendinizle durduramazsınız yaşlarınızı, sızar gözkapaklarınızın arasından, engel olamazsınız. Olmayın da zaten. Önermem. Yoksa çatlarsınız, Allah korusun. Ruhen yani. Durun durun, çatlamak demişken; bizim mahallede Çatlak Remzi diye bir amca vardı, onu anayım.

      Deli gözüyle bakardı da mahalleli, onlar bilmez ben bilirim, aslında hepsinden akıllıydı. Derin mavi gözleri vardı. İnanır mısınız, gözleri berrak bir denizi andırırdı. İçine dalıp da yüzesiniz gelirdi adeta; ama o izin vermezdi. Derinleri kirliydi denizinin. Korurdu bizi, şimdi anlıyorum. Bir mahallenin tatlıcısını bir de biz çocukları kovmazdı yanından. Tatlıyı çok severdi, hep buna yorardım Tatlıcı Lütfü Amca’ya olan yakınlığını. Lütfü amca ölünce anladım, tatlı değildi sevdiği. Çünkü Remzi Amca o günden sonra hiç tatlı yemedi. Mahalleyi terk edip de gitmeden önce kulağıma bir şeyler fısıldamıştı. Hiçbir zaman anlam veremediğimiz esrarengiz cümlelerinin tadında konuşmuştu yine benimle: “Lütfü Amca’n benim gözlerimin içine dalardı, siz de kıyısında yüzerdiniz. Onlar ise asla yaklaşamazlar, asla!” dedi kaşları çatık, kahvede oturan amcaları göstererek.

    Bir daha da görmedim Remzi Amca’yı. Görseydim bir halini sormak isterdim elbet, hatırı vardı bende. Büyümüştüm ya artık, belki izin verirdi gözlerinin derinine inmeme belki yüzerdim yine kıyısında. Kim bilir, belki de yakınına bile yaklaştırmazdı beni. Ama siz bilmezsiniz, benim gibi susanlara acıyarak bakardı Remzi Amca. Görürdü geleceklerini de sormaya hali yoktu garibin.

    Susan insan sakindir, ancak huzurlu değildir bilirim. Sonumuz belli mi dersiniz? Yok yok telaş etmeyin; Remzi Amca tatlıya açtı, ondandı çatlaklığı. İşte bu yüzden geri çevirmemek gerekir önümüze sunulan tatlıları.



Aralık-14'- Bolu

29 Ekim 2014 Çarşamba

Kuşlar!

İstanbul/17'



           Şuraya bak! Uçuşan bir sürü kuş. Bir o yana bir bu yana çarpıyor, sonra sersemleyip yerde buluyorlar kendilerini. Yaralarını sarmak çok uzun sürer. Bazıları ölüyor, biliyor musun? Hayır, bilmiyorsun. Çünkü senin dünyanda kuşların uçuşabileceği bir gökyüzü yok. Mavilikten yoksunsun, bulutlardan da. Kuşların olsa ne olacak sanki onlara biraz simit atacak vaktin bile yok. Kuşların karınlarını doyurmak gerekir,  yoksa ölürler. Göremezsin gökyüzünde bir daha. Özlersin. Yani ben özlerim, seni bilmiyorum.  Üstelik vefalıdırlar da. Karınlarını doyurdukları yerden ayaklarını kesmezler. Bazı insanlar bencillik olarak görür bunu. Alakası yok. Kuşlar özler. Gelmişken de birkaç parça simidinden tatmadan gitmezler. Eve gelen misafirler gibi.

Sen başını kaldırınca bir tanesi havalandı gördün mü? Bu senin içindi. Sana şimdi bildiği en güzel dans gösterisini yapacak. Önce yavaş yavaş havalanacak, sonra usul usul dönecek gökyüzünde. Yapma ne olur! İndirme başını. Büyük bir hızla yere çakılacak yoksa. Bu sefer çok ağır olur için. İnan bana havalanamaz bir daha. Zor görürsün böylesi bir güzelliği ömründe. Kime laf anlatıyorum sanki. Çok da umurunda. Öldürdün onu.

Kendine o kalın tuğlalarla ördüğün duvarların…  Farkında mısın bilmiyorum ama yok gibisin. Yaa! O duvarlar kuş leşlerinden korunmak için mi? Doğru, unutmuşum öyle bir ihtimal de var değil mi? İnsan görmediğinden korkarmış ya hani. Ben bir gör derim kuş leşlerini. İçin acır da, belki insafa gelirsin. Tabi ya kuşlar. Bak şu havalanan da benim içindi. Ama bu sefer eminim yere çakılacağına ve tam da senin çatına.

