Sayfalar

14 Temmuz 2019 Pazar

"VİŞNE BAHÇESİ" Anton ÇEHOV



“Ah çocukluğum benim, o lekesiz yıllar! Bu odada uyur, buradan bahçeye bakardım, her sabah mutluluk da uyanırdı benimle. Bu bahçe o zamanlar da böyleydi tıpkı, hiçbir şey değişmemiş. Beyaz, tüm beyaz! Ah, bahçem benim! Üzücü karanlık güzden, soğuk kıştan sonra gençsin yine, mutlulukla dolusun! Göğün melekleri bırakıp gitmediler seni… Ah göğsümün üzerinden, omuzlarımdan şu ağır taşı kaldırabilsem, geçmişi unutabilsem!” (1) diye iç çeker Lubov Andreyevna. Çünkü doğup büyüdüğü bu çiftlik, ağaçlarının arasında koşturduğu Vişne Bahçesi ellerinden yitip gitmektedir. Bir seyahat mi yoksa ülkesinde yaşanan çalkantılı dönemden kaçış mı bilinmez yıllardır kızı Anya ile birlikte Avrupa’dadır. Yıllar sonra bir Mayıs günü, Vişne Bahçesini beyaz çiçeklerin kapladığı en görkemli zamanlarında memleketine dönmüştür.

Vişne Bahçesi her şeyden habersiz hazırlanırken yaza, Çarlık Rusya’da derin değişiklikler gerçekleşmektedir. Çehov da bu eserinde ağırlıklı olarak dönemin sosyal ve ekonomik problemlerine değinir aslında. Aristokrat bir ailenin yaşanan olaylardan nasıl etkilendiğine, yaşanan büyük çöküşü görmezden gelme gayretlerine dem vurur. Çehov, eseri 1903 yılında kaleme almış ve döneminde gerçekleşen özellikle ekonomik değişimleri bir “Vişne Bahçesi” imgesiyle betimlemiştir. Vişne Bahçesi, yazarın oyun türünde verdiği son eserdir. Başlarda yazdığı oyunların başarısız sergilenmesinden dolayı dilediği hazzı elde edemeyen Çehov, bir süre oyun yazmaya küser. Ancak “Martı”nın ikinci sahnelenmesinin ardından oyun türünde de adını duyurur ve tiyatro zaafına yenik düşerek -iyi ki- diğer oyun eserlerini de yazmaya koyulur. Vişne Bahçesi de bu gelen aşkla yazdığı oyunlarından sonuncusu olmuştur.(2) Sonuncusu ancak merkezine aldığı konu nedeniyle halkın en çok dikkatini çeken oyunlarından biri haline gelmiştir. Dönemi ne kadar tarih kitaplarından algılamaya çalışsak da yaşananların bir ailenin yaşantısına nasıl yansıdığını, yani aslında olayın en temelini apaçık sergilemektedir Çehov. Tek tek karakterleriyle vurgulamaktadır. 4 perdelik eserin ilk perdesi Lubov Andreyevna’nın Avrupa’dan çiftliğe dönmesiyle başlar. L. Andreyevna, Aristokrat kimliğini en çok üstlenen karakterdir sahnede. Öyle ki cebinde kalan son parayla idare etmek yerine asla lüksünden ödün vermeyen, hatta gerekirse isteyene borç bile verebilen bir zengin gibi hissetmekte ve yaşamaktadır. Avrupa’da onunla birlikte olan kızı Anya ve çitlikte kalan evlatlık kızı Varya annelerinin bu para tutamazlığını farkındadırlar ancak ona söz geçiremezler. Burada da aslında gençlerin yaşlılara göre olaylara daha gerçekçi yaklaştıklarını ancak yaşlıların durumu kabullenmekten kaçtıklarını gözlemlememiz mümkündür.

