Ertelediklerim var. Günleri aylara, ayları yıllara çevirmişim zaman akıp giderken. Bir de baktım ki erteledikçe unutuyorum yapılacakları, bir de baktım ki giderek yapılamayacak hale geliyor bazıları.
Ertelediklerim var. Günleri aylara, ayları yıllara çevirmişim zaman akıp giderken. Bir de baktım ki erteledikçe unutuyorum yapılacakları, bir de baktım ki giderek yapılamayacak hale geliyor bazıları.
| Çanakkale/17' |
Susmak çare değildir yalnız bilesiniz. Susmak, bugün güldürür belki yüzünüzü ele güne; yarın ise baş başa kaldığınızda kendinizle durduramazsınız yaşlarınızı, sızar gözkapaklarınızın arasından, engel olamazsınız. Olmayın da zaten. Önermem. Yoksa çatlarsınız, Allah korusun. Ruhen yani. Durun durun, çatlamak demişken; bizim mahallede Çatlak Remzi diye bir amca vardı, onu anayım.
Deli gözüyle bakardı da mahalleli, onlar bilmez ben bilirim, aslında hepsinden akıllıydı. Derin mavi gözleri vardı. İnanır mısınız, gözleri berrak bir denizi andırırdı. İçine dalıp da yüzesiniz gelirdi adeta; ama o izin vermezdi. Derinleri kirliydi denizinin. Korurdu bizi, şimdi anlıyorum. Bir mahallenin tatlıcısını bir de biz çocukları kovmazdı yanından. Tatlıyı çok severdi, hep buna yorardım Tatlıcı Lütfü Amca’ya olan yakınlığını. Lütfü amca ölünce anladım, tatlı değildi sevdiği. Çünkü Remzi Amca o günden sonra hiç tatlı yemedi. Mahalleyi terk edip de gitmeden önce kulağıma bir şeyler fısıldamıştı. Hiçbir zaman anlam veremediğimiz esrarengiz cümlelerinin tadında konuşmuştu yine benimle: “Lütfü Amca’n benim gözlerimin içine dalardı, siz de kıyısında yüzerdiniz. Onlar ise asla yaklaşamazlar, asla!” dedi kaşları çatık, kahvede oturan amcaları göstererek.
Bir daha da görmedim Remzi Amca’yı. Görseydim bir halini sormak isterdim elbet, hatırı vardı bende. Büyümüştüm ya artık, belki izin verirdi gözlerinin derinine inmeme belki yüzerdim yine kıyısında. Kim bilir, belki de yakınına bile yaklaştırmazdı beni. Ama siz bilmezsiniz, benim gibi susanlara acıyarak bakardı Remzi Amca. Görürdü geleceklerini de sormaya hali yoktu garibin.
Susan insan sakindir, ancak huzurlu değildir bilirim. Sonumuz belli mi dersiniz? Yok yok telaş etmeyin; Remzi Amca tatlıya açtı, ondandı çatlaklığı. İşte bu yüzden geri çevirmemek gerekir önümüze sunulan tatlıları.
![]() |
| İstanbul/17' |
Sandalyeye
oturduğundan beri yerdeki fayansları inceliyordu. Kahve tonunda taşların
arasından geçen beyaz çizgileri izlemeye başladı. Takip ettim gözlerini. Önce
bir müddet düz gitti, ilerde sağa kaydı, az daha ileri ve sonra sola, bir taş
miktarı kadar daha ilerledikten sonra tekrar düz devam etti. Gayet yavaş
ilerliyordu gözleri, böyle yazınca hızlı gibi oluyor. O ana kadar hiç göz göze
gelmememize rağmen odada bakışlarını takip eden tek insan olduğumu anlamıştı da
sanki gezindiği beyaz çizgi benim ayakucumda bitti ya da gerçekten engel
oluyordum önceden rotasını belirlemiş olan bu göz yolcusuna.
