Sayfalar

29 Aralık 2023 Cuma

HER SABAH

 


Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. Alarm görevini yerine getirmişti ancak o gözünü açamamıştı bile. Beyni devamlı kalkması gerektiğini tekrarlasa da bedeni sanki yatağa yapışmış gibi ona direniyordu. Sonunda ikisinin arasını yapmaya karar verip kendisine on dakika daha yatakta oyalanma hakkı tanıdı. Bu on dakikayı çok iyi değerlendirmeli, iyice uyumalıydı. O yüzden vücuduna en rahat şeklini vermeye gayret etti.

Biraz sonra tülün hafif hafif dalgalandığını fark etti. Üşüdüğünü hissetti. Halbuki her gece mutlaka camı kontrol edip öyle yatardı. Tuhaftır ki gerçekten de camı kapatmamıştı. Bir an eve biri mi girdi diye tereddüt etti. Fakat para eden her şeyi meydanda öylece duruyordu. Tekrar pencereye yaklaşıp camı iyice açtı. Dışarda muhteşem bir koku vardı. Soğuk, hafif nemli, biraz toprak, biraz çimen… Hava ise yavaş yavaş aydınlanmak üzereydi. Sokak lambaları daha kapanmamış, muhtemelen dakikaları sayıyorlardı. Gökyüzü mor, mavi, kırmızı, sarı renklerin bir araya girmiş haliydi. Büyüleyiciydi. Neden dışarı çıkıp biraz yürüyüş yapmıyorum ki diye düşündü. 

Hemen hızlıca hazırlanıp dışarı attı kendini. Uzun zamandır bunu yapmadığını fark etti. Biraz kendine kızdı biraz ana odaklanıp zevk almaya çalıştı. Gün daha yeni aydınlanıyordu ama ortalık kalabalıktı. Büyükler işlerine, çocuklar okullarına gidiyorlardı. Sahi ya benim okulum yok mu ne yapıyorum ben böyle eşofmanlarla dışarda, diye düşündü. Sonra, ne okulu canım bir işim olmalı gelmişim kaç yaşına, diye düzeltti kendini. Ama görünen o ki ne bir işi vardı ne de okulu. Bir an kendisini kocaman bir boşlukta gibi hissetti. Yolun kenarında öylece kalakaldı. Saati kurduğuma göre bir yere gidiyor olmalıyım. Bir işim uğraşım olmalı, dedi kendi kendine. Kafası iyice karışmıştı ki usul usul yüzüne damlaların düştüğünü fark etti ve uzun zamandır yağmurda yürümediğini de. Kalabalığın içine bıraktı adımlarını. Az önce soğuktan korunmak için taktığı şapkasını şimdi yağmurda ıslanmak için çıkarmıştı. Kalabalık nereye doğru akıyorsa oraya doğru aktı o da.

Bir lisenin kapısında buldu kendisini. Bir o kadar tanıdık bir o kadar uzaktı bu demirden yapılmış heybetli kapı. Tam okulun adını okuyacaktı ki ani bir fren sesiyle irkildi. Yolda hızla ilerleyen siyah bir araba yağmurda kayarak üzerine doğru geliyordu. Ancak hemen onun önünde yüzü kendisine dönük ve kulaklığı takılı bir liseli telefonuna bakarak okula doğru geliyordu. Kendisini bu gencin üzerine nasıl attığını anlayamadı bile. Birlikte yere yuvarlandılar. Her şey bir anda oldu. Şimdi genç de kendisi de yerdeydi. Araba okulun duvarına çarparak durabilmişti. Neyse ki herkes iyiydi. Sadece gencin burnundan biraz kan geliyordu. Hemen ayaklandı, gencin elinden tutarak onu da kaldırdı. İyi olup olmadığını sordu. Genç bir yandan burnundan akan kanı koluna silmeye çalışıyor, olayın şokundan cevap bile veremiyordu. Sadece sarılabildi, sanki bir güç bir destek ararcasına. O da bu sarılmaya karşılık verdi. Uzun zamandır kendisini hiç bu kadar iyi, bu kadar işe yarar hissetmemişti belki de. Sanki epeydir görmediği bir dostuyla hasret giderir gibiydi. Sonra ayrıldılar ve son kez baktılar birbirlerine. Genci okula uğurladıktan sonra kendisi de eve dönmeye karar verdi. Yeterince heyecanlı bir sabah olmuştu, daha fazla güvenli alanından uzak kalmasa iyi olacaktı.