L. Andreyevna, evine döndüğünde birçok kişi çitliğin geniş bir odasında onu ve kızını görmek için toplanır. Haliyle karakterlerin çoğunu birinci perdede tanımış oluyoruz. Gayev, L. Andreyevna’nın ağabeyi. Oldukça yaşlı ve çiftlikte yaşıyor. Her ne kadar çiftliğe L. Andreyevna kadar bağlı olsa da yaşanan çalkantılı durumu göremeyecek kadar hayalperest değil. Bu yaşlılığında onu asla yalnız bırakmayan ve uzun zamandır onu kollayan yaşlı uşağı Firs var bir de. Firs yıllardır bu ailenin köleliğini yapmasına rağmen değişen toplumsal sınıfları pek de önemsemeyen, efendilerine hala sadık bir uşak. Yaşa ise Firs’in aksine aristokrat sınıfın çöküşünü farkında, bu yüzden de efendilerine saygı konusunu pek de önemsemeyen çitliğin genç uşağı. L. Andreyevna ile Avrupa’da uzun zaman geçiren Yaşa, yeniden oraya dönüp rahata kavuşmanın derdinde. Anne-kızı karşılamaya gelen Trofimov ise L. Andreyevna’nın 7 yaşında boğulan oğlu Grişa’nın genç öğretmeni. Genç ancak düşünmekten, yaşananlara kafa yormaktan yaşından çok daha yaşlı gösteren oyunun belki de en hassas karakteri. Aynı zamanda evin genç kızı Anya ile aralarında duygusal bir bağ var.

Oyunda köylü olan, ancak giderek zenginleşen sınıfı temsil eden Lopahin de önemli bir yere sahip. Lopahin’in babası zamanında L. Andreyevna’nın büyüklerinin köleliğini yapmıştır. Ancak ülkede işler değişmiş ve parayı iyi kullanmayı bilen Lopahin karşısına çıkan fırsatları değerlendirerek zengin bir tüccar haline gelmiştir. Yine de bu kölelik meselesini sık sık gündeme getirerek “gün olur devran döner” göndermeleri yapar L. Andreyevna’ya. Ancak size sadığım mesajını vermeyi de ihmal etmez. Oyunun asıl meselesi de Lopahin’in konuyu açmasıyla oturur gündeme. Lopahin L. Andreyevna’ya daha geldiği ilk gün Vişne Bahçesi’nin açık arttırma ile satılacağını haber verir. Ancak Lopahin’e göre bunu önlemenin bir yolu vardır. Eğer vişne ağaçları kesilir ve oralara yazlıklar yapılırsa yazlıklardan gelen kira ile borçlar kapatılabilir. L. Andreyevna ve ağabeyi Gayev teklifi şaşkınlıkla dinlerler. Çünkü Vişne Bahçesi yörenin en önemli simgelerinden biridir. Öyle ki ismi ansiklopedilerde bile geçmektedir. Bu çıkış yolunu yok sayarak para mevzusu her açıldığında yaptıkları gibi konuyu değiştirirler. Lopahin söze sürekli girerek durumun ciddiyetini hatırlatsa da konu sürekli yok sayılmakta, laf bambaşka yerlere gelmektedir.

2. perde Vişne Bahçesinin yakınlarındaki bir kırsal alana açılır. Perde evin hizmetlisi Dunyaşa, genç uşak Yaşa ve mürebbiye Yepihodov’un sohbetleriyle başlar. Ardından sahnede Lopahin, Gayev ve L. Andreyevna belirir. Lopahin’in gündeminde hala Vişne Bahçesinin yerine yazlıklar yaptırma fikri vardır. Gayev ve L. Andreyevna ise açılan bu konuya karşılık kah gittikleri lüks bir restoranın pis masa örtülerinden bahsederler kah eve gidip bir parti bilardo oynamaktan. Ara ara işin ciddiyetini akıllarından atamadıkları vakit Gayev huysuz fakat zengin ninelerinden borç alabileceklerini söyler L. Andreyevna’ya. Öyle ya yıllardır borçları borçla kapattıkları gibi bu sorunu da borçla halledebilirler.