Sana son bir şans vermiştim onların muazzam danslarını izlemen için. Belki ölene dek gökyüzünde kalırlardı, ebabil kuşları gibi. Sen bilmezsin ki ebabil kuşlarını. Benimki de laf. Başını pencerenden dışarı çıkarıp da baktığın mı var. Benim için ördüğün duvarlarsa boşuna, bilmiş ol. Sen ne kadar öldürsen de kuşları, ben aşıp duvarlarını, onlarla beraber uçacağım. Kararlıyım.

“Bak gör!”

“Bir şey mi dedin?”



            Ekim-14' /Bolu

29 Eylül 2014 Pazartesi

Aklın Nerede Senin?

Sandalyeye oturduğundan beri yerdeki fayansları inceliyordu. Kahve tonunda taşların arasından geçen beyaz çizgileri izlemeye başladı. Takip ettim gözlerini. Önce bir müddet düz gitti, ilerde sağa kaydı, az daha ileri ve sonra sola, bir taş miktarı kadar daha ilerledikten sonra tekrar düz devam etti. Gayet yavaş ilerliyordu gözleri, böyle yazınca hızlı gibi oluyor. O ana kadar hiç göz göze gelmememize rağmen odada bakışlarını takip eden tek insan olduğumu anlamıştı da sanki gezindiği beyaz çizgi benim ayakucumda bitti ya da gerçekten engel oluyordum önceden rotasını belirlemiş olan bu göz yolcusuna.

Ayakucumda bir süre sabit kalan bakışları yavaşça gözlerime kaydı. Öyle bakıyordu ki gözümün içine bakışlarının beynimi çoktan deldiğine ve yaslandığım duvarın ardını görebildiğine emindim. Bir anda nabzım hızlanmaya, avuçlarım terlemeye başladı. Gözlerimi gözlerinden kaçırma isteği öyle ağır bastı ki içimde ama başaramadım. Hani bazı rüyalar vardır, bağırırsınız ama kimse duymaz. İşte tam da öyle bir şeydi. Bağırdım ama kimse duymadı. Uyanıktım, üstelik bilincim de yerindeydi. Odadaki diğer insanları duyabiliyordum ancak onlar beni duymuyorlardı. Bir süre sonra sakinleştim.

Hemen sağındaki duvara sabitlenmiş sandalyeye oturmak üzere o tarafa yöneldim. Ama gözleri hala gözlerimdeydi. Sanki gözbebeklerimiz arasında bir lastik varmış da başka yöne bakmamızı engelliyormuş gibiydi. Biz uzakken oldukça gergin, ben ona yaklaştıkça kalınlaşıyordu. Yavaşça oturdum sandalyeye. Aramızda beş on karış mesafe ya var ya yoktu. Başımı ona doğru eğip sordum:

-Adın ne senin?

Yeni ayılan bir insan gibi kafasını sallayıp gözlerini kırpıştırdı sorumu duyunca. Sonra saf bir tebessümle cevap verdi:

-Meczup, dedi. Annem öyle söylüyor. Çünkü aklı terk eden benmişim. Nerde terk etmişim, kime emanet etmişim bilmiyorum ama ben terk etmişim. Çok ihtiyacım da olmuyor hani. Senin var da ne işe yarıyor sanki.

Kulağa oldukça anlamsız gelen şeylerdi bunlar. Ama garip ki etkilemişti. Garip ki düşünmeye itmişti beni.

-Nasıl yani? Aklımın bir işe yaramadığını mı düşünüyorsun?

-Sen yaradığını mı düşünüyorsun?

Üzerimdeki etkisi birden sinire dönüşmüştü. Bu da ne demekti şimdi!

-Elbette yaradığını düşünüyorum, aklım olmasa eve nasıl ekmek götürecektim ben? Nasıl okuyacaktım bunca yıl, nasıl yaşayacaktım?

Hocalarım söylemişlerdi hâlbuki bir hastayla asla tartışmaya girmemeliydim. Aptallık bende aklı olmayan, hatta onu terk ettiğini iddia eden biriyle neyin tartışmasını yaşıyordum Allah aşkına. Düşüncemi böldü:

-Benim gibi yaşayacaktın muhtemelen. Sonra senin gibi akıllılar gelip seni inceleyeceklerdi, dedi kocaman bir kahkaha patlatarak. Aklın alamayacağı şeyler vardır hayatta, bir noktaya geldikten sonra akıl bir işe yaramaz. O noktaya gelmeden önce de aklı nerede kullandığın mühimdir. Kullandığın yer derecesinde basamağın değişir. Sen yukarı çıktığını zannedersin yerin dibine geçersin. Peki, söyle bakalım senin aklın nerede?