Apartmanın merdivenlerini lise yıllarındaki gibi ikişer ikişer çıkarken bir anda aklına bir şey gelmiş gibi duraksadı. Ağır ağır tırmanmaya başladı bu sefer. Biraz önce kurtardığı gencin gözleri geldi gözünün önüne, ne kadar da tanıdıktı. Evin kapısını açar açmaz portmantonun aynasında kendisiyle göz göze geldi bu sefer. Donup kaldı ve sonra orada olduğuna emin olduğu bir şeye kaydı gözleri, köşedeki tekerlekli sandalyeye.

Gözlerini araladığında gün çoktan aymıştı. Saate baktı alarmı kurduğu vakti çoktan geçmişti, her sabah olduğu gibi. Elini burnuna götürdü, kanıyordu. Kanayan burnunu yavaşça koluna sildi.

 

 30 Aralık 2023 / Muğla

15 Haziran 2020 Pazartesi

Tolstoy Üçlemesi - III "GENÇLİK"

İnsanın yaşam döngüsünün en ışıltılı, en görkemli, en umut ve hayal dolu zamanı; gençlik… Artık bir yetişkine bağlı kalmaksızın kararlar alınabilen, uygulanılabilen, ancak bu kararların sonuçlarına da katlanma riskini göze almak gereken bir dönem. Serinin bir önceki kitabı olan Yeniyetmelik’te ana karakter Nikolenka’nın kendine sık sık sorduğu “Ben kimim?” sorusuna az da olsa cevap bulabiliyoruz artık. Nasıl biri olduğumuzun ya da nasıl biri olmak istediğimizin çizgileri yavaş yavaş netleşiyor.

          
Bir önceki kitap incelememizde Tolstoy’un üç kitaptan oluşan bu serisinin ikincisi olan Yeniyetmelik eserinden bahsetmiştik. Bu yazımızda ise üçlemeyi, aynı zamanda Tolstoy’un yarı kurgusal otobiyografisini de “Gençliğim” eseriyle sonlandırmış olacağız. Üçlemeyle ilgili son yazıyı okumadan önce ilk iki eserin incelemelerini okumanızı tavsiye ederim.

           
Nikolenka’nın dört gözle beklediği o gençlik çağları artık kapısını çalmıştır. 16 yaşında, üniversiteye hazırlanan, büyüdüğünün farkında olan Nikolenka’nın zihninde artık tek bir hedef vardır: dünyanın en güçlü adamı olmak. Bu amaç uğruna aynayla ilk tanışmasından beri beğenmediği vücudunu geliştirmek için sürekli egzersizler yapmakta ve sık sık aynayla yüzleşip kendini düzeltmeye çalışmaktadır. Dünyanın en güçlü adamı olmak sadece dış görünüşle olmaz. Elbette karakter olarak da kendini geliştirmelidir. İyi huylu, yardımsever, bilgili ve en önemlisi mutlu bir insan olmak için kendisine bir sürü hedef koyar. Evde çalışan hizmetlilere yardım etmek, iyi bir dindar olmak, herkes tarafından çok sevilmek ve tanınmak, mutlu olmak ve çevresindeki insanları mutlu etmek, hayatının aşkını bulmak, sınavları kazanıp üniversiteye gitmek, sınıfları -çok başarılı olduğu için- atlayarak geçip okulu erken bitirmek, yüksek lisans ve doktora yapıp Rusya’nın hatta Avrupa’nın en önde gelen alimlerinden biri olmak ve vasat bir geçmişi ardından bırakıp harika bir insan olabildiği için kendisiyle daima gurur duymak gibi hedeflerin bulunduğu uzun bir liste oluşturur. Bu listeyi unutmamak adına da ismine “Yaşam Kurallarım” dediği bir defter hazırlar ve hepsini ona yazar. Gerçekten de tüm bu hedefleri gerçekleştirmek adına küçük de olsa anlamlı adımlar atmaktadır.
           
Nikolenka’nın aile yaşamından neredeyse ilk kez çıktığı ve çok farklı insanlarla tanıştığı sınav ortamı, aslında onun yavaş yavaş oturan karakterini tanımamızda bize ilk ipuçlarını verir. Öyle ki ana karakterimiz bile bu özelliklerini hala tam anlamıyla farkında değildir. Nikolenka yaşıtı olan bu kadar gencin arasına ilk kez girmiştir ve farkında olmadan onları gözlemlemeye ve kendince onlar hakkında çıkarımlar yapmaya başlar. Öğrenciler arasında onun gibi sınavlara evlerinde özel hocalarla hazırlanan soylu ailelerin çocuklarının yanı sıra üniversiteye lise ortamında hazırlanan ve sürekli birlikte oldukları için de aralarındaki bağın çok güçlü olduğunu fark ettiği bir grup vardır. Ancak bu grup Nikolenka’nın gözünde hiç de “Comme il faut” değildir. Bu kalıp kitap boyunca sıkça karşımıza çıkar. Genel olarak ifade etmek gerekirse saygıdeğer, bakımlı, düzgün konuşan, güzel dans eden insanlar “Comme il faut” sınıfına girer. Nikolenka’nın gözlemlediği bu liseli grupsa oldukça bakımsız, kaba saba konuşan insanlardan oluşmaktadır. Onlarla “Comme il faut” olmadıkları için arkadaşlık kurması mümkün değildir. Bu onun hayatında şu anda en değer verdiği şeydir: “Comme il faut” olmak ve öyle insanlarla arkadaşlık kurmak. Öyle ki kitabın bir bölümünde sadece bu kavram üzerinde durmuştur. Ancak kendi gibi asil ailelerden gelen öğrenciler ise Nikolenka’ya hiç yüz vermemekte ve ona tepeden bakmaktadırlar.