Genç öğretmen Trofimov ve L. Andreyevna’nın kızları da sahneye geldikten sonra Lopahin ve genç öğretmen arasında sert bir çekişme yaşanır. Bu kısma değinmek gerekir; çünkü Trofimov uzun bir tiratla bu perdede hatta oyunda derin bir iz bırakır.

Özetlemek gerekirse soyluların bilimden, romanlardan, kültürden bahsettiklerini ancak sorsanız çoğunun göstermelik olduğunu, birçoğunun eline kitap dahi almadıklarını; kibarlıktan dem vurduklarını ancak hizmetlilerine kaba davrandıklarından söz eder. İşçiye emeğinin karşılığını vermeyen bu sınıftan isim vermeden bahsederken ironik olan şudur ki L. Andreyevna ve diğer soylular anlatılanları hiç de üstlerine alınmazlar. Perdenin sonuna doğru herkes çiftliğe dönerken gerçekleri farkında olan Anya ve Trofimov baş başa kalırlar. Trofimov, Anya ‘ya Vişne Bahçesindeki her daldan her yapraktan insan sesleri işittiğini söyler. Bu bahçenin kurulduğundan bu yana emek veren her bir işçinin haklarından bahseder Anya’ya. Başka insanların sırtından yaşamayı bırakmasını, bugünü gerçek manasıyla yaşamak istiyorsa kefaretini ödemesi gerektiğini söyler. Ancak yıllardır süregelen bir yaşayış biçimine sırtını dönmek hiç de kolay değildir.

3. perde çiftliğin davet salonuna açılır. Tüm borca harca rağmen olan biteni yok sayma konusunda ustalaşmış L. Andreyevna; davetler vermeye, konuklarını ağırlamaya devam etmektedir. Evin yaşlı uşağı Firs ise gelenlerin artık soylulardan ziyade giderek zenginleşen işçi sınıfı olmasından yakınır, onların bile gönülsüz geldiklerini söyler. L. Andreyevna ne kadar keyfi yerinde gibi görünmeye çalışsa da aklı kentten gelecek haberdedir. Gayev Vişne bahçesinin açık arttırmaya çıkmasını engellemek amacıyla ninesinden aldığı borçla kente gitmiştir. Davet sürerken Lopahin ve Gayev kapıda görünürler. Acı haberi L. Andreyevna’ya Lopahin verir. Vişne Bahçesi açık arttırma ile satılmıştır. Ancak Lopahin’in bir haberi daha vardır; Vişne Bahçesini kendisi satın almıştır. Yıllar önce dedelerinin köle olarak çalıştığı bu bahçenin sahibi artık Lopahin’dir. Önceki perde de Tromifov’un Anya’ya sözünü ettiği kefaret işte tam anlamıyla budur.

Son perdede oyunun ilk açıldığı dekor çıkar karşımıza. Ancak tablolar indirilmiş, eşyalar kolilere ve bavullara yerleştirilmiştir. Lopahin evin yeni sahibi olarak bir yandan kadehini yudumlamakta bir yandan toparlananları izlemektedir. Ara ara saatine bakarak L. Andreyevna ve ailesine trenin kalkış saatini hatırlatarak acele etmelerini söyler. Kendisi de kışı geçirmek üzere aynı trenle başka bir şehre gidecektir. Bu esnada köylülerden vedalaşmaya gelenler olur. L. Andreyevna ise her zaman olduğu gibi gelen köylüleri boş çevirmez ve bir miktar para verir. Ne kadar borca batsa da doğup büyüdüğü topraklardan ayrılırken bile halkın onu varlıklı olarak hatırlamasını istemesi çarpar bu sahnede gözümüze.