Ayakucumda
bir süre sabit kalan bakışları yavaşça gözlerime kaydı. Öyle bakıyordu ki
gözümün içine bakışlarının beynimi çoktan deldiğine ve yaslandığım duvarın
ardını görebildiğine emindim. Bir anda nabzım hızlanmaya, avuçlarım terlemeye
başladı. Gözlerimi gözlerinden kaçırma isteği öyle ağır bastı ki içimde ama
başaramadım. Hani bazı rüyalar vardır, bağırırsınız ama kimse duymaz. İşte tam
da öyle bir şeydi. Bağırdım ama kimse duymadı. Uyanıktım, üstelik bilincim de
yerindeydi. Odadaki diğer insanları duyabiliyordum ancak onlar beni
duymuyorlardı. Bir süre sonra sakinleştim.
Hemen
sağındaki duvara sabitlenmiş sandalyeye oturmak üzere o tarafa yöneldim. Ama
gözleri hala gözlerimdeydi. Sanki gözbebeklerimiz arasında bir lastik varmış da
başka yöne bakmamızı engelliyormuş gibiydi. Biz uzakken oldukça gergin, ben ona
yaklaştıkça kalınlaşıyordu. Yavaşça oturdum sandalyeye. Aramızda beş on karış
mesafe ya var ya yoktu. Başımı ona doğru eğip sordum:
-Adın
ne senin?
Yeni
ayılan bir insan gibi kafasını sallayıp gözlerini kırpıştırdı sorumu duyunca.
Sonra saf bir tebessümle cevap verdi:
-Meczup,
dedi. Annem öyle söylüyor. Çünkü aklı terk eden benmişim. Nerde terk etmişim,
kime emanet etmişim bilmiyorum ama ben terk etmişim. Çok ihtiyacım da olmuyor
hani. Senin var da ne işe yarıyor sanki.
Kulağa
oldukça anlamsız gelen şeylerdi bunlar. Ama garip ki etkilemişti. Garip ki
düşünmeye itmişti beni.
-Nasıl
yani? Aklımın bir işe yaramadığını mı düşünüyorsun?
-Sen
yaradığını mı düşünüyorsun?
Üzerimdeki
etkisi birden sinire dönüşmüştü. Bu da ne demekti şimdi!
-Elbette
yaradığını düşünüyorum, aklım olmasa eve nasıl ekmek götürecektim ben? Nasıl
okuyacaktım bunca yıl, nasıl yaşayacaktım?
Hocalarım
söylemişlerdi hâlbuki bir hastayla asla tartışmaya girmemeliydim. Aptallık
bende aklı olmayan, hatta onu terk ettiğini iddia eden biriyle neyin
tartışmasını yaşıyordum Allah aşkına. Düşüncemi böldü:
-Benim
gibi yaşayacaktın muhtemelen. Sonra senin gibi akıllılar gelip seni
inceleyeceklerdi, dedi kocaman bir kahkaha patlatarak. Aklın alamayacağı şeyler
vardır hayatta, bir noktaya geldikten sonra akıl bir işe yaramaz. O noktaya
gelmeden önce de aklı nerede kullandığın mühimdir. Kullandığın yer derecesinde
basamağın değişir. Sen yukarı çıktığını zannedersin yerin dibine geçersin.
Peki, söyle bakalım senin aklın nerede?
Bir
an gözlerinden kurtulup boş duvara daldı gözlerim. Bir şeyler düşünmem
gerekiyordu sanırım. Evet. Evet; bir şeyler düşünmeliydim ve uzun zamandır
düşünmediğimi fark ettim, sonra da düşünmek istemediğimi. Düşünürsem
kaybolacaktım sanki ve yapmam gereken daha onlarca iş vardı rutininden
şaşmaması gereken. Belki de düşünce tembelliği hastalığıma bulduğum ilacı
elimin tersiyle itip düşünmemeye karar verdim ve bu anlattıklarının hepsinin
boş laflar olduğuna inandırdım kendimi. Bu inancıma yakışır bir cevap verdim:
-Yerin
dibine geçen sensin haberin yok, dedim sessizce ona biraz daha sokularak.
Birazdan gelip götürecekler seni. Odanda kendinle baş başa görüşürsünüz bu
meseleleri. Anlam yüklü zannettiğin anlamsız düşüncelerin ve sen… Bol bol
vaktin olacak merak etme.
