Sayfalar

28 Ocak 2020 Salı

İran Edebiyatı Serisi - II "Sadi Şirazi Ve Gülüstan’ı"

 

İran edebiyatı denilince akla gelen ilk isimlerden biridir Sadî Şirazî. Kendisi hem ünlü bir şair hem de İslam alimi olarak bilinir. Asıl adı Muslihiddin b. Muhlis olmakla birlikte Edebiyat ve İslam dünyasında, eserlerinde kullandığı Sadî mahlasıyla tanınır. Sadî, İran’ın Şiraz şehrinde,tanınmış bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Doğum tarihi net olmamakla birlikte beyitlerden yola çıkarak 1193-1213 tarihleri arasında doğduğunu söylemek mümkündür.

Sadî Şirazî, ilk eğitimini Şiraz‘da tamamladıktan sonra Bağdat’a gider ve Nizamiye Medresesinde alim İbni Cevzi’nin öğrencisi olur. Kendisinin tüm öğrenim dönemi yaklaşık 30 yıl kadar sürer. Kitaplardan ve hocalarından öğrendiği bilgiye bilgi katmak isteyen ve belki de her sanatçının ruhunda yoğun olarak bulunan merak duygusuna söz geçiremeyen SadÎ daha sonra yollara düşer. Hem askerliğini hem de seyehatlerini gerçekleştirdiği bu dönem de yaklaşık 30 yıl sürer. Bu  dönemde Belh, Gazne, Pencab,Sumenat, Gucerat, Yemen, Hicaz, Habeşistan, Suriye, Kuzey Afrika ve Anadolu’nun birçok yerini gezer. Bazen bir derviş gibi bazen de farklı farklı kılık kıyafetlerle kimi zaman halkın kimi zaman idare adamlarının, bazen dervişlerin bazen alimlerin arasına karışır. Kitaplardan okuduklarını, hocalarından duyduklarını bir de yaşayarak öğrenir. Bilgisine bilgi katar. Çok gezen mi bilir çok okuyan mı, sorusunu dünya üzerinde her ikisini de deneyimleyen biri olarak en iyi cevabı verebilecek insanlardandır şüphesiz. Ancak onun eserlerinde karşılaştığımız durum daha çok bu bilgi hazinelerinden her türlü faydalanmaktır. Öyle ki Sadî Şirazî, eserlerinde hocalarından ve kitaplardan öğrendiği bilgi ve edebi okurlarına ve nasihat verdiği insanlara onların anlayabileceği, onları sıkmayan bir dille ifade eder. Şüphesiz onların anlayabileceği dili de onların arasına girdiği zamanlarda kazanmıştır.


Uzun süren seyahatlerin ardından 1256’da Sadî Şirazî tekrar ana yurdu Şiraz’a döner.  İran toprakları bu dönemlerde yoğun bir Moğol istilası altındadır. Şiraz da aynı dönemde Salgurluların hüküm sürdüğü bir beldedir. Ancak dönemin Salgur hükümdarı Ebu Bekir Moğollarla iyi bir anlaşma yaparak kendi topraklarını çok uzun bir süre istiladan korur. Sadece topraklarını korumakla kalmayan bu hükümdar, topraklarındaki şair ve alim zenginliğini farkındadır ve kendilerine her fırsatta övgülerini ve iltifatlarını sunar. Bu sebeple Sadî Şirazî ve onun gibi birçok sanatçı ve alim yetişir bu dönemde Şiraz topraklarında. Sadî Şirazî böyle bir hükümdarın değerini farkındadır ve onun adına 1257 yılında en önemli manzum eseri Bostan’ı kaleme alır. Sadîname olarak da bilinen bu eser; Adalet, İhsan, Aşk, Tevazu, Rıza, Kanaat, Terbiye, Şükür, Tevbe, Münacaat ve Hatm-i Kitab başlıklı 10 bölümden oluşur. Bir yıl aradan sonra da aynı hükümdarın veliahtı adına Gülistan eserini okuruna sunar.
Sanatçının eserlerinin konuları genel olarak sevgi, ahlaki değerler, görgü kuralları, insan sevgisi, dostluk, tutku, ilim aşkı ve çoğunlukla Allah sevgisi olarak sıralanabilir. Özellikle insanı ele alan şiirlerin öncülerinden biri olduğunu söylemek mümkündür. Gülistan eseri bu yönüyle yıllar boyu medreselerde ders kitabı olarak okutulur. İlme olan tutkusu ise  daha çok hayata geliş amacının öğrenmek kavramına dayandığına olan inancıyla ilişkilidir. İnsan en başta kendini tanır, bilir ve severse çevresindekileri de tanır, bilir ve sever. Tüm bu sevgilerin ışığındaysa asıl sevgiye ulaşır inancı, tasavvuftaki birlik inancına dayanır.
Sadî Şirazî vatanına döndükten sonra ömrünün geri kalanını dinlenmeye ve ibadetle geçirmeye ayırır. Bu dönemde hem öğrencilerini eğitmiş hem de gelecekteki insanlara bildiklerini miras bırakmak adına eserler üretmiştir. Manzum ve mensur eserleri günümüzde hala birçok insana etki etmekte ve tesirini korumaktadır.