Bir an gözlerinden kurtulup boş duvara daldı gözlerim. Bir şeyler düşünmem gerekiyordu sanırım. Evet. Evet; bir şeyler düşünmeliydim ve uzun zamandır düşünmediğimi fark ettim, sonra da düşünmek istemediğimi. Düşünürsem kaybolacaktım sanki ve yapmam gereken daha onlarca iş vardı rutininden şaşmaması gereken. Belki de düşünce tembelliği hastalığıma bulduğum ilacı elimin tersiyle itip düşünmemeye karar verdim ve bu anlattıklarının hepsinin boş laflar olduğuna inandırdım kendimi. Bu inancıma yakışır bir cevap verdim:

-Yerin dibine geçen sensin haberin yok, dedim sessizce ona biraz daha sokularak. Birazdan gelip götürecekler seni. Odanda kendinle baş başa görüşürsünüz bu meseleleri. Anlam yüklü zannettiğin anlamsız düşüncelerin ve sen… Bol bol vaktin olacak merak etme.

- Anlamanı beklediğimden değil anlatmamın sebebi, dedi. Siz akıl sahipleri bizleri anlamış olsaydınız anlamaktan bu kadar korkup da bizi o odalara tıkmazdınız zaten. Anlam arayışında bile değilsin kullandığını zannettiğin aklınla, değil anlamı bulmak…

Tam ağzımı açıp cevap verecektim ki beni umursamaz bir tavırla kapıya kaydı gözleri. Üzerimdeki etkisiyle ben de kapıya yöneldim. Birkaç saniye sonra kapı çaldı. İçeri bakıcılardan iki kişi girdi. Doktorun yanına gidip dosyalara bakındılar. İlk kez bir hastayı götürmeye geldiklerinde böyle tuhaf hissettim. Ne kadar inkar etsem de kendimce, etkilenmiştim. Odasına götürülmeden önce nasıl hissettiğini sezmek maksadıyla yüzümü ona çevirdim ki acıyan bir gülümsemeyle derin derin bakıyordu gözlerime. Bir süredir beni izlediğini hissettim. Sakince ayağa kalkıp kulağıma eğildi:

-Akıllı olduğunu iddia edip de arayışta olmayanın aklından şüphe ederim. Aklını kullandığın her bir şeyden hesabın var, bunu asla unutma. Bir gün gelir ki o gün mutlaka gelecektir; ileriye doğru bakarsın, zift karası. Hani nerededir seni bekleyen o aydınlık geleceğin? Gelecek garip bir kavram evlat akıldan akla değişiyor zamanı? Kimi yarın diyor, kimi yirmi yıl sonra, kimi de ruhunu teslim ettikten sonrası… O gün herkes öğrenecek gelecek kavramının asıl manasını? İşte o gün gelmeden önce şair sormuş kendine: “Biz bunun için mi geldik...” Sen ne zaman soracaksın kendine?

Hızla başlayıp yavaşça bitirdi söylediklerini. Daha sonra doğrulup onu bekleyen hasta bakıcıların yanına gitti. Hiç zorluk çıkarmadan kollarına girmelerine izin verdi. Kapıdan çıkarken son kez arkasını dönüp sadece bana gülümsedi:

-Aklını kullan dostum, yerin dibi çok kalabalık, diye bağırdı ve ardında koca bir soru bıraktı;

“Sahi, aklım nerede benim?”

Bolu / 29 Eylül 14'

https://derindirilis.blogspot.com/2014/09/akln-nerede-senin.html

  

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Mahkûm Kim?

Saburhane-Muğla/19'

Eski bir cezaevi. Dış duvarları yıkılmış, yıllardır mahkumlarla beraber hapsolmuş avlu özgürlüğüne kavuşmuş. Mahkûmlarsa başka bir tutsak avluya yollanmış büyük olasılıkla. Sadece kırık cam parçaları ve biraz dikkatle bakınca içerideki ranzalar çarpıyor göze. Bir de binanın çatlak duvarları, kim bilir kaç insanın tırnaklarıyla aşındırılmış.

Çocukluğuma gidiyor ister istemez aklım. O zaman sağlamdı bu avlunun etrafındaki duvarlar. İçeride neler olduğu büyük bir gizemdi bizim için, hala öyle. Televizyonlardan bilirdik içerisini; saz çalan bıyıklı bir amca, haftalık haraç kesen bir kabadayı, filmin masum fakat mahkûm esas oğlanı, şişlenen adamlar vesaire… Belki de hala böyle yer ediyor beynimizde. Gerçeği sadece yaşayan bilir, bu her işte böyledir.