Herkesin bir yerlere dağılacağını geçen diyaloglardan çıkarırız. L. Andreyevna ve kızı Anya ninesinin yolladığı parayla Avrupa’ya dönmeye karar vermişlerdir. Varya çalışmak üzere bir başka çiftlikle anlaşmıştır. Gayev vatanını terk edemez ve kentte kendine bir iş bulur. Tromifov ise üniversite için Moskova’ya doğru yola çıkacaktır. Tüm bu konuşmalar sırasında Vişne Bahçesinden balta sesleri gelmektedir. Anya, Lopahin’e gidip evden ayrılana kadar kesimi durdurmasını rica eder. Nitekim L. Andreyevna seslere dayanamamaktadır. Herkes toplanıp evden çıktıktan sonra sahnede sadece L. Andreyevna ve Gayev kalır. İki kardeş birbirlerine sarılıp ağlarlar.

Çocukluklarını, anne ve babalarıyla olan acı-tatlı tüm anılarını bırakırlar çiftlikte. Anya seslenince onlar da çıkarlar evden. Kapıların kilit sesleri işitilir ve ardından yavaşça yaklaşan ayak sesleri: kapıda yaşlı ve hasta Firs belirir. Herkes onun hastalığı nedeniyle Yaşa tarafından hastaneye yatırıldığını zannetmektedir. Firs herkesin gittiğini anlar ve halsizce divana uzanır. Gayev çıkarken paltosunu giydi mi acaba diye seslice düşünür ve ekler: “Kimsem kalmadı. Yaşam geçip gitti, hiç yaşamamışım gibi.” Başkaları için yaşanan bir hayat elbette hiç yaşanmamış gibi bitmiştir. Uzaktan, Vişne Bahçesinden balta sesleri duyulur.

Oyun her ne kadar acıklı bitse de aslında Çehov’un bunu komedi türünde yazdığını öğrenince şaşırmamak imkansız. Çünkü oyun sahnelenirken türü genelde dram olarak yayımlanmış. İnsanlar tarafından Rusya’nın içinde bulunduğu ağır dramı sergilediği düşünülmüş. Ancak Çehov’un aslında bu kadar da derin bir kaygısı olmamış bu oyunu yazarken. Amacı tamamen Aristokrat sınıfın içinde bulundukları olumsuz şartlara rağmen, umursamaz ve gülünç hallerini yansıtmakmış.(3) Her nedense gülmekten çok hallerine acıdığımızdan bazı gerçeklere de kapanıyor gözümüz. Lopahin her ne kadar olumsuz bir karakter gibi görünse de aslında L. Andreyevna için gerçekten üzüldüğünü ve çabaladığını göz ardı etmek imkansız mesela; ama okur olarak onu çiftliğe el koyan kötü adam olarak görmeye hazırız. Tromifov için de benzer bir konu söz konusu; oyunun aklı diyebiliriz onun için ancak ne yapmış bu akılla desek elimizde koca bir hiç kalıyor. Avare gezen ve sadece fikir adamı olarak kalabilmiş bir genç. Vişne Bahçesini anlamak için dönemin sosyal ve ekonomik yapısına ciddi bir hakimiyet gerekiyor. O dönemde yaşayan kesimin oyunu tam anlamıyla idrak edemeyerek onu dram olarak sahnelemesinde belki de dönemin buhranlı atmosferi etkiliydi. Gerçek sanatçıyı ise sanatçı yapan o atmosferde bile yaşananlara farklı bir açıdan bakabilmektir.

14 Temmuz 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/14-sayi-indir-36.pdf 

8 Temmuz 2019 Pazartesi

Hezarfen’in Kanatları

 


Hiç düşündün mü, Hezarfen Galata’nın merdivenlerini tırmanırken nasıl hissediyordu? Neler düşünüyordu kim bilir. Kalbi yerinden çıkacak kadar heyecanlıydı belki de. Halbuki hesabını kitabını yapmıştı öncesinde. Defalarda zihninde canlandırmıştı Galata’dan süzüldüğü anı. Gelgelelim o işler öyle zihninde canlandırmayla olmuyordu. Çünkü Hezarfen daha önce hiçbir insanın cesaret edemediğine cesaret etmişti: uçmaya.