Sadî Şirazî 20’den fazla eser kaleme almıştır. Bostan ve Gülistan bunların en bilinenleridir. En önemli manzum eserleri başta Bostan olmak üzere; Kasâid-İ Arabî, Kasâid-i Fârsî, Merâsî, Tayyibât, Bedâyi, Havâtîm, Hubsiyyât’tır. En önemli mensur eserleri ise başta Gülistan olmak üzeretakrîr-İ Dîbâce, Mecâlis-İ Pencgâne, Suâl-İ Sâhib-Divân, Akl u Işk, Nasîhatü’l-Mülûk, Risâle-İ Selâse’dir.

Sadî Şirazî’nin Gülistan’ı

Gülistan, Sadî Şirazî’nin kaleme aldığı en değerli eserlerinden biridir. 1258 yılında kaleme aldığı bu eser manzum-mensur karışık hikayelerden oluşur. Konusuna değinecek olursak genel anlamda ahlak ve âdetleri ele aldığını söylemek mümkündür. Kitap her ne kadar hükümdarın oğlu adına yazılmış olsa da tüm insanlara ders niteliği taşımaktadır. Birçok sanatçıyı etkisi altına almış, sadece büyüdüğü çevrede değil yıllar sonra bile farklı birçok bölgede önem verilen bir eser haline gelmiştir. Bunda da okuru sıkmadan kullandığı samimi dil oldukça etkilidir. Öyle ki insanlara direk nasihat vermek yerine sunması gereken bilgileri hikayeleştirerek daha dikkat çekici hale getirmiştir. Böylece yıllardır hala okunan bir eser olmayı başarmıştır.

“Bu kitap konuşanların işine yarar, yazanların belagâtını arttırır.”

Kitabın içinde yer alan hikayeler bazen geçmişte yaşanan olaylardan bazen sanatçının kendi hayatından ilham alarak kaleme döktüğü eserlerdir. Sadî Şirazî gezdiği ve girdiği farklı ortamlar sayesinde hikayelerindeki konulara pek çok farklı bakış açıları geliştirerek birçok insanı tesiri altına alır. Bu da eserin okuyucuyu sıkmasını önler. Kendisi de eserin daha girişinde belirtir zaten:

“Gülistan can sıkılacak yer değildir.”

Eserin girişinde Sadî Şirazî, bu eseri neden yazdığını belirten kısa bir yazıya yer verir. Aklından yine türlü düşüncelerin geçtiği bir vakittir.

“Ömründen eksilir bir nefes her dem

Çok gitti, az kaldı. Uslan ey sersem

Elli sene geçti uyuyorsun hala

Şu beş günü olsun verme hebaya”

Bu düşüncelerle dünya hayatına daha fazla aldanmamaya, köşesine çekilip susarak sadece ibadetini yapmaya karar verir. Ta ki bir yoldaşının -sevdiği değerli bir dostunun- ısrarlarına dayanamayıp tekrar konuşana kadar.

“Ukalâ gerçi sükûtu addetmiştir

Maslahat varsa fakat sözde, bırakma meskût

İki şey tîregî-i akla delâlet eyler:

Susacak yerde kelâm, söylenecek yerde sükût”

(Akıllılar gerçi susmayı edepten saymışlardır. Konuşmakta yarar varsa sen sessiz durma. İki şey akıl bulanıklığına delalet eder: Susacak yerde konuşmak, söylenecek yerde susmak.)

