Sayfalar

21 Mayıs 2020 Perşembe

Tolstoy Üçlemesi - II "İLKGENÇLİK" (Yeniyetmelik)

 

Yeniyetmelik… Diğer adıyla ilk gençlik… Hatta günümüzde ergenlik… Bir önceki incelemede Tolstoy’un Çocukluk, Yeniyetmelik ve Gençlik üçlemesinin ilki olan Çocukluk ’tan bahsetmiş, üçlemenin nasıl kaleme alındığından ve Tolstoy’un edebiyat dünyasında tanınmasında bu üçlemenin etkisinden söz etmiştik. Yazının devamını okumadan önce Çocukluk kitabından bahsettiğimiz yazıya bir göz atmanızı tavsiye ederim.

            Çocukluk dönemini atlattığımıza göre sırada insan yaşamının en fırtınalı çağı olan ilk gençlik var. Ana karakterimiz Nikolenka artık çocukluğun keşfetme sürecinden biraz daha sıyrılmış ve ilk gençliğin derin sularına kendini bırakmıştır. İlk kitapta karşılaştığımız tüm o betimlemelerin, gözlemlerin yerini bu kitapta daha çok iç tahliller almaya başlamıştır. İnsanların karakterlerini, neler düşündüklerini ve nasıl hissettiklerini sorgulayan bir Nikolenka vardır artık karşımızda. Sadece çevresindeki insanların iç dünyalarını değil kendi iç alemini de tanımaya başlar. Nelerden nefret ettiğinin, nelerden hoşlandığının çizgileri yavaş yavaş netleşmeye başlamıştır. Karşı cinse olan ilgisi, dinle ilgili sorgulamaları, doğru-yanlış ayrımıgibi hesapların peşindedir artık.

            Kitap, Nikolenka annesini toprağa verdikten sonra daha da olgunlaşmış bir birey olarak tekrar Moskava’ya döndüğü yolculukla başlar. Bu sefer yollara düşenler sadece ailenin erkekleri değildir. Evin tüm bireyleri tüm eşyalarını toplayıp yola koyulmuşlardır. Büyüdüğü çiftliği, annesini, aslında çocukluğunu geri bırakmıştır Nikolenka ve Tolstoy bu yolculukla aslında bize bir çağın kapanıp yeni bir çağın başladığının haberini vermektedir.

            “Bugüne kadar, benliğimi dolduran acı anılarla ilgisi olan eşyalardan uzaklaştıkça, bu anılar gücünü yitiriyor ve çok geçmeden yerini güç, gençlik ve umut dolu yaşama duygusu alıyordu.” (s:11)
 
           Nikolenka kendisindeki bu değişimi etrafındaki tüm eşyaların hiç bilmediği taraflarını kendisine çevirmeleri şeklinde ifade eder. İçinde büyüdüğü bu asil ailenin, şahit olduğu davetlerin dışında da bir dünya olduğunu keşfetmeye başlar. Etrafında ailesi ve kendisi için pervane gibi dönüp duran hizmetlilerin, öğretmenlerin de kendi hayatları olduğunu fark eder. Kitapta Nikolenka’nın bu durumu en çok hissettiği ve bize de hissettirdiği bölüm öğretmen Mimi’nin kızı Katinka ile sohbet ettiği bölümdür. Evin hanımı öldükten sonra annesinin işsiz kalacağından korkan Katinka, Nikolenka’ya yoksulluklarından ve endişelerinden bahseder. Nikolenka ilk kez onların aslında kendi ailesinden bağımsız bir hayatları olduğunu ve eğer bu işten ayrılırlarsa ne kadar zor duruma düşeceklerini anlar. Neyse ki bu felaket Katinka ve annesinin başına gelmez fakat Nikolenka’nın çok sevdiği öğretmeni Karl İvanoviç’in artık işten çıkarılma zamanı gelmiştir. Evin erkek çocukları büyümüştür ve artık daha iyi bir eğitim için daha bilgili bir öğretmene ihtiyaç vardır. Nikolenka, Karl İvanoviç ‘in de kendi hayatı olduğunu ona vedası sırasında öğrenir. Doğruluğundan emin olmasa da Nikolenka acı dolu bu hayat hikayesinden o kadar etkilenir ki gelecek sayfalarda yaşadığı acıklı olayları hep bu hayat hikayesiyle bağdaştırır.


