Sayfalar

24 Temmuz 2014 Perşembe

Düşündüm de...


İçimizdeki çocuğu büyüttük mü? Aferin o zaman bize. Artık aklı başında, nerede nasıl davranması gerektiğini bilen, kendisine sunulan kalıplara göre şekil alan, toprakla temizlenmeyi değil de betonda kirlenmeyi benimseyen, gördüğüne değil duyduğuna inanan, sorgulamadan kabul eden, koca bir gökyüzünde dinlenmek yerine yeryüzünde kaybolan bizlere, hepimize aferin. Ayakta alkışlıyorum bizleri ve sırtımı dönüyorum geride bıraktığım onlarca hayale ve maceraya.

 

Yeni doğanlar büyüdükçe daha da heyecanlı oluyorlar, dikkat ettiniz mi? ‘Bu da ne?’ diye ellerini daldırıyorlar suyun içine, kağıdı parçalarken çıkan sesi dinliyorlar, tadına bile bakıyorlar. Bir köpeğe korkmadan ellerini uzatıp dost oluyorlar. Bizim tanıdık sandığımız birçok şeyi onlar bizden iyi tanıyorlar ve zamanla unutuyorlar, unutturuyoruz, bize de unutturdular. Galiba intikamımızı onlardan alıyoruz. Kıskanıyor muyuz ne? Koyup da başköşeye öğrensek ya onlardan bir şeyler. Sadeleştirdiğimiz hayatlarımıza renk katsalar biraz. Biz onlara çamurla oynama dedikçe onlar gözümüzün içine baka baka ağızlarına sokarken çamuru cesareti öğretseler bize. Denizin altındaki balıkların nasıl nefes aldıklarını sorgularken merakı öğretseler…

 

Fotoğraf: Değirmendere/Gölcük - 17'

Ben bunları düşünürken şu anda bir baba odasının duvarlarını boyalarıyla renklendiren çocuğunun ellerine vuruyor. Renklerden uzak dur çocuk! Odanın duvarları beyaz olmak zorunda. Çünkü senin hayal gücün bununla sınırlı kalmalı. Beyaz bir gömlek giydiğinde altına siyah bir pantolon geçireceksin, unutma! Saçlarını iki yana ayırıp güzelce taramalı ve ayakkabılarını temiz tutmalısın. Sakın sesini çıkarma gittiğimiz yerde, uslu uslu otur. Çünkü sen bir çocuk değilsin, yetişkin adayısın nihayetinde. Sonra teyzeler gelip güzelce taranmış saçlarını okşayarak “Aman da ne uslu bir çocuk bu böyle.” desinler ve sen bu cümle için tüm maceralarından vazgeç çocuk. Ellerine alıp tüm renkleri hayatı rengarenk boyamaktan vazgeç. Bak! Her şey tekdüze zaten. Güne uyandığında gökyüzü yine mavi, dağlar yine yeşil, evlerin çatıları yine kırmızı… Sorgulama bunları, sorgulama işte. Ne gerek var!

 

Bir adam var. Otuz beş, kırk yaşlarında. Utanmıyor, bir ayağında mor bir ayağında sarı çorap. Öyle dolaşıyor. Umurunda değil, kim ne der diye düşünmeden kafasına göre yaşıyor. Hayalleri hayatının ötesinde. Tanıdıkça şaşıyor insan bu adam neyin kafasını yaşıyor! Bana sorarsanız büyütmemiş içindeki çocuğu, çocukluğunda yaşıyor. Sen ona benzeme çocuk. Kim sığacak sonra kalıplara? Kim sorgulamadan kabul edecek benim fikirlerimi benim kabul ettiğim gibi? Kimse sormaz senin fikrini, kimse sormaz sana neyi sevdiğini. Düşündüm de ben yeşili severdim herhalde, griyi bu kadar sevdirmeselerdi.

 

Temmuz-14' /Bolu

https://derindirilis.blogspot.com/2014/07/dusundum-de.html

 


14 Temmuz 2014 Pazartesi

Cennet




Terliklerini vura vura koştu küçük kız. Kalabalıktı. Toz dumandı ortalık. Nasıl olmuşsa olmuş bırakıvermişti annesinin elini. Sonrası ise karmakarışık... Etrafındaki insanların yüzlerine bakıp annesini seçmeye çalışıyor, karnından yukarısını göremiyordu kimsenin. Arada bir onun boylarında birkaç çocuğun yüzünü seçiyorsa da onlar da bir görünüp bir kayboluyorlardı. Nereye gittiği belli olmayan bir kalabalığın ortasında sürüklenmekten yorgun düşmüştü küçük kız. Olduğu yere sabitlendi sonra. Avuçlarını açıp annesinin yatmadan önce okuması için öğrettiği bütün duaları okumaya başladı. Yaşlar nurlar gibi birikti avuçlarına. Dualar ve yaşlar çoğaldıkça kalabalık azaldı sanki. Onun da yüreği sakinleşti. Tam kıpırdayacaktı ki yerinden aniden büyük bir gürültü koptu. Bulutlarla örtülü gökyüzünü griye çaldı yükselen dumanlar. Gürültüyü takip eden kısa bir şok sessizliği, sonrası ise çığlık çığlığa kaçış ve arayış kaybolanları.

 

            Küçük kız kulaklarını kapattı elleriyle, iri gözlerini fal taşı gibi açıp bakakaldı göğe yükselen kırmızı dalgalara. Bunun etkisinden henüz çıkmıştı ki bir gürültü daha… bir gürültü daha... Etrafında koşuşturan yüzlerce insan... Ne olduğunu anlayamayan bakışları her birine dokunmaya çalıştı tek tek. Neydi şimdi bu yaşadığı? Neden kanlıydı elleri yüzleri çocukların? Neden sokakların ortasında uyuyakalmıştı insanlar? Daha saat erkendi, nedendi bu karanlık? Bu garip giyinmiş adamlar da kimlerdi? Çocuklar ağladıkça gülüyordu onlar...

 

            Gözlerini gezdirirken kalabalığın üzerinde annesini görebildi nihayet. Bağırmaya başladı kendi sesini kendisinin bile duyamayacağı büyük bir çığlığın içinde. Ne yaptıysa olmadı, annesi olduğu yerde dört dönüyor fakat onu görmüyordu. Ellerini dizlerine vuruyor, bağıra çağıra ağlıyordu. Küçük kız annesiyle arasındaki mesafeyi kapatmak için koşmaya başladı terliklerini vura vura. Küçük adımları yaklaşmıştı ki ana kucağına bir gürültü daha uğruna savaşılan toprakların semalarında, üstelik küçük kızın tam da annesiyle göz göze geldiği o anda.

Hayatında hiç görmediği ve hayattaki kimsenin de göremeyeceği bir güzellikle karşılaştı birden küçük kız. Yine anlam veremedi bu olanlara. “Burası da neresi böyle?” Melekler cevap verdi küçük dudaklardan çıkan bu soruya: “Cennete hoş geldin küçük kız, cennete hoş geldin.”

https://derindirilis.blogspot.com/2014/07/cennet-terliklerinivura-vura-kostu_6198.html

Fotoğraf:https://leri/fe/kultur-ve-sanat/sanat-dunyasi-filistinlilere-cizimleriyle-destek-verdi,-igImrwxaU6JX3XjI96mNw/1t8IwHqSh0-cXWqzhKcM5Q

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...