          
Sınavları kazandığını öğrendikten sonra Nikolenka artık tamamen yetişkin bir birey olmanın heyecanını yaşamaya başlar. Üniformasını giyer, artık emrinde olan arabasıyla gezintiye çıkar ve abisi Volodya’nın sınavları kazandığını öğrendiği gün yaptığı gibi odasına birkaç tablo alır. Tabii bir de tütün ve pipo. Artık yetişkindir ve bu tarz zararlı alışkanlıklara başlamakta özgürdür. Çünkü eğer hala pipoya dayanamıyorsa tam bir yetişkin sayılamaz. Bu bölümlerde sıkça abisi ve arkadaşlarını taklit eder. Asil bir yetişkin olmak için onlar gibi davranmalı ve babasının istediği asil aileleri ziyaret etmek zorundadır.

Üniversiteye başladıktan sonra bu kadar genç bireyin olduğu bir ortamda bulunmak onu mutlu etse de sosyal anlamda iki sınıfa da ait olamaz ve kendini çok yalnız hisseder. Bir süre sonra kaba gördüğü liseli takım ona yaklaşmaya çalışır. Ancak onlara prensle olan akrabalığından, arabasından bahsettiğinde hemen kendinden uzaklaştıklarını fark eder, üstelik buna hiçbir anlam veremez.

           
Aslında eserin birçok bölümünde insanlara üstten bakmasından, davetlere giderken nasıl giyineceğini bilememesinden, dans etmekten çekinmesinden, bir kadını terslemesinden, insanları güzel, çirkin diye ayırıp -kendisini çirkin bulmasına rağmen- kendisinden daha çirkin olduğunu düşündüğü insanları sevilmeye layık görmemesinden Nikolenka’nın pek de “Comme il faut” bir insan olmadığını söylemek mümkündür. Öyle ki sırf insanların gözünde değerli olmak adına kendisini yücelten yalanlar söyleyip olduğundan farklı görünmeye çalışmakta ve ne yazık ki karşısındaki insanlar bunların yalan olduğunu fark edip ondan daha da uzaklaşmaktadırlar.
           
Nikolenka’yı bu şekilde tasvir ettiğimizde okur olarak bizlerin bile ondan soğuması mümkün. Ancak kendi geçmişimizi düşündüğümüzde, karakterimizi oturtmaya gayret ettiğimiz fakat bunu farkında bile olmadığımız o dönemlerde bizler de Nikolenka gibi ne yanlışlar yaptık kim bilir. İşte tam da bu açıdan bakınca Nikolenka’dan soğumak pek mümkün olmuyor. Hatta demek o yaşlarda herkes yanlışlar yapabiliyormuş deyip vicdanımızı rahatlatmamız bile söz konusu olabilir. Nikolenka’nın yaşadıklarına geniş bir açıdan bakınca aslında ailesinden gelen soyluluk ile yaşamdan zevk aldığı şeyler arasında kalmış bir gencin karakterini oturtma çabasını görüyoruz. Soylu bir aileden gelmenin üzerindeki sorumlulukları farkında ancak başta “Comme il faut” olmadıkları için üstten baktığı sınıf arkadaşlarının arasına girdikçe onların arasındaki samimiyete, dostluğa, neşelerine, üstlerindeki o anlam veremediği şiirsel havaya giderek imrendiğini ve onlara içten içe bir hayranlık beslediğinin de farkında. Nikolenka ders döneminin başında, “Comme il faut” olmayanlar bile sınıfı geçeceğini umuyorlar ben elbette geçerim, mantığıyla dersleri tamamen boşlarken bu üstten baktığı insanların onu sınavlardan önce ders çalışmaya çağırmaları ise onların iyi yürekliliklerine bir kez daha hayran olmasına sebep oluyor. Nitekim bu teklifi kabul ediyor, ancak onlara yetişemiyor ve sınıf tekrarına kalıyor.
           