          Yeni gelen öğretmenle Nikolenka ne kadar anlaşamıyorsa abisi Volodya’nın da arası o kadar iyidir. Çünkü Volodya artık olgunlaşmış ve üniversiteye girmek için çalışma sorumluluğunu çoktan yüklenmiştir. Nikolenka ise giderek efendi bir üslup takınan abisinden büyük bir kıskançlıkla uzaklaşmaya başlar. Hele de Volodya üniversiteyi kazanıp eve artık üniforma ve okuldan arkadaşlarıyla gelmeye başlayınca bu kıskançlık zirveye ulaşır.Volodya’nın hayatında artık oyun yoktur. Arkadaşlarıyla ettiği ciddi sohbetler, katıldığı etkinlikler ve kızlar vardır. Nikolenka’nın da hayatında artık oyun yoktur. Oyun oynamak hem ona eskisi kadar zevk vermemektedir hem de istese de etrafında onunla oynayacak kimse kalmamıştır zaten. Volodya’dan artık ümit yoktur, kızlarla da arasında anlam veremediği bir duvar örülmüştür. Çünkü artık kızların da erkeklerin de kendilerine göre sırları vardır. Yine de istemsizce onları gözlemler ve davranışlarına anlamlar yüklemeye çabalar.


           Abisinin giderek kendi çevresini oluşturması, kızların ondan uzaklaşması, babasının hoşlanmadığı tavırları, yeni öğretmenin sert kuralları derken Nikolenka giderek yalnızlaşır. Dönem dönem çevresine karşı hırçınlaşır dönem dönem derin içe dönüşler yaşar. Tüm olayların ve karakterlerin ışığında bu kitap çokça bu içe dönüşlere yer verir. Nikolenka’nın artık neler yaşadığından ziyade aklından geçenlere tanıklık ederiz. Soyut şeyleri düşünmeye karşı olan ilgisinin giderek arttığını, felsefi konulara sık sık kafa yorduğunu hatta kendi deyimiyle düşünmeyi değil de düşünmeyi düşünmeye başladığını biz de fark ederiz.

         
   Bir gün mutluluğun ancak acıyı çok şiddetli yaşadıktan sonra geleceği inancıyla kendine zarar veren Nikolenka, başka bir gün her an ölebilirim endişesiyle yaşadığı her dakikadan zevk almak uğruna tüm sorumluluklarını bırakarak keyifli vakit geçiren bir insan olmuştur. Adeta bir çöle benzettiği bu ilk gençlik çağının tutarsızlıklarından bir an önce kurtulup gençliğe, mutlu ve umutlu günlere kavuşmanın hayallerini kurar. Kitabın sonlarına yaklaştıkça bu günlerin yaklaştığını da anlarız. Nikolenka biraz daha olgunlaşmış ve üniversiteye girebilmek için nefret ettiği öğretmeniyle bile iyi anlaşmaya başlamıştır. Abisiyle olmasa da abisinin eve gelen dostlarından biriyle dost olmayı başarmıştır. Öyle ki bu arkadaş iç dünyasında sakladığı düşüncelerini dışa yansıtması adına ona yardımcı olmuştur. Kendi gibi düşünen insanların da var olduğunu hissetmiştir ve farklı fikirlerle de tanışmaya başlamıştır. Nikolenka, Gençlik kitabında adını sık duyacağımı tahmin ettiğim bu arkadaşın -Dimitri’nin- ilkelerini benimsemeye başlamıştır bile.

           
     Yeniyetmelik kitabı aslında okura tüm insanlığın bu yaşlarda yaşadığı duyguların, düşüncelerin arada ne kadar zaman, ne kadar mesafe olursa olsun çok benzer olduğunu hissettiriyor. Okurken çokça kendinizi buluyor, çokça ben bu hissi tanıyorum diyorsunuz. Çocukluk çok daha geçmişte kaldığından belki bilmiyorum ancak bu kitap bu duyguları bana Çocukluk kitabından daha fazla hissettirdi. İlk gençliğini yaşayan her bireyin mutlaka bir sayfa arasında kendisine rastlayacağına inanıyorum ve Çocukluk eserini okumadan İlk Gençlik eserini okuma gibi bir hataya düşmemeniz adına sizleri uyarıyorum. Çocukluktan gençliğe uzanan bu zorlu köprü umarım bizleri Nikolenka’nın beklediği mutlu ve umut dolu bir gençlik serüvenine götürür.