-
Anlamanı beklediğimden değil anlatmamın sebebi, dedi. Siz akıl sahipleri
bizleri anlamış olsaydınız anlamaktan bu kadar korkup da bizi o odalara
tıkmazdınız zaten. Anlam arayışında bile değilsin kullandığını zannettiğin
aklınla, değil anlamı bulmak…
Tam
ağzımı açıp cevap verecektim ki beni umursamaz bir tavırla kapıya kaydı
gözleri. Üzerimdeki etkisiyle ben de kapıya yöneldim. Birkaç saniye sonra kapı
çaldı. İçeri bakıcılardan iki kişi girdi. Doktorun yanına gidip dosyalara
bakındılar. İlk kez bir hastayı götürmeye geldiklerinde böyle tuhaf hissettim.
Ne kadar inkar etsem de kendimce, etkilenmiştim. Odasına götürülmeden önce
nasıl hissettiğini sezmek maksadıyla yüzümü ona çevirdim ki acıyan bir
gülümsemeyle derin derin bakıyordu gözlerime. Bir süredir beni izlediğini
hissettim. Sakince ayağa kalkıp kulağıma eğildi:
-Akıllı
olduğunu iddia edip de arayışta olmayanın aklından şüphe ederim. Aklını
kullandığın her bir şeyden hesabın var, bunu asla unutma. Bir gün gelir ki o
gün mutlaka gelecektir; ileriye doğru bakarsın, zift karası. Hani nerededir
seni bekleyen o aydınlık geleceğin? Gelecek garip bir kavram evlat akıldan akla
değişiyor zamanı? Kimi yarın diyor, kimi yirmi yıl sonra, kimi de ruhunu teslim
ettikten sonrası… O gün herkes öğrenecek gelecek kavramının asıl manasını? İşte
o gün gelmeden önce şair sormuş kendine: “Biz bunun için mi geldik...” Sen ne
zaman soracaksın kendine?
Hızla
başlayıp yavaşça bitirdi söylediklerini. Daha sonra doğrulup onu bekleyen hasta
bakıcıların yanına gitti. Hiç zorluk çıkarmadan kollarına girmelerine izin
verdi. Kapıdan çıkarken son kez arkasını dönüp sadece bana gülümsedi:
-Aklını
kullan dostum, yerin dibi çok kalabalık, diye bağırdı ve ardında koca bir soru
bıraktı;
“Sahi,
aklım nerede benim?”
Bolu / 29 Eylül 14'
https://derindirilis.blogspot.com/2014/09/akln-nerede-senin.html
| Saburhane-Muğla/19' |
Eski bir cezaevi. Dış duvarları yıkılmış, yıllardır mahkumlarla beraber hapsolmuş avlu özgürlüğüne kavuşmuş. Mahkûmlarsa başka bir tutsak avluya yollanmış büyük olasılıkla. Sadece kırık cam parçaları ve biraz dikkatle bakınca içerideki ranzalar çarpıyor göze. Bir de binanın çatlak duvarları, kim bilir kaç insanın tırnaklarıyla aşındırılmış.
Çocukluğuma gidiyor ister istemez aklım. O zaman sağlamdı bu avlunun etrafındaki duvarlar. İçeride neler olduğu büyük bir gizemdi bizim için, hala öyle. Televizyonlardan bilirdik içerisini; saz çalan bıyıklı bir amca, haftalık haraç kesen bir kabadayı, filmin masum fakat mahkûm esas oğlanı, şişlenen adamlar vesaire… Belki de hala böyle yer ediyor beynimizde. Gerçeği sadece yaşayan bilir, bu her işte böyledir.
Hastanelerde rast geliyorum bazen mahkûmlara. Etraftaki insanların dikkatini muayeneye getirilen mahkûm çekiyor, benimse etraftakilerin bakışları. Önce meraklanıyorlar. İtiraf edeyim ben de meraklanıyorum. Neden hapis yatıyor acaba diye düşünüyoruz hep birlikte. İhtimalleri düşünmeye kalmadan yanımda sıra bekleyen teyze yapıştırıyor cevabı: “Hak etmiştir.” İşte bu noktadan sonra suçlayıcı bakışlar başlıyor. Beni düşündürense kimin daha mahkûm olduğu... Kolundan iki kişinin tutup götürdüğü kişi belki de özgür kendince. Hislerini eylemlerine aktarmış çünkü. Onu engelleyen bir şey yoktu suç işlemesi için belki. Ya yanımda oturan teyze? Aklından bir kere bile geçirmemiş midir sahiden birini boğazlamayı? Ya ne engel oldu ona? İnanç, değer, sorumluluklar, sevenleri, sevdikleri… Kim bilir?