Aslında eser boyunca Nikolenka’nın yetiştiği ortamdan kaynaklı olarak zihninde oturttuğu “Comme il faut” kalıbının anlamının girdiği yeni çevreyle nasıl değiştiğini okuyoruz. Sınıfta kalarak bu gerçeği daha iyi anlamasına tanıklık ediyoruz. Eser tüm bunların yanı sıra özellikle Nikolenka’nınaile ilişkilerine, kendisiyle çelişkilerine, aşık olma hevesine, ailedeki kızlarla iletişimine, sosyal hayatına, sahip olduğu mal-mülkün yaşamını nasıl etkilediğine kadar birçok konuya değiniyor. Ancak gençlik adına yaşadığı en büyük problem karakterini oturtmakta yaşadığı zorluklar olduğu için eseri daha çok bu yönüyle ele aldık. Eserin son cümlesi aslında bu kurgusal otobiyografinin devam edeceği yönünde bir mesajla sonlanıyor ve bizi Nikolenka’daki asıl değişimi bundan sonra göreceğimiz yönünde heveslendiriyor. Ancak nedendir bilinmez Tolstoy serinin devamını yazmıyor. Yine de çocukluktan başlayıp gençliğin bir dönemine kadar süren bu üçleme okura adeta bir insanın bu süreçteki gelişim özelliklerini bir anı defteri niteliğinde sunuyor. Birçok okuru Nikolenka ile birlikte çocukluğuna, ergenliğine ve gençliğine taşıdığını düşündüğüm bu üçleme ile geçmişe kısa bir yolculuk yapmaktan büyük zevk alacaksınız.

15 Haziran 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2020/06/15/tolstoy-gencligim-sevde-gul-kocalar/

21 Mayıs 2020 Perşembe

Tolstoy Üçlemesi - II "İLKGENÇLİK" (Yeniyetmelik)

 

Yeniyetmelik… Diğer adıyla ilk gençlik… Hatta günümüzde ergenlik… Bir önceki incelemede Tolstoy’un Çocukluk, Yeniyetmelik ve Gençlik üçlemesinin ilki olan Çocukluk ’tan bahsetmiş, üçlemenin nasıl kaleme alındığından ve Tolstoy’un edebiyat dünyasında tanınmasında bu üçlemenin etkisinden söz etmiştik. Yazının devamını okumadan önce Çocukluk kitabından bahsettiğimiz yazıya bir göz atmanızı tavsiye ederim.

            Çocukluk dönemini atlattığımıza göre sırada insan yaşamının en fırtınalı çağı olan ilk gençlik var. Ana karakterimiz Nikolenka artık çocukluğun keşfetme sürecinden biraz daha sıyrılmış ve ilk gençliğin derin sularına kendini bırakmıştır. İlk kitapta karşılaştığımız tüm o betimlemelerin, gözlemlerin yerini bu kitapta daha çok iç tahliller almaya başlamıştır. İnsanların karakterlerini, neler düşündüklerini ve nasıl hissettiklerini sorgulayan bir Nikolenka vardır artık karşımızda. Sadece çevresindeki insanların iç dünyalarını değil kendi iç alemini de tanımaya başlar. Nelerden nefret ettiğinin, nelerden hoşlandığının çizgileri yavaş yavaş netleşmeye başlamıştır. Karşı cinse olan ilgisi, dinle ilgili sorgulamaları, doğru-yanlış ayrımıgibi hesapların peşindedir artık.

            Kitap, Nikolenka annesini toprağa verdikten sonra daha da olgunlaşmış bir birey olarak tekrar Moskava’ya döndüğü yolculukla başlar. Bu sefer yollara düşenler sadece ailenin erkekleri değildir. Evin tüm bireyleri tüm eşyalarını toplayıp yola koyulmuşlardır. Büyüdüğü çiftliği, annesini, aslında çocukluğunu geri bırakmıştır Nikolenka ve Tolstoy bu yolculukla aslında bize bir çağın kapanıp yeni bir çağın başladığının haberini vermektedir.