Konuşmasında yarar olacağı ve insanlara öğreteceği daha pekçok bilgi olduğu inancıyla dili çözülür sanatçının. Gülistan’ı yazmaya karar verir. Yeniden konuşmaya başlar ve arkadaşına bu müjdeli haberi şu satırlarla verir:

“Nideceksin bu gül demetlerini?

Gülistân’ımla süsle ellerini

Gülün ömrü, bilirsiniz ki, çok az

Bu Gülistân, müebbeden solmaz”

Sanatçının Bostan eserinden artanları da eklediği bu eser 8 bölümden oluşur. Bölümlerin belli bir sırası vardır. Mesela ilk bölüm idareci oldukları için padişahlara ayrılmıştır. Padişahların Gisişine Dair, Dervişlerin Ahlakına Dair, Kanaatin Faziletine Dair, Sükûtun Faydalarına Dair, Aşk Ve Gençliğe Dair, Zayıflık Ve İhtiyarlığa Dair, Terbiyenin Tesirine Dair Ve Sohbet Edeplerine Dair şeklinde sıralanan bu bölümlerin hepsi birbirini tamamlayıcı niteliktedir.

Anadolu topraklarında Mevlana Celaleddin Rumi nasıl Mesnevi eseriyle tanınıyorsaSadî Şirazî de İran topraklarında Gülistan eseriyle tanınır. Bu iki alim de aynı zamanlarda insanları eğitmişlerdir. Mevlana ‘ya daha fazla aşina olmamız ise yüksek ihtimalle Anadolu topraklarında yaşamış olması ile ilgilidir.

Sadî Şirazî, hayattayken ünlenen ve değer gören bir şair ve alimdir. Eserlerine verilen öneme bizzat şahit olmuş, gezdiği birçok yerde el üstünde tutulmuştur. İran edebiyatı şairleri dediğimiz zaman ilk isimlerden biri olan Sadî Şirazî, 1292 yılında doğduğu şehir Şiraz’da vefat etmiştir.
 
Kaynak:
Sadi.BütünRubaileri. Haz. H. Zekai Yiğitler. İstanbul: Dharma Yayınları, 2011. Sadi-i Şirazi. Gülistan. Haz. Azmi Bilgin. İstanbul: Semerkand Yayın, 2011.

Şirazlı Şeyh Sadi. Gül Suyu Gülistan Tercümesi. Çev., Niğdeli Hakkı Eroğlu. İstanbul: Kurtuba Kİtap , 2011

 

28 Ocak 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2020/01/28/sadi-sirazi-ve-gulustani-sevde-gul-kocalar/

17 Ocak 2020 Cuma

Hayatı Şiirleştiren Kadın; Didem Madak

Bir şiir okurken alışıldık bir düzen arar gözlerimiz, biraz uyak biraz kafiye… Her şiirde olmasa da çoğunda var olan şiir geleneğini yıkmış bir kadın, Didem Madak. Kalemi eline almış, içini içinden geldiği gibi dökmüş kağıda. Sonra bir bakıvermiş şiire dönüşmüş kağıda düşen kelimeler. Efsunlu şiirlere. Kendi deyimiyle onun şiirleri ütüsüz ve buruşuk gezdirdiği ruhunun diyeti. Bir düzeni, onu sıkıştıran kuralları yok. Hayatı bazen gördüğü gibi bazen hissettiği gibi kağıda yansıtmış. İyi bir gözlemci. Hem çevresindeki olayları, insanları, hatta eşyaları hem de içinde hissettiği duyguları, hayalleri, acıları ve korkuları çok iyi tanımış; bizlerle de tanıştırmış.