21 Mayıs 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2020/05/17/tolstoy-yeniyetmelik-sevde-gul-kocalar/

Tolstoy Üçlemesi - I "ÇOCUKLUK"

Çocukluk, yaşam evrelerine baktığımız zaman karakterimiz, yaşayış tarzımız, kararlarımız, bakış açımız gibi birçok özelliğimizi kazanmaya başladığımız dönemdir. Çocuk aklımızla gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz şeylere müthiş bir merakla anlam verme çabasına ilk düştüğümüz zamanlar… Tolstoy’un Çocukluk eseri de aslında bir yetişkinin çocukken yaşadıklarını o zaman nasıl gördüğünü kaleme aldığı harika eserlerinden biri.

1852’de ünlü bir Rus edebiyatı dergisinde yer alan bu eser Tolstoy’un ilk eseri. Eserin ilk ortaya çıkış hikayesini ise okuduğum Cumhuriyet Kitapları-1899 basımının önsözünde kısaca belirtmişler. Ben de sizlere toparlayarak sunacağım. Tolstoy 1851 yılında abisi Nikolay ile Kafkasya’ya gider. Burada yazmaya başladığı anı defterine bir not düşer “Yarın büyük bir roman yazmaya başlayacağım.” Notun tarihine bakılacak olursa Çocukluk romanının 3 Temmuz’da kaleme alınmaya başladığını söylemek mümkün. Tolstoy yazıyı ”Çocukluğumun Tarihçesi” ismiyle ünlü Rus edebiyatı dergisi Sovremennik’e gönderir. Fakat ismini açık bir şekilde belirtmemiş sadece baş harfleri L.N.’yi kullanmıştır. Dergi anı tadındaki bu yazıları çok beğenir ve 1852 -Eylül tarihinden itibaren dergide yayımlamaya başlar. Kimse bu romanı kimin yazdığını bilmez fakat dönemin ünlü eleştirmenleri dahi büyük bir ilgiyle takip ederler. Daha sonra derginin yöneticisi bir şekilde Tolstoy’a ulaşır ve bu eser için ona telif haklarını verir. Bu açığa çıkmanın ardından henüz 23 yaşında olan Tolstoy Rus edebiyatının tanınmış isimleri arasında yerini almaya başlar.

Çocukluk aslında Tolstoy’un İlk gençlik (Yeniyetmelik) ve Gençlik şeklinde devam eden üçlemesinin ilk eseridir. Ana karakter Nikolenka ile bağlantılı olarak devam eden bu seri bir nevi Tolstoy’un anılarını da kaleme aldığı yarı otobiyografik eserlerdir. Yarı otobiyografik dememizin sebebi, eserler tam anlamıyla Tolstoy’un yaşamını yansıtmaz. Örneğin Tolstoy annesini henüz 3 yaşında kaybetmiştir. Ancak kitapta Nikolenka annesini 10 yaşlarında kaybeder. Kitapta babası olarak bahsettiği kişi aslında babasının arkadaşı A.M. İsleniyev’dir. Nikolenka’nın eğitmeni olarak adı geçen Karl İvanoviç ise Tolstoy’un eğitmeni Teodor İ. Rossel’e karakter olarak çok benzese de ismi farklı verilmiştir. Bu gibi gerçek hayattan ayrılan özellikler nedeniyle esere tam anlamıyla otobiyografi dememiz doğru olmaz fakat Tolstoy’un hayatından oldukça fazla izler taşıdığını söyleyebiliriz.