Belki de binlerce kez izlemişti; kuşların gökyüzünde nasıl süzüldüklerini, dans ettiklerini, rüzgarı kanatlarının ardına aldıkça nasıl yükseldiklerini… Sanki Hezarfen’e nispet yaparcasına “Hey sen! Bizler gibi uçmak için kanatlara sahip misin!” der gibi attıkları çığlıkları dinlemişti. İnsan nasıl kıskanmaz böylesini. Yeryüzünü, hele de İstanbul gibi bir diyarın en güzel manzarasına onlar sahipti.

Zamanı gelince Hezarfen de taktı kanatlarını, aldı rüzgarı ardına lodoslu bir İstanbul sabahı. Onu gökyüzünde gören bunun bir büyü olduğunu sanırdı. Oysa bu Hezarfen’in içindeki tutkunun ta kendisiydi. Süzüldükçe hissetti; mesele uçmak değildi. Uçmak, İstanbul’un göğüne varmak için yalnızca bir araçtı. O rüyasına varmıştı. Düşmek mi? Aklının ucundan bile geçmiyordu. “Göğü arz eyleyen, düşmekten korkmamalıydı.” Gökyüzü sanki yıllardır bir insan bekliyormuş da Hezarfen’in hemen yere inmesine izin vermiyordu. Düşmek ne kelime! Birkaç kez yükseldiğini bile hissetmişti, inanır mısın?  İnanmak zorundasın, uçmak için.
İstemekse tüm mesele onlar da istemişti İstanbul’un göğüne varmayı. Uçmak için gerekli kelimeler her neyse ikisi de bir bir yerleştirmişlerdi heybelerine. Yavaş yavaş tırmandılar Galata’nın merdivenlerini. Hezarfen ne hissediyorsa öyle hissediyorlardı, öyle atıyordu kalpleri. Zirveye vardıklarında bir de baktılar ki heybeleri boş. Heyecandan kelimeleri merdivenlere serpe serpe çıkmışlardı yukarı. Oysaki hep bu ana saklamışlardı onları. Kelimeler kanatlarıydı onlar olmadan uçamazlardı.

Bir süre öylece bakakaldılar İstanbul’un göğüne. Kuşların zamanında Hezarfen’e yaptıkları gövde gösterilerini şimdi onlar izliyordu. O kelimeler bugün dökülmezse dudaklarından İstanbul’un göğü onlar için hep seyirlik kalacaktı. “Uzun uzun sustular sözün kıyılarında.” Sustukça duydular aslında birbirlerini. Sustukça daha da yükseldi kalp ritimleri. Sussak da duyabiliyorsak birbirimizi kelimeler olmadan da uçabiliriz diye düşündü daha cesur olanı. Tam da o cesaretle tuttu diğerinin elini, daha yakından hissedebilsin diye kendi kalbine götürdü. Bu ritme heybelerinde hiçbir kelimenin kalmaması olağandı. Hangi kelime anlatabilirdi ki bu şiddeti. Onun kalbine dokunduğu an hissetti diğeri, artık gökyüzündelerdi. Gözleri birbirine değdikçe yükseldiler, yoruldukça güç verdiler birbirlerine. Yere indiklerinde Hezarfen gibi sürgüne gideceklerini ikisi de biliyordu. Biri ülkenin en doğusuna diğeri en batısına sürülecekti. Yine de öyle bir andı ki bu; ikisinin de zihnine kazılacak, ayrı kaldıkları her gün andıkça ruhlarını ferahlatacak. Bu yüzden kalabildikleri kadar kaldılar gökyüzünde ve uçabildikleri kadar uçtular Dersaadet’in mavisine…

8 Temmuz- 19’ / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2019/07/08/hezarfenin-kanatlari-sevde-gul-kocalar/


 

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...