Didem Madak, dünyaya gözlerini 1970‘te İzmir ‘de açar. Kendisinden 6 yıl sonra da kardeşi Işıl dünyaya gelir. İlk oyun arkadaşı, çocukluğunun en güzel anlarının şahidi Işıl, ileride şiirlerinin de ana karakterlerinden olacaktır. Güzel geçen bu çocukluğu belki de bitiren ve Madak’ı daha 14 yaşında bir anda olgunlaştıran bir olay yaşanır. Madak’ın annesi Füsun Hanım kolon kanseri nedeniyle vefat eder. Annesinin acısına alışmaya çalıştığı bu zor günlerde teyzesi Hale, Didem Madak ve kardeşi Işıl’a annelerinin ünlü şairlerin şiirlerini derlediği defterini verir. Böylece Didem Madak‘ın içinde bir yerlerde gizli olan şairlik damarına ilk temas gerçekleşir. Ayrıca teyzesinin zengin edebiyat koleksiyonu da şairin edebiyat merakını daha da kamçılar. Edebiyata olan ilgisinin arttığı bu dönemde şair büyüyüp genç bir kız olmuştur. Hukuk fakültesini kazanmıştır. Ancak okulun daha ilk yılında duygularının ağırlığına yenik düşüp sevdiği adamla nikah masasına oturur ve okulunu yarım bırakır. Ne yazık ki bu evlilik uzun sürmez. Eşinden ayrıldıktan sonra ise şairin kendini asıl keşfetme süreci başlar. Kendine İzmir’de bir bodrum katı tutar ve yazmaya başlar. Yaşadıklarını, acılarını, hissettiklerini o yazar, kağıt dinler. İçinden geldiği gibi bırakır içinde yıllarca biriktirdiği dizelerini. Uzadıkça uzar şiirler:

“Ben bir bodrum kat kızıyım bayım

Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum

Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum

Fakat korkuyorum. Birazdan da

Kırk üç numara ayakkabılarınızla

Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız

Bu iyi olmaz bayım!” (Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım! şiirinden)

Bir yandan şiire yöneldiği bu dönemde bir yandan da çıkan afla okuluna geri döner ve hukuk fakültesini tamamlar. Şairin ilk şiir kitabı Grapon Kağıtları da bu dönemde yazdığı şiirlerden oluşur. İlk şiiri 1995’te “Sombahar” isimli bir dergide yayımlanır. Şairin ara ara dergilere yolladığı şiirlerini takip eden küçük bir okur kitlesi bile oluşmuştur. Madak’ın öyle geniş kitlelerce tanınmak gibi bir derdi yoktur. Şiirlerini okuttuğu kardeşi Işıl, Madak’a bir şiir yarışmasından bahseder ancak şair oralı bile olmaz. Işıl ise onun şiirlerinin daha fazla insana ulaşması gerektiği inancındadır ve bu inançla ablasının şiirlerinden derlediği Grapon Kağıtları isimli dosyayı “2000 İnkılap Şiir Yarışması”na yollar. Yarışmaya katıldığından haberi bile olmayan Didem Madak yarışmayı kazanır ve böylece ilk şiir kitabı Grapon Kağıtları İnkılap Yayınlarından çıkarak okuruyla buluşur.

Didem Madak Kitaplarının genelinde hissettiğimiz, sanki biriyle karşılıklı konuşuyormuş ya da birisine mektup yazıyormuş hissi özellikle ilk kitabı Grapon Kâğıtlarında oldukça yoğun hissedilir. Kendisi de kitabın arka kapağında kitapta yer alan şahıs ve kişilerin gerçekle alakalarının tam olduğunu belirtir zaten. Bu ilk kitabını, yayımlanmasında etkisi büyük olan kardeşi Işıl’a ithaf eder. Başta kardeşine, dostlarına ama en çok küçük yaşta kaybettiği annesine dair dizeler buluruz Grapon Kağıtlarında:

“…Bazen ölmek istiyorum

Beni yeniden doğurman için

İri, ekşi bir vişne tanesi gibi.

Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,

Bu acımasız ölü anne sesini”

(Annemle İlgili Şeyler şiirinden)

Madak şiir yazmanın çocukça muzip bir tarafı olduğundan bahseder bir röportajında. Şiir yazmayı bir çocuğun ateşle oynama muzipliğine benzetir. Genelde yangın çıktığını ve yanan yerleri grapon kağıtlarıyla kapattığını ifade eder. Didem Madak okurken o yangının sıcaklığını hissetmemek çok zordur. Üstelik yangın 2002’de okurla buluşan Ah’lar Ağacında da devam eder. Ah’larla doludur kitap. Şair her “Ah!” ettiğinde içinize bir sızı düşer. Bu ah’ın ağırlığını çok iyi biliyor olacak ki bu kitabı da ses tonunu emanet ettiği Ahlat Ağacına ithaf eder. Yakın dostu Müjde Bilir ile yaptığı bir röportajında yaşamı boyunca çok ah ettiğini belirtir ve bu kitabı da ettiği ah’ları gömdüğü bir ağıt olarak nitelendirir.