Eser 10-11 yaşlarındaki Nikolenka’nın dilinden kaleme alınmıştır. Nikolenka, bir çiftlik evinde ona ve ailesine hizmet eden insanlar ve kardeşleriyle kendisine ders veren eğitmenlerin de yaşadığı soylu bir ailenin küçük çocuğudur. Kitabın bir kısmı çiftlik evinde yaşanan olaylar ve bu çiftlikte yaşayanların okurlarla tanıştırıldığı kısa bölümlerden oluşmaktadır. Dersler, oyunlar, yemek şeklinde günlük rutinlerin olduğu bu evde Nikolenka’nın çocuk aklıyla aslında tam da farkında olmadığı bazı maddi sorunlar yaşanmaktadır. Okur olarak bizler de bu konulara onun duyup anlayabildiği kadarıyla hakimiz. Daha sonra bu maddi sorunlar ve evin erkek çocuklarının eğitimi amacıyla baba, Nikolenka ve abisi Volodya’yı da alarak Moskova’ya gider. Nikolenka Moskova’da kaldığı bu süreçte bizleri büyükannesinin soylu çevresi ve büyük davetleriyle de tanıştırır.Ana karakterin oldukça başarılı gözlem yeteneği sayesinde okur olarak bizler de 1800’lü yıllara kolaylıkla uyum sağlayabiliyoruz. Tolstoy’un detaylı anlatımı kendimizi romanın geçtiği ortamda hissetmemizi sağlıyor. Dönemin Rus soylularının yaşayış biçimi, giyimleri, konuşma tarzları, eğitimleri, sosyal aktiviteleri, aile düzenleri gibi birçok konu hakkında bilgi sahibi olmamız mümkün.

Çocukluk eserini genel olarak incelediğimiz zaman aslında Nikolenka’nın tüm çocukluğundan bahsetmediğini görürüz. Eser ana karakterin çocukluğundan birkaç yılını yansıtıyor ve bu senelerde onu en çok etkileyen olayları ve insanları bizlerle paylaştığı bölümlerden oluşuyor. Yaşadığı olaylarda neler hissettiğine, kimlerle iletişim kurduğuna, o kişiler hakkında neler düşündüğüne şahitlik ediyoruz.

Nikolenka’nın bu çocukluk yaşlarında kafasını en çok kurcalayan şeylerden biri ise soyluluk kavramı. İnsanlar arasında neden bazılarına daha fazla saygı gösterilmesi gerektiğini, diğerlerinin neden kendisine hizmet ettiğini tam olarak anlayabilmiş değil. Kendisine hizmet eden insanlara nasıl davranması gerektiği konusunda ise çok sık gitgeller yaşıyor. Çünkü evde gözlemleyerek kendisine örnek aldığı kişilerin davranışlarında tutarlılığı yakalayamıyor. Babasının kahyasıyla daha çok emir veren ve üstten bakan bir üslupla yaptığı konuşmalara da şahit oluyor; annesinin onu büyüttüğü için derin bir bağ kurduğu, evlendiğinde bile yanından ayırmadığı hizmetlisiyle olan samimi iletişimine de. Bu nedenle ikisini de uygulama gayretine giriyor, ancak hangisini denese aklı hep diğer ebeveyninin uyguladığı davranışlar da kalıyor. Yazar tutarsız anne-baba davranışlarının karşısında bir çocuğun arada kalmışlığını okura fazlasıyla hissettiriyor. Mesela fazlasıyla duygusal bir çocuk olan Nikolenka daha çok annesinin davranışlarına kayarak hizmetlilerle ve öğretmeniyle yakın ilişkiler kuruyor. Bazen de abisi ve babasını görüp onlar gibi güçlü ve soylu görünmek istediği için bu yakınlık kurduğu kişilerin arkasından onlarla dalga geçen bir üslupla konuşuyor. Çok geçmeden ise neden böyle dedim ki, ben onları çok seviyorum diye vicdan azabı yaşamaya başlıyor.

Nikolenka kendisini dış görünüşü ve karakteri bakımından da yeterli bulmayan bir çocuk. Kendisini sık sık abisi Volodya ile kıyaslayarak neden onun kadar cesur ve yakışıklı olmadığını sorguluyor. Moskova’ya gittikten sonra ise tanıştığı ondan birkaç yaş büyük çocuklardan biri olan Seryoja’nın abisinden daha cesur ve güçlü bir soylu olduğunu fark ediyor. Seryoja’ya karşı büyük bir hayranlık duymaya başlıyor ve onun gibi olmak için yaptığı her hareketi dikkatle incelemeye çalışıyor. Ancak bir gün, arada bir oyunlarına katılan ve soylu olmayan bir çocuğa yaptığı işkenceleri görünce hayranlıkla seyrettiği Seryoja’nın davranışlarını da sorgulamaya başlıyor. Nikolenka’nın doğru davranışın ne olması gerektiğini, hayatta kimi izleyip örnek alması gerektiğini sorguladığı bu olaylar hem çocukluk çağınınhem de dolayısıyla romanın en temel konularından biri.