Hastanelerde rast geliyorum bazen mahkûmlara. Etraftaki insanların dikkatini muayeneye getirilen mahkûm çekiyor, benimse etraftakilerin bakışları. Önce meraklanıyorlar. İtiraf edeyim ben de meraklanıyorum. Neden hapis yatıyor acaba diye düşünüyoruz hep birlikte. İhtimalleri düşünmeye kalmadan yanımda sıra bekleyen teyze yapıştırıyor cevabı: “Hak etmiştir.” İşte bu noktadan sonra suçlayıcı bakışlar başlıyor. Beni düşündürense kimin daha mahkûm olduğu... Kolundan iki kişinin tutup götürdüğü kişi belki de özgür kendince. Hislerini eylemlerine aktarmış çünkü. Onu engelleyen bir şey yoktu suç işlemesi için belki. Ya yanımda oturan teyze? Aklından bir kere bile geçirmemiş midir sahiden birini boğazlamayı? Ya ne engel oldu ona? İnanç, değer, sorumluluklar, sevenleri, sevdikleri… Kim bilir?

Tartışılan doğru olanın hangisi olduğu değil, kimin daha özgür olduğu aslına bakarsanız. Kafamızdan geçen binlerce düşünce, çevremize yansıttıklarımız ve yansıtmadıklarımız… Hangisi daha ağır basıyor dersiniz?

 İçinizden geleni yapın demek mi oluyor bu? Asla değil. Düşünceler kadar beden de hak ediyor özgürlüğü. Fıtratımızdan gelen ya da öğrendiğimiz bazı değerlere sahibiz ve ne kadar az farkında olsak da iç dengemizi sağlayan bunlar. Ancak tamamen de tutsak etmek, haksızlık değil mi düşüncelere. Sahi, bir orta yolu yok mu bunun?

 
Mahkûm olacak derecede değil elbet hislerim, eyleme döktüğümde. Biraz kalp kıracak seviyede olabilir ancak. Bizden önemli mi peki kırdığımız kalpler? Sorunun cevabıysa yansıttıklarımızla yansıtmadıklarımızın bir teraziye konulup tartılmasıyla çıkacak karşımıza. İşte o zaman göreceğiz yansıtmadıklarımızın kaç yıl hüküm giydiğini.

 

Ağustos-14’/ Bolu

https://derindirilis.blogspot.com/2014/08/mahkum-kim.html

 


3 Ağustos 2014 Pazar

Köşeyi Dönünce...

 

Hava bir hayli sıcak o gün. Öyle sıcak ki nereye baksam sıcaktan bitkin yüz ifadeleri ile karşılaşıyorum. Sokak hayvanları ayrı bir âlemde; bir köpek arabanın gölgesine sığınmış, bir kedi kafenin masasının altına. Bir kaç kuş sıcak asfaltın üzerinde uzun bir şerit oluşturmuş, biraz dikkat ederseniz bu şeridin sebebinin sokak lambasının asfalta vuran gölgesi olduğunu görebilirsiniz. Biraz dikkat ederseniz şayet, sıcağa rağmen hala bünyeniz yerindeyse bu mümkün, çevrenizde daha birçok garip manzarayla karşılaşabilirsiniz. Misal, kent parkının meydanındaki bankta bir amca oturuyor. Pantolonunun paçalarını ve gömleğinin kollarını sıyırmış hayat maximumda pozunu vermiş D vitamininin dibine vuruyor. Takdiri hak ediyor umursamazlığı. Kimi tebessüm ediyor görünce kimi şaşıp kalıyor.

Hızla geçiyorum günün neşesinin yanından. Bir an önce eve ulaşıp yüzyılın icadı olarak gördüğüm klimanın karşısına kurulma hayalleri kuruyorum, aynı parktaki yaşlı amcanın güneşin karşısına kurulduğu gibi. Yüzyılın icadı tasvirim o an neye muhtaçsam ona göre değişiyor genelde. Allah'a şükretmek lazım yeni yeni icatlar çıkaran insanları yarattığı için.

Fotoğraf: Menteşe/Muğla - 19'

Eve doğru uzanan yollarda engebem yok çok şükür ancak öyle çıplak ki yollar ara ara gölgesine sığınabileceğim tek bir ağaç dahi yok. Ya kesmişler hepsini ya da dedelerimiz bir fidan dikememişler buralara. Bir yol daha var sağı solu çınar ağacı, ancak yok öyle bir bayır. “Çıkabilir misin?” diye soruyorum kendime “Çıkarım, ne olacak.” diye cevap veriyor iç sesim. Sen kaşındın ifademi takınarak yol ayrımında bayırlı fakat gölge olan yolu seçiyorum. Karar vermek zor iş vesselam, yürümek de öyle. Lakin en sevdiğim iş yürümek. Yürürken hayal kurmak, yaşanmış veya yaşanmamışları düşünmek, çıkarımlar yapmak, akla gelene sinirlenmek, bazen sırıtmak... İfadelerimle yakalanıyorum ya bazen yabancılara, deli olduğumu düşünüyorlardır kesin. Düşünsünler, belki de gerçekten deliyim.