 (Ah’lar Ağacı şiirinden)

Şair ilk iki kitabında yer alan diyalog-mektup havasında yazdığı şiirlerden tam olarak olmasa da biraz uzaklaşarak, 2007 yılında yayımlanan son kitabı Pulbiber Mahallesi kitabında merkeze kurgusal bir mahalleyi alır. Anlatmak istediklerini zaman zaman mahalle üzerinden şekillendirdiği imgelerle kaleme alır. Kitap ayrı ayrı şiirlerden oluşsa da şiirlerde mahalleden verdiği bir detayla okura tek bir şiire devam ediyormuş hissi verir. Yine de kağıda düşenler hayatından izler taşır ancak bu sefer mahalleden yararlandığı detaylar yardımına koşar:

“…Bu mahalleye ben Cenevizlilerden kalmışım.

Bir elli altı santimlik bir kule olarak

Ferman tarihinse

Göğe doğru uzanan bu beden de bizimdir icabında…”

(Pulbiber Mahallesini Tanıyalım şiirinden)

Didem Madak isminin artık geniş bir kitleye yayıldığı dönemdir. Şiirlerini okuyan, kendisine aşık bir adamla yolları kesişir şairin. Didem Madak da bu adama aşık olur ve şair 2005 yılında yeniden yuva kurar. 2008 yılında küçük kızı dünyaya gelir. Adını Füsun koyar. Annesinin yaşayamayan adını kendi kızında yaşatmayı arzular. Ancak şair birkaç yıl sonra annesinin hastalığına yakalanır ve hayata gözlerini yumar. 41 yıllık hayatında iki Füsun’a da doyamadan 2011’de vefat eder. Ardından geride bıraktığı 3 yaşındaki kızı Füsun’a yazdığı şu satırlar kalır:

“Canım kızım, cehaletimden şair oldum… Annesizlikten. Sen sakın şair olma!”

Didem Madak’ın şiirlerini anlamak için yaşadığı bu acıları bilmek gerekir mi? Şiirlerine hayatını işleyen bir kadını anlayabilmek için bence gerekir. Şiirin kapılarını açan ve ona en çok şiir yazdıran başlıca nedendir çünkü şairin küçük yaşta kaybettiği annesi. Bu yüzden içini dökerken sıklıkla rastlarız annesi Füsun’a. Şiirin hiç beklemediğimiz bir yerinde annesinin adını sayıklarken duyarız.

Bir Füsun’u kaybetmekle başlayan şairliğin bir Füsun’u kazanmakla sona erdiğini de bilmek gerekir. Kızı doğduktan sonra şiir yazamadığını söyler Madak, ancak bundan asla şikayetçi değildir.

Elbette şairin şiirlerinde yoğunlaştığı tek konu annesizliğin yaşattığı acı değildir. Dünya üzerinde kadınların yaşadığı zorluklara, kendi yaşadığı acılara, kadının gücüne de sıkça yer verir dizelerinde. Kadınlara sınırlar çizilen bir toplumda sınırı aşmaya yeltenenlerin cesareti etkiler şairi. O da bu sınırı aşmak için şiirlerine sarılır:

“…Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!

Şöyle ağır bir halı gibi çırpılsa,

Tozlar havalansa…”

(Pulbiber Mahallesi Tarihi şiirinden)

Didem Madak’ın şiirlerini okurken kendini açıkça ifade eden, samimi bir insanı dinlermiş gibi hisseder okur kendini. Bu samimiyet karşısında okurun da kendini açmaması nerdeyse imkansızdır. Ben bu duyguyu tanıyorum, ben bu acıyı hissediyorum dedirtebilir çünkü Didem Madak okuruna. Alışılmışın dışında olan, kurallar tanımayan, kendi içinde kara mizah barındıran, bazen ironik bazen mecaz bazen ise ağır bir gerçeklikle bizleri kendi efsununa çeken bu şiirleri nasıl gördün? Nasıl yazdın? Az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığında hayatın her yerinden şiirler fışkırdığını söyleyen kadın! İyi ki geçtin bu hayattan, iyi ki dünyaya baktın…

Kaynak: Didem Madak’ı Okumak. Metis Yayınları. 2015 edebiyathaber.net (23 Temmuz 2012) Müjde Bilir Didem Madak’la Söyleşi gazeteduvar.com.tr/ Didem Madak'ın bam teli. Enver Topaloğlu. 15 Nis 2017 gazeteduvar.com.tr/ Didem Madak’ın şiirinin sırları. Enver Topaloğlu. 29 Tem 2017