Eserde okuru etkileyen bir diğer konu ise Nikolenka’nın annesinin ölümüdür. Eserin Tolstoy’un hayatından da izler taşıdığını bildiğimiz için annesinden bahsettiği bölümler aslında derin anlamlar taşıyor. Tolstoy’un annesini 3 yaşında kaybetmesi nedeniyle ona dair hatırladığı bir anısı olması pek mümkün gözükmüyor. Ancak kitapta annesini tanıma imkanını yakalayan Nikolenka ona dair birçok anıya sahip. Asıl hüzünlü kısım ise buna rağmen Nikolenka da Tolstoy gibi annesine dair net bir yüz hatırlayamıyor. Bu nedenle onu tanımlarken kendi gözünden tasvirini yapmak yerine şu cümleleri kuruyor, Tolstoy ya da Nikolenka:

“Sevilen bir varlığın çizgilerini insan düşleminde canlandırmaya çalışırsa, geçmişten o kadar çok anı belirir ki, bunların içinden çizgileri, gözyaşları arasından dökülürmüş gibi, çok silik görünür; bunlar düşlem gözyaşlarıdır.”

Nikolenka’nın annesiyle duygusal ve kuvvetli bir bağı var. Bu nedenle annesinin ölümü onu derinden sarsıyor. Ölümün anlamını az çok anlayabiliyor ancak içindeki hüznü nasıl yaşayacağını bilemiyor. Bunu aileden birisiyle paylaşmak yerine annesinin en sadık hizmetlisi Natalya Savişna’yla paylaşıyor. Annesinin yasını yaşamasına yardımcı olan bu kadına ise her zaman minnettar kaldığını belirtiyor.Nikolenka’nın çocukluğundan en çok annesinin ve onun çevresine yaydığı bu sevginin izleri kalıyor. Haliyle de en çok onlar özleniyor.

İnsanın hayatı boyunca en derin etkilerin kaldığı çağ da böylece Nikolenka için kapanıyor. İyi, kötü anılar biriktirip, kendince pek çok çıkarımlar yaptığı bu zamanları yıllar sonra kaleme aldığında şu cümleleri düşüyor kağıda:

“Çocukluğun verdiği tazeliğin, gamsızlığın, sevgi gereksinmesiyle inanç gücünün bir daha geri dönmesine olanak var mı? Bu zamanda masum bir neşe, sonsuz bir sevme gereksinmesi; bu iki yüksek erdem, yaşamın kılavuzudur; böyle olunca hangi çağ bu çocukluk çağından daha üstün olabilir?”

21 Mayıs 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2020/05/21/cocukluk-lev-nikolayevic-tolstoy-sevde-gul-kocalar/

14 Mayıs 2020 Perşembe

İçimize Çıkacağımız Yolculuğun Tek Koşulu: Ruhun Yalnızlığı / Eugenio Borgna

 

Ruhun Yalnızlığı, bir psikiyatri doktoru olan Eugenio Borgna’nın yalnızlığı daha çok ruhsal boyutta okura sunduğu bir eserdir. Yalnızlığın türlerini ve farklı birçok etkenle ilişkisini belki de hiç düşünmediğimiz bir derinlikte anlamamıza yardımcı olan bu eser, zaman zaman bizleri akademik bir kitap okuduğumuz hissine sürüklese de aslında pek fazla psikiyatri alanın terimlerine yer vermeden yalnızlık kavramının ruhu nasıl etkilediğini gayet anlaşılır bir dille ifade etmektedir.