Ben oldukça dik ve sessiz olan bayırı çıkadurayım bir kapı gıcırtısı duyuluyor. Sesin geldiği tarafa doğru bakıyorum. Ağaçların gerisinde kalan yüksek bir apartmanın demir kapısı iyice açılıyor. Minik parmak uçlarına basa basa ufak tefek bir beden çıkıyor dışarı. Evden gizlice çıktığı her halinden belli. Daha yeni olduğu belli olan ayakkabılarını elinde taşıyor. Elinden geldiğince sessiz olmaya çalışıyor, bir işler çevirdiği kesin. Önce küçük sarı kafasını uzatıp bayırın üstüne doğru bakıyor. Kimse yok. Sonra başını aşağıya doğru çeviriyor ki işte o anda göz göze geliyoruz küçük beyefendiyle. Beni görünce bembeyaz teni kızarıyor, yüzüne mahcup bir tebessüm yerleştirip çıktığı kapıdan içeri giriyor. Ben de devam ediyorum bayırı tırmanmaya, ancak eminim kesinlikle bir daha çıkacak. Kapının ardında, benim gözden kaybolmamı bekliyor. Ben de inadına yavaş yavaş çıkıyorum bayırı. Kapı gıcırtısı duyuluyor yeniden, hemen dönüp bakmıyorum. Bakmadığımı görsün ne yapacaksa yapsın da suçüstü yakalayayım derdindeyim. Birden dönüp bakıyorum ki çocuk elinde ayakkabıları parmaklarının ucuna basa basa bayırın sonundaki köşeyi dönüyor. Ee sonrası?

Kısa bir süre dikiliyorum orada. Nereye gidiyor? Gereksiz bir merak aklımı çeliyor ister istemez. Eğer gitmezsem ciddi ciddi kafama takarım, ne oldu çocuk köşeyi dönünce? Ani verilmiş bir kararla iniyorum bayırı. Akıllı bir insan yapmaz bunu, hele ki bu sıcakta.

Burada ağaçlar yok. Güneş kavuruyor adeta. Sağ elimi alnıma dayayıp şöyle bir göz gezdiriyorum etrafa. İşte orada tulumbanın başında. Öyle komik bir hali var ki bir yandan tulumbadan su çekiyor, sonra yerdeki kabı alıp doldurmak için suyun çıktığı yere ulaşmaya çalışıyor. O varana kadar çektiği suyun çoğu boşa gidiyor zaten. Kabı koyacak yer arıyor tulumbanın önünde, bulamıyor. Yine suyu çekip kabı yetiştirmeye çalıştığı sırada ben koşup yapışıyorum tulumbanın koluna. O kabı tutarken öyle bir su akmaya başlıyor ki bunun nasıl olduğuna hayret eden bir o kadar da memnun bir gülüş yayılıyor yüzüne. Kafasını çevirip bir bakıyor, yine ben. Bir an afallıyor. Sonra elindeki kabı yere bırakıp açıklama yapmaya başlıyor:

"Şey, siz bu mahallede mi oturuyorsunuz? Kedilerden rahatsız olduğunuzu biliyorum ama onlara su vermem gerekiyor. Yoksa susuzluktan ölecekler. Hanife Teyze onları mahalleye benim getirdiğimi söylüyor ama gerçekten bu doğru değil. Sokaklar onların evleri ki zaten, aynı bizim oturduğunuz evler gibi."

Açıklamasını bitirmiş benim tepkimi merak ediyor. Kafamı yere çeviriyorum dolması gereken daha beş kap var.

“Çok konuştun ufaklık, şu kapları tut da dolduralım bir an önce.” diyorum. Yüzündeki o tebessümü ve gözlerinin ışıltısı görülmeye değer.

Bir yandan kapları dolduruyoruz, bir yandan sohbet ediyoruz, bir yandan da etrafı kolaçan ediyoruz. Malum Hanife Teyze veya yandaşları her an bir camdan çıkıp bağırmaya başlayabilirlermiş. Ayakkabıları daha yeni olduğundan apartmanın taş mermerlerine attığı her adımda düdük gibi ses çıkarıyorlarmış. Bu yüzden kolayca yakalanabiliyormuş apartman sakinlerine. O da yalın ayak inip köşeyi dönünce giyiyormuş yepyeni ayakkabılarını. Kabı doldururken arada öyle heyecanlı bakışlar atıyor ki apartmanların camlarına, kendi dünyasında adeta bir aksiyon filminin başkarakteri. Ondaki heyecanı gördükçe ben de heyecanlanıyorum. Kapları doldurduktan sonra küçük beyin önceden belirlediği noktalara bırakıyoruz. Balkonların altlarına, apartman bodrumlarına... Öyle daracık yerler ki sadece çocuk girebiliyor buralara. Görevimizi tamamladıktan sonra apartmanın önüne kadar eşlik ediyorum ufaklığa. Güzel gözlerinin içi gülüyor:

“Ben ve mahallenin tüm sokak kedileri size minnettarız.” diyor. Nerden öğrenmişse böyle cümle kurmayı? Ben de teşekkür ediyorum kendisine güzel yüreği için. Ayakkabılarını çıkarıp eline alıyor, aynı çıktığı gibi yine parmak uçlarına basarak içeri giriyor ve demir kapı hafif bir gıcırtıyla kapanıyor.

Yürürken hayal kurmayı sevdiğimi söylemiştim değil mi? Öyleyse artık gerçeği de söylemeliyim. Çocuğu en son gördüğümde köşeyi dönüyordu, sonrası ise ben bayırı tamamlayana kadar kafamda kurduğum hayal ürünü.. Köşeyi döndükten sonrası için kafamda bir sürü fikir var; belki annesinin almayı yasakladığı çikolataları almak üzere bakkala gitmişti, belki yeni ayakkabılarını arkadaşlarına göstermeye gidiyordu, belki de top oynayacaktı bu sıcakta ve daha birçok şey. Her ne yapacaksa bunu birilerinden gizli yaptığına emindim sadece, ha bir de ayakkabılarının yeni olduğuna. O gün merakım çelememişti aklımı ve o gün akıllı olasım tutmuştu niyeyse. Sonra ise kafamda hep bir soru işareti olarak kaldı: çocuk köşeyi döndükten sonra ne oldu?

Ağustos - 14' /Bolu



24 Temmuz 2014 Perşembe

Düşündüm de...


İçimizdeki çocuğu büyüttük mü? Aferin o zaman bize. Artık aklı başında, nerede nasıl davranması gerektiğini bilen, kendisine sunulan kalıplara göre şekil alan, toprakla temizlenmeyi değil de betonda kirlenmeyi benimseyen, gördüğüne değil duyduğuna inanan, sorgulamadan kabul eden, koca bir gökyüzünde dinlenmek yerine yeryüzünde kaybolan bizlere, hepimize aferin. Ayakta alkışlıyorum bizleri ve sırtımı dönüyorum geride bıraktığım onlarca hayale ve maceraya.

 

Yeni doğanlar büyüdükçe daha da heyecanlı oluyorlar, dikkat ettiniz mi? ‘Bu da ne?’ diye ellerini daldırıyorlar suyun içine, kağıdı parçalarken çıkan sesi dinliyorlar, tadına bile bakıyorlar. Bir köpeğe korkmadan ellerini uzatıp dost oluyorlar. Bizim tanıdık sandığımız birçok şeyi onlar bizden iyi tanıyorlar ve zamanla unutuyorlar, unutturuyoruz, bize de unutturdular. Galiba intikamımızı onlardan alıyoruz. Kıskanıyor muyuz ne? Koyup da başköşeye öğrensek ya onlardan bir şeyler. Sadeleştirdiğimiz hayatlarımıza renk katsalar biraz. Biz onlara çamurla oynama dedikçe onlar gözümüzün içine baka baka ağızlarına sokarken çamuru cesareti öğretseler bize. Denizin altındaki balıkların nasıl nefes aldıklarını sorgularken merakı öğretseler…

 

Fotoğraf: Değirmendere/Gölcük - 17'

Ben bunları düşünürken şu anda bir baba odasının duvarlarını boyalarıyla renklendiren çocuğunun ellerine vuruyor. Renklerden uzak dur çocuk! Odanın duvarları beyaz olmak zorunda. Çünkü senin hayal gücün bununla sınırlı kalmalı. Beyaz bir gömlek giydiğinde altına siyah bir pantolon geçireceksin, unutma! Saçlarını iki yana ayırıp güzelce taramalı ve ayakkabılarını temiz tutmalısın. Sakın sesini çıkarma gittiğimiz yerde, uslu uslu otur. Çünkü sen bir çocuk değilsin, yetişkin adayısın nihayetinde. Sonra teyzeler gelip güzelce taranmış saçlarını okşayarak “Aman da ne uslu bir çocuk bu böyle.” desinler ve sen bu cümle için tüm maceralarından vazgeç çocuk. Ellerine alıp tüm renkleri hayatı rengarenk boyamaktan vazgeç. Bak! Her şey tekdüze zaten. Güne uyandığında gökyüzü yine mavi, dağlar yine yeşil, evlerin çatıları yine kırmızı… Sorgulama bunları, sorgulama işte. Ne gerek var!