18 Ocak 2020 /Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/20-sayi-indir-55.pdf

7 Ocak 2020 Salı

"HAVADA BULUT” Sait Faik ABASIYANIK

 


Havada Bulut; Sait Faik Abasıyanık’ın 1951 basılan, oldukça farklı kurgusuyla dikkatleri üzerine çeken öykü kitabı. Adalar öykücüsü Sait Faik’in birçok eserinde olduğu gibi, bu eseri de yaşamını sürdürdüğü Burgazada’da geçmektedir. Zaten eserlerinin çoğunu yaşayarak yazdığına inanılan yazar, Havada Bulut adlı eserinde de okuyucuyu bu duruma bir hayli inandırıyor. Ancak kitabın daha giriş bölümünde, sonraki bölümlerde bizlere sunacağı öykülerin Ahmet isimli bir kişiye ait olduğunu belirterek “Ahmet Bey diye biri belki de hiç yoktur, belki bu öyküleri yazan da benimdir, ama siz yine de o yazmış gibi okuyun, o da yazmış olabilir” gibi kafa karıştıran ilginç uyarılarda bulunuyor.

 

Var olup olmadığından emin olamadığımız Ahmet Bey’in öykülerinden önce yer alan giriş kısmı da kitabın adıyla aynı ismi taşıyor. Yazar, giriş kısmında bizlere daha çok İlerleyen sayfalarda öykülerini dinleyeceğimiz Ahmet Bey ile nasıl tanıştıklarını anlatıyor. Kitabın başında anlatıcı –biz onu Sait Faik olarak algılıyoruz- yaşanmış olayları bulup yazmak üzere Burgazada’da dolanıp duran bir yazardır. Başlarda köydeki zengin bakkalın hayatını kaleme almayı düşünürken köye gelip giden posta müvezziinin anlattığı, köpeği ile konuşan adam ilgisini çekmeye başlıyor.Adam hakkında malumat toplamak zor olmuyor. Posta müvezzii posta taşımaktan çok laf taşımak işiyle uğraşıyor çünkü.  Posta müvezzii bir gün adamın bir dergiye yollaması için kendisine zarf verdiğini söylüyor bizim yazara. Yazar da, posta müvezzii de bir anda meraklarına yenik düşüyorlar vezarfın içinden çıkan öyküyüaçıp okuyorlar. Okuduğu öyküden sonra merakı daha çok artan yazar, yavaş fakat sağlam adımlarla köpeğiyle konuşan adamın hayatına girmeye başlıyor. Aralarındaki dostluk bağı giderek kuvvetlenince yazar daha fazla bu vicdan azabıyla yaşayamıyor ve adama zarfını açıp öyküyü okuduğunuitiraf ediyor. Yazar, köpeği ile konuşan adamın öfkeyle karşılık vereceğini beklerken adamın gülen yüzüyle karşılaşıyor; köpeği ile konuşan adam ise bundan sonra öykülerini okuyabileceği biriyle.

 

Kitabın bundan sonrası, adını daha sonraki bölümlerde öğrendiğimiz köpeği ile konuşan adam yani Ahmet Bey’in öyküleriyle devam ediyor. Ahmet Bey’in öyküleri daha çok kendi yaşamından izler taşıyor. Öykülerini kaleme alırken üzerine yapışan, ardında bırakamadığı acılarından, hatıralarından ve en çok da Yorgiya isimli genç bir kıza karşı hissettiği imkansız bir aşktan besleniyor. Bazen Ahmet Bey okuyor öyküleri bazen bizim yazar okuyor. Bazı öykülerin arasına ara ara yazar ile Ahmet Bey ‘in birkaç diyalogları da sıkışıyor. Eğer var olmayan bir Ahmet Bey’den bahsediyorsak yazarı kendi kendine oturmuş öyküler okurken hayal etmemiz de pek tabi mümkün.  Bu diyalog kısımlarında siz de Ahmet Bey’in öykülerinden sıyrılıp gerçek dünyaya geri dönüyor gibi oluyorsunuz. Ancak bu seferde başka bir öykünün-Ahmet Bey’i konu alan öykünün- içinde olduğunuzu fark etmeniz çok kısa bir zamanınızı alıyor. Sait Faik bu alışılmadık öykü kurgusuyla bir öykünün içinde başka öyküler okuyormuş gibi hissetmenize neden oluyor. Eserin efsunlu anlatım tarzı, Sait Faik’in öykülerinde kullandığı şiirsel ve akıcı üslubuyla birleşince sizi başka bir aleme kolaylıkla taşıyabiliyor.