            “Bugüne kadar, benliğimi dolduran acı anılarla ilgisi olan eşyalardan uzaklaştıkça, bu anılar gücünü yitiriyor ve çok geçmeden yerini güç, gençlik ve umut dolu yaşama duygusu alıyordu.” (s:11)
 
           Nikolenka kendisindeki bu değişimi etrafındaki tüm eşyaların hiç bilmediği taraflarını kendisine çevirmeleri şeklinde ifade eder. İçinde büyüdüğü bu asil ailenin, şahit olduğu davetlerin dışında da bir dünya olduğunu keşfetmeye başlar. Etrafında ailesi ve kendisi için pervane gibi dönüp duran hizmetlilerin, öğretmenlerin de kendi hayatları olduğunu fark eder. Kitapta Nikolenka’nın bu durumu en çok hissettiği ve bize de hissettirdiği bölüm öğretmen Mimi’nin kızı Katinka ile sohbet ettiği bölümdür. Evin hanımı öldükten sonra annesinin işsiz kalacağından korkan Katinka, Nikolenka’ya yoksulluklarından ve endişelerinden bahseder. Nikolenka ilk kez onların aslında kendi ailesinden bağımsız bir hayatları olduğunu ve eğer bu işten ayrılırlarsa ne kadar zor duruma düşeceklerini anlar. Neyse ki bu felaket Katinka ve annesinin başına gelmez fakat Nikolenka’nın çok sevdiği öğretmeni Karl İvanoviç’in artık işten çıkarılma zamanı gelmiştir. Evin erkek çocukları büyümüştür ve artık daha iyi bir eğitim için daha bilgili bir öğretmene ihtiyaç vardır. Nikolenka, Karl İvanoviç ‘in de kendi hayatı olduğunu ona vedası sırasında öğrenir. Doğruluğundan emin olmasa da Nikolenka acı dolu bu hayat hikayesinden o kadar etkilenir ki gelecek sayfalarda yaşadığı acıklı olayları hep bu hayat hikayesiyle bağdaştırır.


          Yeni gelen öğretmenle Nikolenka ne kadar anlaşamıyorsa abisi Volodya’nın da arası o kadar iyidir. Çünkü Volodya artık olgunlaşmış ve üniversiteye girmek için çalışma sorumluluğunu çoktan yüklenmiştir. Nikolenka ise giderek efendi bir üslup takınan abisinden büyük bir kıskançlıkla uzaklaşmaya başlar. Hele de Volodya üniversiteyi kazanıp eve artık üniforma ve okuldan arkadaşlarıyla gelmeye başlayınca bu kıskançlık zirveye ulaşır.Volodya’nın hayatında artık oyun yoktur. Arkadaşlarıyla ettiği ciddi sohbetler, katıldığı etkinlikler ve kızlar vardır. Nikolenka’nın da hayatında artık oyun yoktur. Oyun oynamak hem ona eskisi kadar zevk vermemektedir hem de istese de etrafında onunla oynayacak kimse kalmamıştır zaten. Volodya’dan artık ümit yoktur, kızlarla da arasında anlam veremediği bir duvar örülmüştür. Çünkü artık kızların da erkeklerin de kendilerine göre sırları vardır. Yine de istemsizce onları gözlemler ve davranışlarına anlamlar yüklemeye çabalar.


           Abisinin giderek kendi çevresini oluşturması, kızların ondan uzaklaşması, babasının hoşlanmadığı tavırları, yeni öğretmenin sert kuralları derken Nikolenka giderek yalnızlaşır. Dönem dönem çevresine karşı hırçınlaşır dönem dönem derin içe dönüşler yaşar. Tüm olayların ve karakterlerin ışığında bu kitap çokça bu içe dönüşlere yer verir. Nikolenka’nın artık neler yaşadığından ziyade aklından geçenlere tanıklık ederiz. Soyut şeyleri düşünmeye karşı olan ilgisinin giderek arttığını, felsefi konulara sık sık kafa yorduğunu hatta kendi deyimiyle düşünmeyi değil de düşünmeyi düşünmeye başladığını biz de fark ederiz.

         
   Bir gün mutluluğun ancak acıyı çok şiddetli yaşadıktan sonra geleceği inancıyla kendine zarar veren Nikolenka, başka bir gün her an ölebilirim endişesiyle yaşadığı her dakikadan zevk almak uğruna tüm sorumluluklarını bırakarak keyifli vakit geçiren bir insan olmuştur. Adeta bir çöle benzettiği bu ilk gençlik çağının tutarsızlıklarından bir an önce kurtulup gençliğe, mutlu ve umutlu günlere kavuşmanın hayallerini kurar. Kitabın sonlarına yaklaştıkça bu günlerin yaklaştığını da anlarız. Nikolenka biraz daha olgunlaşmış ve üniversiteye girebilmek için nefret ettiği öğretmeniyle bile iyi anlaşmaya başlamıştır. Abisiyle olmasa da abisinin eve gelen dostlarından biriyle dost olmayı başarmıştır. Öyle ki bu arkadaş iç dünyasında sakladığı düşüncelerini dışa yansıtması adına ona yardımcı olmuştur. Kendi gibi düşünen insanların da var olduğunu hissetmiştir ve farklı fikirlerle de tanışmaya başlamıştır. Nikolenka, Gençlik kitabında adını sık duyacağımı tahmin ettiğim bu arkadaşın -Dimitri’nin- ilkelerini benimsemeye başlamıştır bile.