Tartışılan doğru olanın hangisi olduğu değil, kimin daha özgür olduğu aslına bakarsanız. Kafamızdan geçen binlerce düşünce, çevremize yansıttıklarımız ve yansıtmadıklarımız… Hangisi daha ağır basıyor dersiniz?
Ağustos-14’/ Bolu
https://derindirilis.blogspot.com/2014/08/mahkum-kim.html
| Fotoğraf: Menteşe/Muğla - 19' |
İçimizdeki çocuğu büyüttük mü? Aferin o zaman bize. Artık aklı başında, nerede nasıl davranması gerektiğini bilen, kendisine sunulan kalıplara göre şekil alan, toprakla temizlenmeyi değil de betonda kirlenmeyi benimseyen, gördüğüne değil duyduğuna inanan, sorgulamadan kabul eden, koca bir gökyüzünde dinlenmek yerine yeryüzünde kaybolan bizlere, hepimize aferin. Ayakta alkışlıyorum bizleri ve sırtımı dönüyorum geride bıraktığım onlarca hayale ve maceraya.
Yeni doğanlar büyüdükçe daha da
heyecanlı oluyorlar, dikkat ettiniz mi? ‘Bu da ne?’ diye ellerini daldırıyorlar
suyun içine, kağıdı parçalarken çıkan sesi dinliyorlar, tadına bile
bakıyorlar. Bir köpeğe korkmadan ellerini uzatıp dost oluyorlar. Bizim
tanıdık sandığımız birçok şeyi onlar bizden iyi tanıyorlar ve zamanla
unutuyorlar, unutturuyoruz, bize de unutturdular. Galiba intikamımızı onlardan
alıyoruz. Kıskanıyor muyuz ne? Koyup da başköşeye öğrensek ya onlardan bir
şeyler. Sadeleştirdiğimiz hayatlarımıza renk katsalar biraz. Biz onlara çamurla
oynama dedikçe onlar gözümüzün içine baka baka ağızlarına sokarken çamuru
cesareti öğretseler bize. Denizin altındaki balıkların nasıl nefes aldıklarını
sorgularken merakı öğretseler…
Fotoğraf: Değirmendere/Gölcük - 17' |
Ben bunları düşünürken şu anda bir
baba odasının duvarlarını boyalarıyla renklendiren çocuğunun ellerine vuruyor.
Renklerden uzak dur çocuk! Odanın duvarları beyaz olmak zorunda. Çünkü senin
hayal gücün bununla sınırlı kalmalı. Beyaz bir gömlek giydiğinde altına siyah
bir pantolon geçireceksin, unutma! Saçlarını iki yana ayırıp güzelce taramalı
ve ayakkabılarını temiz tutmalısın. Sakın sesini çıkarma gittiğimiz yerde, uslu
uslu otur. Çünkü sen bir çocuk değilsin, yetişkin adayısın nihayetinde. Sonra
teyzeler gelip güzelce taranmış saçlarını okşayarak “Aman da ne uslu bir çocuk
bu böyle.” desinler ve sen bu cümle için tüm maceralarından vazgeç çocuk.
Ellerine alıp tüm renkleri hayatı rengarenk boyamaktan vazgeç. Bak!
Her şey tekdüze zaten. Güne uyandığında gökyüzü yine mavi, dağlar yine
yeşil, evlerin çatıları yine kırmızı… Sorgulama bunları, sorgulama işte. Ne
gerek var!
Bir adam var. Otuz beş, kırk
yaşlarında. Utanmıyor, bir ayağında mor bir ayağında sarı çorap. Öyle
dolaşıyor. Umurunda değil, kim ne der diye düşünmeden kafasına göre yaşıyor.
Hayalleri hayatının ötesinde. Tanıdıkça şaşıyor insan bu adam neyin kafasını
yaşıyor! Bana sorarsanız büyütmemiş içindeki çocuğu, çocukluğunda yaşıyor. Sen
ona benzeme çocuk. Kim sığacak sonra kalıplara? Kim sorgulamadan kabul edecek
benim fikirlerimi benim kabul ettiğim gibi? Kimse sormaz senin fikrini, kimse
sormaz sana neyi sevdiğini. Düşündüm de ben yeşili severdim herhalde, griyi bu
kadar sevdirmeselerdi.