 

Kitabın giriş kısmı ne kadar kitapla aynı adı taşısa da kitaba adını veren asıl Havada Bulut öyküsü ilerleyen sayfalarda çıkıyor karşımıza.

“-Götürüyorum, havadaki bulutu kovama doldurdum. Götürüyorum.
Kömürcü Hıristo evvela bir şey anlamadı. Şaşkın şaşkın bu sefer yüzüme baktı:

-Ne bulutu kızım?

Bayağı bulut… Yusyuvarlak, bembeyaz bir bulut…

Şimdi anlamıştı artık. Çocukluk geçirmeyen var mı? Kim bilir, belki o da bir gün kova ile evine güneş götürmüştü:

-Sizin evden içeriye o bulut girmeyecek!”(s:175)

Çocukluk… İnsanın hayatında en saf, en temiz haliyle yaşadığı devre. Hayal kurup kurup her yıkılışında bir yaş daha aldığı gerçeğini de Yorgiyao gün ilk kez tattı belki de. Kovadaki bulut evin içine girmedi. Havada kaldı. Yorgiyada Ahmet Bey’in öykülerinde hep bu saflığıyla, çocukluğuyla, masumiyetiyle kaldı.

“Onda neşeli, zengin bir ömrü, belki de beraberce takıldığı için hemen saadet derecesine yükseliveren sefaleti bulurdum. Dilimde şimdiye kadar duyamadığım tatlar duyar, gözümde, bilemediğim bir insanlık rüyası, bir Walt Disney filminin renkleri uçuşmaya başlardı.”(s:193)
Onu kötüye yakıştıramamıştır Ahmet Bey ancak kötünün ona yaklaştığını hissettirmiştir öykülerinde. Yorgiya kitabın ana karakteri değildir, ancak her öykü ucundan kıyısından hep ona dokunmaktadır. Başkasının öyküsüdür anlatılan ama o başkası Yorgiya’nın arkadaşıdır. Başka bir öyküde bir mekanda olan bitenler anlatılır. O mekan Ahmet Bey’in Yorgiya’yı gördüğü bir yerdir. Öyküler başka başkadır ama hepsi bir noktada birbirine dokunur; Yorgiya’da.

Havada Bulut’u incelerken eserin son kısmına geldiğimizde Ahmet Bey’in yazara yazdığı son mektup çıkar karşımıza. Gözlerimiz Yorgiya’yı arar. Bulamaz. Derlenip toplanıp Boğaziçi’nin sapa bir yerinde kahve açmaktan bahsetmektedir mektubunda Ahmet Bey. Bir de yanında kuyruksuz, keneli, miskin bir köpek hayal etmektedir. Yazar şöyle bitirir eseri: “Bana böyle bir kahve ve böyle bir köpeği ve çırağı ile haşır neşir bir adam, bir kahveci görürseniz haber verin. Günün siyasi dedikodularından kurtulmak için kendime ve bütün okuyucularıma, orada bir kahve içmeyi sağlayacağım.”(s:253)

Kahveciyi bulan olmuş mudur? Sait Faik kendisine ve bütün okuyucularına çay ısmarlamış mıdır? Ahmet Bey sahiden yaşamış mıdır? Kovada bulut taşınır mı? Gözümde tüm okuyucularıyla oturmuş çay içen bir Sait Faik canlanıyor, kıskanıyor insan. Son zamanlarını yalnız geçiren, bu yüzden son öykülerinde hep yalnız insanlara yer veren, içine yönelen Sait Faik’i keyifli keyifli okurlarıyla çay içerken hayal etmek iyi geliyor. Hayal bu ya, biz de sığınalım kahvenin bir köşesine. O içeri giren kim elinde kovayla? Ahmet Bey! Havada Bulut da sizinle geliyor.

Kaynak:Abasıyanık, S.Faik. Bütün Eserleri-4:Mahalle KahvesiHavada Bulut. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1970.

 

7 Ocak 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2020/01/07/havada-bulut-sait-faik-abasiyanik-sevde-gul-kocalar/

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...