 

Bir adam var. Otuz beş, kırk yaşlarında. Utanmıyor, bir ayağında mor bir ayağında sarı çorap. Öyle dolaşıyor. Umurunda değil, kim ne der diye düşünmeden kafasına göre yaşıyor. Hayalleri hayatının ötesinde. Tanıdıkça şaşıyor insan bu adam neyin kafasını yaşıyor! Bana sorarsanız büyütmemiş içindeki çocuğu, çocukluğunda yaşıyor. Sen ona benzeme çocuk. Kim sığacak sonra kalıplara? Kim sorgulamadan kabul edecek benim fikirlerimi benim kabul ettiğim gibi? Kimse sormaz senin fikrini, kimse sormaz sana neyi sevdiğini. Düşündüm de ben yeşili severdim herhalde, griyi bu kadar sevdirmeselerdi.

 

Temmuz-14' /Bolu

https://derindirilis.blogspot.com/2014/07/dusundum-de.html

 


14 Temmuz 2014 Pazartesi

Cennet




Terliklerini vura vura koştu küçük kız. Kalabalıktı. Toz dumandı ortalık. Nasıl olmuşsa olmuş bırakıvermişti annesinin elini. Sonrası ise karmakarışık... Etrafındaki insanların yüzlerine bakıp annesini seçmeye çalışıyor, karnından yukarısını göremiyordu kimsenin. Arada bir onun boylarında birkaç çocuğun yüzünü seçiyorsa da onlar da bir görünüp bir kayboluyorlardı. Nereye gittiği belli olmayan bir kalabalığın ortasında sürüklenmekten yorgun düşmüştü küçük kız. Olduğu yere sabitlendi sonra. Avuçlarını açıp annesinin yatmadan önce okuması için öğrettiği bütün duaları okumaya başladı. Yaşlar nurlar gibi birikti avuçlarına. Dualar ve yaşlar çoğaldıkça kalabalık azaldı sanki. Onun da yüreği sakinleşti. Tam kıpırdayacaktı ki yerinden aniden büyük bir gürültü koptu. Bulutlarla örtülü gökyüzünü griye çaldı yükselen dumanlar. Gürültüyü takip eden kısa bir şok sessizliği, sonrası ise çığlık çığlığa kaçış ve arayış kaybolanları.

 

            Küçük kız kulaklarını kapattı elleriyle, iri gözlerini fal taşı gibi açıp bakakaldı göğe yükselen kırmızı dalgalara. Bunun etkisinden henüz çıkmıştı ki bir gürültü daha… bir gürültü daha... Etrafında koşuşturan yüzlerce insan... Ne olduğunu anlayamayan bakışları her birine dokunmaya çalıştı tek tek. Neydi şimdi bu yaşadığı? Neden kanlıydı elleri yüzleri çocukların? Neden sokakların ortasında uyuyakalmıştı insanlar? Daha saat erkendi, nedendi bu karanlık? Bu garip giyinmiş adamlar da kimlerdi? Çocuklar ağladıkça gülüyordu onlar...

 

            Gözlerini gezdirirken kalabalığın üzerinde annesini görebildi nihayet. Bağırmaya başladı kendi sesini kendisinin bile duyamayacağı büyük bir çığlığın içinde. Ne yaptıysa olmadı, annesi olduğu yerde dört dönüyor fakat onu görmüyordu. Ellerini dizlerine vuruyor, bağıra çağıra ağlıyordu. Küçük kız annesiyle arasındaki mesafeyi kapatmak için koşmaya başladı terliklerini vura vura. Küçük adımları yaklaşmıştı ki ana kucağına bir gürültü daha uğruna savaşılan toprakların semalarında, üstelik küçük kızın tam da annesiyle göz göze geldiği o anda.

Hayatında hiç görmediği ve hayattaki kimsenin de göremeyeceği bir güzellikle karşılaştı birden küçük kız. Yine anlam veremedi bu olanlara. “Burası da neresi böyle?” Melekler cevap verdi küçük dudaklardan çıkan bu soruya: “Cennete hoş geldin küçük kız, cennete hoş geldin.”

https://derindirilis.blogspot.com/2014/07/cennet-terliklerinivura-vura-kostu_6198.html

Fotoğraf:https://leri/fe/kultur-ve-sanat/sanat-dunyasi-filistinlilere-cizimleriyle-destek-verdi,-igImrwxaU6JX3XjI96mNw/1t8IwHqSh0-cXWqzhKcM5Q

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Ben miyim?