Dayatılmış yalnızlık, manevi boyutta yalnızlık, kaygı ve dayanılmaz bir acı barındıran yalnızlık, kayıp hissiyle yaşanan yalnızlık, varoluşsal anlamda tercih edilen yalnızlık…

Kitabı okurken bazen farkında bile olmadan yaşadığımız yalnızlık durumunun ya da duygusunun aslında birçok türü olduğunu ve tüm bunların insan hayatını nasıl derinden etkilediğini fark ediyoruz. Öyle ki bu his, insanı bazen içsel yolculuğuna çıkarıp varoluşsal anlamda kendini bulmasını da sağlayabilir, kendini ve hayatın anlamını tamamen kaybedip intihara sürüklenmesine de neden olabilir.

Eserin temelinde yazar yalnızlığı yaratıcı yalnızlık ve tecrit yalnızlığı olarak ikiye ayırır. Yaratıcı yalnızlık için, bireyin köklerine uzanan yolculuğu, derinliği, üretmeyi, tefekkürü ve meditasyonu temsil ediyor diyebiliriz. Tecrit ise bireyin hastalıktan, sosyal ilişkilerden dışlanmasından, umutsuzluğundan veya kayıplarından ötürü içinde bulunduğu yalnızlık türü. Daha çok bir soyutlanma, yalıtılmışlık, anlamsızlık ve duyguların çölleşmesi halidir. Aslında yalnızlığı bu iki yola ayıran sapağın ortasındaki en önemli etken yazara göre acıdır. Çünkü insanın içindeki acı arttıkça dünyayla ilişkileri anlamsız hale gelir, kopar ve insan içsel bir yolculuğa çıkmaktan ziyade tamamen acıya odaklanır. Öyle ki ne geçmişten onu sağlam tutan bir güç ne de gelecek için umudu kalır. Zamanın döngüselliği yok olur ve birey şimdiki zamanda kaskatı olur. Yazara göre birey bu acıyla tamamen bir umutsuzluk batağına düşebilir ve onu o bataklıktan çıkarmak mümkün olmayabilir. Fakat ruhsal boyutta destek veren birilerinin varlığı ve yalnız olan bireye yaklaşma şekilleri bu acılı yalnızlığı tanımayı ve onu nasıl içsel bir yolculuğa dönüştürebileceği hakkında bireye güç verebilir. Elbette bu her birey için böyledir demek mümkün değil, çünkü her bireyin yalnızlığı yaşama şekli kendine hastır.

Ruhun Yalnızlığı kitabını okurken aslında yalnızlığın çok da kötü bir şey olmadığını fark ederiz. Çünkü kitabın geniş bir bölümünde yalnızlığın yararlarına değinilmiştir. Yalnızlık her ne kadar kendini dış dünyadan soyutlamak olarak algılansa da Borgna’ya göre aslında iletişimin temelidir. Çünkü insan yalnız kalıp iç dünyasına yönelmeden, kendisiyle tanışmadan dış dünyayla da sağlıklı bir iletişim kuramaz:

“Yalnızlığını koru. Olur da sana gerçek bir sevginin sunulduğu bir gün gelirse, içsel yalnızlığın ile dostluğun arasında bir karşıtlık olmayacakır.” **

Eserde ilgi çekici bilgilerden biri de yalnızlığı yaşama şeklinin bireyin yaşına göre farklılık göstermesi. Özellikle ergenlik ve yaşlılık dönemleri, yalnızlığın etkileri göz önüne alındığında insanlar için kritik dönemler. Borgna’ya göre kişiler ergenlikte okulda ve ailede kabul görme, duygusal bağ kurma gibi gereksinimlere yüksek düzeyde ihtiyaç duyuyorlar. Bu gereksinimler karşılanmadığında ise yalnızlığı yoğun bir şekilde hissetmeye başlıyorlar. Aynı zamanda yaşamın anlamını da sorgulamaya ve sancılı süreçler yaşamaya başlayan ergen, eğer bu süreçte yetişkinlerden destek alamazsa acılı bir yalnızlığa yöneliyor.