           
     Yeniyetmelik kitabı aslında okura tüm insanlığın bu yaşlarda yaşadığı duyguların, düşüncelerin arada ne kadar zaman, ne kadar mesafe olursa olsun çok benzer olduğunu hissettiriyor. Okurken çokça kendinizi buluyor, çokça ben bu hissi tanıyorum diyorsunuz. Çocukluk çok daha geçmişte kaldığından belki bilmiyorum ancak bu kitap bu duyguları bana Çocukluk kitabından daha fazla hissettirdi. İlk gençliğini yaşayan her bireyin mutlaka bir sayfa arasında kendisine rastlayacağına inanıyorum ve Çocukluk eserini okumadan İlk Gençlik eserini okuma gibi bir hataya düşmemeniz adına sizleri uyarıyorum. Çocukluktan gençliğe uzanan bu zorlu köprü umarım bizleri Nikolenka’nın beklediği mutlu ve umut dolu bir gençlik serüvenine götürür.

21 Mayıs 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2020/05/17/tolstoy-yeniyetmelik-sevde-gul-kocalar/

Tolstoy Üçlemesi - I "ÇOCUKLUK"

Çocukluk, yaşam evrelerine baktığımız zaman karakterimiz, yaşayış tarzımız, kararlarımız, bakış açımız gibi birçok özelliğimizi kazanmaya başladığımız dönemdir. Çocuk aklımızla gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz şeylere müthiş bir merakla anlam verme çabasına ilk düştüğümüz zamanlar… Tolstoy’un Çocukluk eseri de aslında bir yetişkinin çocukken yaşadıklarını o zaman nasıl gördüğünü kaleme aldığı harika eserlerinden biri.

1852’de ünlü bir Rus edebiyatı dergisinde yer alan bu eser Tolstoy’un ilk eseri. Eserin ilk ortaya çıkış hikayesini ise okuduğum Cumhuriyet Kitapları-1899 basımının önsözünde kısaca belirtmişler. Ben de sizlere toparlayarak sunacağım. Tolstoy 1851 yılında abisi Nikolay ile Kafkasya’ya gider. Burada yazmaya başladığı anı defterine bir not düşer “Yarın büyük bir roman yazmaya başlayacağım.” Notun tarihine bakılacak olursa Çocukluk romanının 3 Temmuz’da kaleme alınmaya başladığını söylemek mümkün. Tolstoy yazıyı ”Çocukluğumun Tarihçesi” ismiyle ünlü Rus edebiyatı dergisi Sovremennik’e gönderir. Fakat ismini açık bir şekilde belirtmemiş sadece baş harfleri L.N.’yi kullanmıştır. Dergi anı tadındaki bu yazıları çok beğenir ve 1852 -Eylül tarihinden itibaren dergide yayımlamaya başlar. Kimse bu romanı kimin yazdığını bilmez fakat dönemin ünlü eleştirmenleri dahi büyük bir ilgiyle takip ederler. Daha sonra derginin yöneticisi bir şekilde Tolstoy’a ulaşır ve bu eser için ona telif haklarını verir. Bu açığa çıkmanın ardından henüz 23 yaşında olan Tolstoy Rus edebiyatının tanınmış isimleri arasında yerini almaya başlar.

Çocukluk aslında Tolstoy’un İlk gençlik (Yeniyetmelik) ve Gençlik şeklinde devam eden üçlemesinin ilk eseridir. Ana karakter Nikolenka ile bağlantılı olarak devam eden bu seri bir nevi Tolstoy’un anılarını da kaleme aldığı yarı otobiyografik eserlerdir. Yarı otobiyografik dememizin sebebi, eserler tam anlamıyla Tolstoy’un yaşamını yansıtmaz. Örneğin Tolstoy annesini henüz 3 yaşında kaybetmiştir. Ancak kitapta Nikolenka annesini 10 yaşlarında kaybeder. Kitapta babası olarak bahsettiği kişi aslında babasının arkadaşı A.M. İsleniyev’dir. Nikolenka’nın eğitmeni olarak adı geçen Karl İvanoviç ise Tolstoy’un eğitmeni Teodor İ. Rossel’e karakter olarak çok benzese de ismi farklı verilmiştir. Bu gibi gerçek hayattan ayrılan özellikler nedeniyle esere tam anlamıyla otobiyografi dememiz doğru olmaz fakat Tolstoy’un hayatından oldukça fazla izler taşıdığını söyleyebiliriz.