Temmuz-14' /Bolu
https://derindirilis.blogspot.com/2014/07/dusundum-de.html
Terliklerini
vura vura koştu küçük kız. Kalabalıktı. Toz dumandı ortalık. Nasıl olmuşsa
olmuş bırakıvermişti annesinin elini. Sonrası ise karmakarışık... Etrafındaki
insanların yüzlerine bakıp annesini seçmeye çalışıyor, karnından yukarısını
göremiyordu kimsenin. Arada bir onun boylarında birkaç çocuğun yüzünü seçiyorsa
da onlar da bir görünüp bir kayboluyorlardı. Nereye gittiği belli olmayan bir
kalabalığın ortasında sürüklenmekten yorgun düşmüştü küçük kız. Olduğu yere
sabitlendi sonra. Avuçlarını açıp annesinin yatmadan önce okuması için
öğrettiği bütün duaları okumaya başladı. Yaşlar nurlar gibi birikti avuçlarına.
Dualar ve yaşlar çoğaldıkça kalabalık azaldı sanki. Onun da yüreği sakinleşti.
Tam kıpırdayacaktı ki yerinden aniden büyük bir gürültü koptu. Bulutlarla
örtülü gökyüzünü griye çaldı yükselen dumanlar. Gürültüyü takip eden kısa bir
şok sessizliği, sonrası ise çığlık çığlığa kaçış ve arayış kaybolanları.
Küçük kız kulaklarını kapattı
elleriyle, iri gözlerini fal taşı gibi açıp bakakaldı göğe yükselen kırmızı
dalgalara. Bunun etkisinden henüz çıkmıştı ki bir gürültü daha… bir gürültü
daha... Etrafında koşuşturan yüzlerce insan... Ne olduğunu anlayamayan
bakışları her birine dokunmaya çalıştı tek tek. Neydi şimdi bu yaşadığı? Neden
kanlıydı elleri yüzleri çocukların? Neden sokakların ortasında uyuyakalmıştı
insanlar? Daha saat erkendi, nedendi bu karanlık? Bu garip giyinmiş adamlar da
kimlerdi? Çocuklar ağladıkça gülüyordu onlar...
Gözlerini gezdirirken kalabalığın
üzerinde annesini görebildi nihayet. Bağırmaya başladı kendi sesini kendisinin
bile duyamayacağı büyük bir çığlığın içinde. Ne yaptıysa olmadı, annesi olduğu
yerde dört dönüyor fakat onu görmüyordu. Ellerini dizlerine vuruyor, bağıra
çağıra ağlıyordu. Küçük kız annesiyle arasındaki mesafeyi kapatmak için koşmaya
başladı terliklerini vura vura. Küçük adımları yaklaşmıştı ki ana kucağına bir
gürültü daha uğruna savaşılan toprakların semalarında, üstelik küçük kızın tam
da annesiyle göz göze geldiği o anda.
…
Hayatında
hiç görmediği ve hayattaki kimsenin de göremeyeceği bir güzellikle karşılaştı
birden küçük kız. Yine anlam veremedi bu olanlara. “Burası da neresi böyle?”
Melekler cevap verdi küçük dudaklardan çıkan bu soruya: “Cennete hoş geldin
küçük kız, cennete hoş geldin.”
https://derindirilis.blogspot.com/2014/07/cennet-terliklerinivura-vura-kostu_6198.html
Sabah uyanır uyanmaz ilk
yaptığı iş aynaya koşmak oldu. Rüyasında bambaşka biri gibi hissetmişti
kendini; biraz dağınık, rahat ve aslında tam da olmak istediği gibi. Aynanın
karşısına geçtiğinde her sabahki haliyle karşılaştı. Saçları darmadağınık,
sakalları hafif uzamış, gözlerinin altı morarmıştı. Hemen güzelce yıkadı
yüzünü. Dağınık saçlarının çoğunu sağa yatırıp kalanını da sola yatırdı. Liseye
başladığından beri hep böyle düzeltirdi saçlarını. Yaklaşık on beş yıldır hiç
değişmemişti bu alışkanlığı. Sonra gözlerinin altındaki morluklara yöneldi.