Yaşlılar ise yazara göre daha farklı gerekçelerle yalnızlığa sürükleniyorlar. Yakınlarının kaybı, aktivitelerin kaybı, yaşamın sonuna yaklaşma hissiyle büyüyen umutsuzluk gibi nedenler de yaşlılıkta yalnızlığı tecrit şeklinde yaşamaya neden oluyor. Eugenio Borgna bu gibi durumlara örnek vermek amacıyla ara ara filmler, edebi eserler ve kendi hastaları kaynaklı vaka örnekleri de vererek meseleyi daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

Eser her ne kadar bir psikiyatri uzmanı tarafından yazılmış olsa da yalnızlığın ruhsal yanını sadece bu alana özgü incelemiyor. Yalnızlığın şiirsel yanına da felsefi yanına da değiniyor ve bunu yaparken birçok şairin ve felsefecinin eserlerinden de alıntılar yaparak oldukça derin tahlillere yer veriyor. Nitekim yalnızlık gibi geniş bir konuyu anlamak için ona farklı açılardan bakmak gerekir. Şairler ve filozoflar da olaylara farklı açılardan bakmakta usta insanlar olduklarına göre bu konuda onlardan yardım almak oldukça mantıklı bir eylem. Eserde adı geçen birçok şair ve filozof bulunmakla beraber en çok ilgi çekenlerden biri Nietsche’nin yalnızlığa dair bakış açısıdır. Nietsche, insanları kendi yalnızlıklarına davet eder. Böylece herkes kendi yalnızlığında büyük insanların gümbürtüsünden, küçük insanların da iğnelerinden uzak kalabilir. Öyle ki sanatçılara ilham veren de aslında bu içsel yalnızlıktır. Şairler ise Borgna’nın kitapta şair Celan’dan alıntıladığı gibi bu içsel yalnızlığın son koruyucularıdır: “Şairler: Yalnızlığın son koruyucuları.” ***

Son olarak kitapta yer alan “Yitik Mutluluğun Arayışında” başlığı adı altında yalnızlık ve mutluluk arasındaki ilişkiye yer veren bölüme değinmeden geçemeyeceğim. Yazar Borgna’ya göre insanın hayattaki en büyük arzularından biri, acı ve hüzünden sıyrılıp mutluluğa ulaşmaktır. Hayatımızdaki bazı mutluluklar kişisel tatmin sağlayıcı ve etkisi kısa süren cinstenken (para, iş, ilaç, …) bazı mutlulukların ise izleri kalıcıdır. İşte bu kalıcı mutluluklar acıdan, korkudan ve hüzünden sıyrılarak kazanılanlardır. Hatta yazarın bu durum için kullandığı çok güzel bir ifade var: “kalbin belleğine kazınmış mutluluklar”. İşte bu mutluluklar da ancak içsel yolculuğumuz ve bu yolculuk sayesinde çok derinlere saklanmış acılarla, kaygılarla yüzleşmemizle mümkündür. Bu yüzleşmenin ardından, sancılı bir doğum sonrası kucağa alınan bir bebek gibi ya da kışın ardından rengarenk çiçeklerle gelen bahar gibi, kendini gerçekleştirmiş bir birey yeniden doğar. Tabi eğer birey tecrit yalnızlığına mahkûm olursa bunun tam tersi de mümkündür: duygulardan soyutlanmış, umutsuzluk batağına saplanmış bir birey…

Kısacası yalnızlık her birimiz için yaşanılabilir bir deneyimdir. Ama acısıyla ama bize huzurlu gelen yanıyla. Bu ayrım psikoloji literatüründe daha çok yalnızlık ve tek başınalık kavramları olarak yapılsa da Borgna’nun bunu okura sunuşu daha çok içsel yalnızlık ve tecrit yalnızlığı üzerine olmuş. Ulaşılan nokta için aynı denebilir. Yalnızlığın en acı noktasına gelindiğinde bile o kişi için destek sağlanırsa eğer, umut var demektir. Öyle ki o acı sayesinde tanır belki insan kendini. Sonuç olarak dış dünyayla iletişim kesilse dahi ruhun yalnızlığında bile insan aslında yalnız değildir. Kendisiyle tanışır.

*Borgna, E. (2014). Ruhun Yalnızlığı.Çev. M. Mine Çilingiroğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

**S. Weil, Lombra e la grazia, Rusconi. Milano1985.

***P. Celan, Microli, Zandonai, Rovereto 2010.

15 Mayıs 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/27sayi-indir-63.pdf

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...