Eser 10-11 yaşlarındaki Nikolenka’nın dilinden kaleme alınmıştır. Nikolenka, bir çiftlik evinde ona ve ailesine hizmet eden insanlar ve kardeşleriyle kendisine ders veren eğitmenlerin de yaşadığı soylu bir ailenin küçük çocuğudur. Kitabın bir kısmı çiftlik evinde yaşanan olaylar ve bu çiftlikte yaşayanların okurlarla tanıştırıldığı kısa bölümlerden oluşmaktadır. Dersler, oyunlar, yemek şeklinde günlük rutinlerin olduğu bu evde Nikolenka’nın çocuk aklıyla aslında tam da farkında olmadığı bazı maddi sorunlar yaşanmaktadır. Okur olarak bizler de bu konulara onun duyup anlayabildiği kadarıyla hakimiz. Daha sonra bu maddi sorunlar ve evin erkek çocuklarının eğitimi amacıyla baba, Nikolenka ve abisi Volodya’yı da alarak Moskova’ya gider. Nikolenka Moskova’da kaldığı bu süreçte bizleri büyükannesinin soylu çevresi ve büyük davetleriyle de tanıştırır.Ana karakterin oldukça başarılı gözlem yeteneği sayesinde okur olarak bizler de 1800’lü yıllara kolaylıkla uyum sağlayabiliyoruz. Tolstoy’un detaylı anlatımı kendimizi romanın geçtiği ortamda hissetmemizi sağlıyor. Dönemin Rus soylularının yaşayış biçimi, giyimleri, konuşma tarzları, eğitimleri, sosyal aktiviteleri, aile düzenleri gibi birçok konu hakkında bilgi sahibi olmamız mümkün.

Çocukluk eserini genel olarak incelediğimiz zaman aslında Nikolenka’nın tüm çocukluğundan bahsetmediğini görürüz. Eser ana karakterin çocukluğundan birkaç yılını yansıtıyor ve bu senelerde onu en çok etkileyen olayları ve insanları bizlerle paylaştığı bölümlerden oluşuyor. Yaşadığı olaylarda neler hissettiğine, kimlerle iletişim kurduğuna, o kişiler hakkında neler düşündüğüne şahitlik ediyoruz.

Nikolenka’nın bu çocukluk yaşlarında kafasını en çok kurcalayan şeylerden biri ise soyluluk kavramı. İnsanlar arasında neden bazılarına daha fazla saygı gösterilmesi gerektiğini, diğerlerinin neden kendisine hizmet ettiğini tam olarak anlayabilmiş değil. Kendisine hizmet eden insanlara nasıl davranması gerektiği konusunda ise çok sık gitgeller yaşıyor. Çünkü evde gözlemleyerek kendisine örnek aldığı kişilerin davranışlarında tutarlılığı yakalayamıyor. Babasının kahyasıyla daha çok emir veren ve üstten bakan bir üslupla yaptığı konuşmalara da şahit oluyor; annesinin onu büyüttüğü için derin bir bağ kurduğu, evlendiğinde bile yanından ayırmadığı hizmetlisiyle olan samimi iletişimine de. Bu nedenle ikisini de uygulama gayretine giriyor, ancak hangisini denese aklı hep diğer ebeveyninin uyguladığı davranışlar da kalıyor. Yazar tutarsız anne-baba davranışlarının karşısında bir çocuğun arada kalmışlığını okura fazlasıyla hissettiriyor. Mesela fazlasıyla duygusal bir çocuk olan Nikolenka daha çok annesinin davranışlarına kayarak hizmetlilerle ve öğretmeniyle yakın ilişkiler kuruyor. Bazen de abisi ve babasını görüp onlar gibi güçlü ve soylu görünmek istediği için bu yakınlık kurduğu kişilerin arkasından onlarla dalga geçen bir üslupla konuşuyor. Çok geçmeden ise neden böyle dedim ki, ben onları çok seviyorum diye vicdan azabı yaşamaya başlıyor.

Nikolenka kendisini dış görünüşü ve karakteri bakımından da yeterli bulmayan bir çocuk. Kendisini sık sık abisi Volodya ile kıyaslayarak neden onun kadar cesur ve yakışıklı olmadığını sorguluyor. Moskova’ya gittikten sonra ise tanıştığı ondan birkaç yaş büyük çocuklardan biri olan Seryoja’nın abisinden daha cesur ve güçlü bir soylu olduğunu fark ediyor. Seryoja’ya karşı büyük bir hayranlık duymaya başlıyor ve onun gibi olmak için yaptığı her hareketi dikkatle incelemeye çalışıyor. Ancak bir gün, arada bir oyunlarına katılan ve soylu olmayan bir çocuğa yaptığı işkenceleri görünce hayranlıkla seyrettiği Seryoja’nın davranışlarını da sorgulamaya başlıyor. Nikolenka’nın doğru davranışın ne olması gerektiğini, hayatta kimi izleyip örnek alması gerektiğini sorguladığı bu olaylar hem çocukluk çağınınhem de dolayısıyla romanın en temel konularından biri.