 

Sabah uyanır uyanmaz ilk yaptığı iş aynaya koşmak oldu. Rüyasında bambaşka biri gibi hissetmişti kendini; biraz dağınık, rahat ve aslında tam da olmak istediği gibi. Aynanın karşısına geçtiğinde her sabahki haliyle karşılaştı. Saçları darmadağınık, sakalları hafif uzamış, gözlerinin altı morarmıştı. Hemen güzelce yıkadı yüzünü. Dağınık saçlarının çoğunu sağa yatırıp kalanını da sola yatırdı. Liseye başladığından beri hep böyle düzeltirdi saçlarını. Yaklaşık on beş yıldır hiç değişmemişti bu alışkanlığı. Sonra gözlerinin altındaki morluklara yöneldi. İyice yaklaştı aynaya, daha yakından yüzleşti morluklarıyla. Kendisine bir başkasına acır gibi acıdı o an. Gecelere kadar çalışıyordu. Üstüne bir de müşteriye iyi görünün diyordu patronu. Bu morluklarla mı? Ama denileni yapmak zorundaydı. Duvara monteli banyo dolabını açtı ve mağazadan utana sıkıla aldığı kapatıcıya benzer bir krem çıkardı. Güzelce yedirdi morluklarına. Aynanın karşısından ayrılmak için can atıyordu. Çünkü ne zaman aynaya baksa iyi hissetmiyordu kendini.

 

Hemen giyinme odasına yöneldi. Pijamalarını çıkarıp beyaz gömleğiyle lacivert takımını geçirdi üzerine. Ya siyah takımı ya da lacivert takımını giyerdi zaten ama kravat konusunda her sabah kararsız kalırdı. Bir ona bir buna baktıktan sonra bordo olanı seçti ve aynanın karşısına bile geçmeden birkaç saniyede yerleştirdi boynuna. Evde kahvaltılık bir şey kalmadığını bildiğinden aşağıdaki fırından bir şeyler alıp açlığını yatıştırmaya karar verdi. İş çantasını alıp son kez nasıl göründüğüne bakmak üzere dış kapının yanındaki boy aynasına yöneldi. Önce ayakkabılarından başladı denetime. Yavaş yavaş pantolonunun ütü çizgisini kontrol ederek yukarı doğru kaydı gözleri. Gömleği de bembeyazdı ve kolalı. Sıra tam yüzüne geldiğinde öylece kalakaldı. Fakat bu nasıl olurdu. On yıldır işe gidiyordu bir kere bile sakallarını kesmeyi unutmamıştı. Hemen duvardaki saate çevirdi gözlerini. O da ne saat dokuz olmuştu. Ama bu imkansızdı yıllardır öyle alışmıştı ki bedeni, saatini kurumuyordu bile. Altıda açıyordu gözlerini. Koşar adımlarla banyoya yönelirken patrona bu durumu nasıl açıklayacağını kuruyordu kafasında.

 

Tıraş makinesini almış tam sakallarına vuracaktı ki makineyi kapatıp dikkatlice baktı yüzüne. ‘‘Yakışıyormuş bana be’’ dedi sakallarını okşayarak, aynada sanki başkası varmış da ona iltifat eder gibi hissetti. Sonra saçlarına gitti elleri. Kalktığında sağa sola yatırdığı saçlarını iki eliyle darmadağınık yaptı. Doğru giyinme odasına koştu. Çıkardı bordo kravatını, lacivert takımını. Çok beğenip de aldığı ama sürekli iş yerinde olduğu için giymeye neredeyse hiç fırsat bulamadığı kot pantolonunu geçirdi ayağına, üstüne de yıllar öncesinden kalma siyah tişörtünü. İki yıldır ayağına geçirmediği spor ayakkabılarını da giyindi. Hemen boy aynasına koştu. Bu sefer başından süzmeye başladı kendini. Dokunduğu her noktada biraz daha ışıldıyordu gözleri, biraz daha buluyordu kendini. Sokağa çıktı hemen. Nefesinin yettiği yere kadar koşmaya başladı. Biraz sonra sahilde buldu kendini. Gözlerini kapatıp derin derin derin çekti deniz kokusunu ciğerlerine. Birden açtı gözlerini ve hayatının en büyük şaşkınlığını yaşadı. Yatağındaydı. Hemen yanındaki saate baktı sabah altıyı gösteriyordu. Banyodaki aynaya ulaştı. Saçları her sabahki gibi darmadağınıktı, sakalları ve morlukları da olduğu gibi duruyordu. Aslında her uyandığında kendi gibi olduğunu fark etti. Gülümsedi aynadaki yansımasına. Sonra kendisine ve hayatına şekil veren insanlara küfredip saçlarının çoğunu sağa yatırdı kalanını da sola…


Bolu / Mayıs-14'


https://m.gencdergisi.com/7767-ben-miyim.html

 

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...