İyice yaklaştı aynaya, daha yakından yüzleşti morluklarıyla. Kendisine bir
başkasına acır gibi acıdı o an. Gecelere kadar çalışıyordu. Üstüne bir de
müşteriye iyi görünün diyordu patronu. Bu morluklarla mı? Ama denileni yapmak
zorundaydı. Duvara monteli banyo dolabını açtı ve mağazadan utana sıkıla aldığı
kapatıcıya benzer bir krem çıkardı. Güzelce yedirdi morluklarına. Aynanın
karşısından ayrılmak için can atıyordu. Çünkü ne zaman aynaya baksa iyi
hissetmiyordu kendini.
Hemen giyinme odasına yöneldi. Pijamalarını
çıkarıp beyaz gömleğiyle lacivert takımını geçirdi üzerine. Ya siyah takımı ya
da lacivert takımını giyerdi zaten ama kravat konusunda her sabah kararsız
kalırdı. Bir ona bir buna baktıktan sonra bordo olanı seçti ve aynanın
karşısına bile geçmeden birkaç saniyede yerleştirdi boynuna. Evde kahvaltılık
bir şey kalmadığını bildiğinden aşağıdaki fırından bir şeyler alıp açlığını
yatıştırmaya karar verdi. İş çantasını alıp son kez nasıl göründüğüne bakmak
üzere dış kapının yanındaki boy aynasına yöneldi. Önce ayakkabılarından başladı
denetime. Yavaş yavaş pantolonunun ütü çizgisini kontrol ederek yukarı doğru
kaydı gözleri. Gömleği de bembeyazdı ve kolalı. Sıra tam yüzüne geldiğinde
öylece kalakaldı. Fakat bu nasıl olurdu. On yıldır işe gidiyordu bir kere bile
sakallarını kesmeyi unutmamıştı. Hemen duvardaki saate çevirdi gözlerini. O da
ne saat dokuz olmuştu. Ama bu imkansızdı yıllardır öyle alışmıştı ki bedeni,
saatini kurumuyordu bile. Altıda açıyordu gözlerini. Koşar adımlarla banyoya
yönelirken patrona bu durumu nasıl açıklayacağını kuruyordu kafasında.
Tıraş makinesini almış tam sakallarına vuracaktı
ki makineyi kapatıp dikkatlice baktı yüzüne. ‘‘Yakışıyormuş bana be’’ dedi
sakallarını okşayarak, aynada sanki başkası varmış da ona iltifat eder gibi
hissetti. Sonra saçlarına gitti elleri. Kalktığında sağa sola yatırdığı
saçlarını iki eliyle darmadağınık yaptı. Doğru giyinme odasına koştu. Çıkardı
bordo kravatını, lacivert takımını. Çok beğenip de aldığı ama sürekli iş
yerinde olduğu için giymeye neredeyse hiç fırsat bulamadığı kot pantolonunu
geçirdi ayağına, üstüne de yıllar öncesinden kalma siyah tişörtünü. İki yıldır
ayağına geçirmediği spor ayakkabılarını da giyindi. Hemen boy aynasına koştu.
Bu sefer başından süzmeye başladı kendini. Dokunduğu her noktada biraz daha
ışıldıyordu gözleri, biraz daha buluyordu kendini. Sokağa çıktı hemen.
Nefesinin yettiği yere kadar koşmaya başladı. Biraz sonra sahilde buldu
kendini. Gözlerini kapatıp derin derin derin çekti deniz kokusunu ciğerlerine.
Birden açtı gözlerini ve hayatının en büyük şaşkınlığını yaşadı. Yatağındaydı.
Hemen yanındaki saate baktı sabah altıyı gösteriyordu. Banyodaki aynaya ulaştı.
Saçları her sabahki gibi darmadağınıktı, sakalları ve morlukları da olduğu gibi
duruyordu. Aslında her uyandığında kendi gibi olduğunu fark etti. Gülümsedi
aynadaki yansımasına. Sonra kendisine ve hayatına şekil veren insanlara
küfredip saçlarının çoğunu sağa yatırdı kalanını da sola…
Bolu / Mayıs-14'
https://m.gencdergisi.com/7767-ben-miyim.html
Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...