Eserde okuru etkileyen bir diğer konu ise Nikolenka’nın annesinin ölümüdür. Eserin Tolstoy’un hayatından da izler taşıdığını bildiğimiz için annesinden bahsettiği bölümler aslında derin anlamlar taşıyor. Tolstoy’un annesini 3 yaşında kaybetmesi nedeniyle ona dair hatırladığı bir anısı olması pek mümkün gözükmüyor. Ancak kitapta annesini tanıma imkanını yakalayan Nikolenka ona dair birçok anıya sahip. Asıl hüzünlü kısım ise buna rağmen Nikolenka da Tolstoy gibi annesine dair net bir yüz hatırlayamıyor. Bu nedenle onu tanımlarken kendi gözünden tasvirini yapmak yerine şu cümleleri kuruyor, Tolstoy ya da Nikolenka:

“Sevilen bir varlığın çizgilerini insan düşleminde canlandırmaya çalışırsa, geçmişten o kadar çok anı belirir ki, bunların içinden çizgileri, gözyaşları arasından dökülürmüş gibi, çok silik görünür; bunlar düşlem gözyaşlarıdır.”

Nikolenka’nın annesiyle duygusal ve kuvvetli bir bağı var. Bu nedenle annesinin ölümü onu derinden sarsıyor. Ölümün anlamını az çok anlayabiliyor ancak içindeki hüznü nasıl yaşayacağını bilemiyor. Bunu aileden birisiyle paylaşmak yerine annesinin en sadık hizmetlisi Natalya Savişna’yla paylaşıyor. Annesinin yasını yaşamasına yardımcı olan bu kadına ise her zaman minnettar kaldığını belirtiyor.Nikolenka’nın çocukluğundan en çok annesinin ve onun çevresine yaydığı bu sevginin izleri kalıyor. Haliyle de en çok onlar özleniyor.

İnsanın hayatı boyunca en derin etkilerin kaldığı çağ da böylece Nikolenka için kapanıyor. İyi, kötü anılar biriktirip, kendince pek çok çıkarımlar yaptığı bu zamanları yıllar sonra kaleme aldığında şu cümleleri düşüyor kağıda:

“Çocukluğun verdiği tazeliğin, gamsızlığın, sevgi gereksinmesiyle inanç gücünün bir daha geri dönmesine olanak var mı? Bu zamanda masum bir neşe, sonsuz bir sevme gereksinmesi; bu iki yüksek erdem, yaşamın kılavuzudur; böyle olunca hangi çağ bu çocukluk çağından daha üstün olabilir?”

21 Mayıs 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/2020/05/21/cocukluk-lev-nikolayevic-tolstoy-sevde-gul-kocalar/

14 Mayıs 2020 Perşembe

İçimize Çıkacağımız Yolculuğun Tek Koşulu: Ruhun Yalnızlığı / Eugenio Borgna

 

Ruhun Yalnızlığı, bir psikiyatri doktoru olan Eugenio Borgna’nın yalnızlığı daha çok ruhsal boyutta okura sunduğu bir eserdir. Yalnızlığın türlerini ve farklı birçok etkenle ilişkisini belki de hiç düşünmediğimiz bir derinlikte anlamamıza yardımcı olan bu eser, zaman zaman bizleri akademik bir kitap okuduğumuz hissine sürüklese de aslında pek fazla psikiyatri alanın terimlerine yer vermeden yalnızlık kavramının ruhu nasıl etkilediğini gayet anlaşılır bir dille ifade etmektedir.

Dayatılmış yalnızlık, manevi boyutta yalnızlık, kaygı ve dayanılmaz bir acı barındıran yalnızlık, kayıp hissiyle yaşanan yalnızlık, varoluşsal anlamda tercih edilen yalnızlık…

Kitabı okurken bazen farkında bile olmadan yaşadığımız yalnızlık durumunun ya da duygusunun aslında birçok türü olduğunu ve tüm bunların insan hayatını nasıl derinden etkilediğini fark ediyoruz. Öyle ki bu his, insanı bazen içsel yolculuğuna çıkarıp varoluşsal anlamda kendini bulmasını da sağlayabilir, kendini ve hayatın anlamını tamamen kaybedip intihara sürüklenmesine de neden olabilir.

Eserin temelinde yazar yalnızlığı yaratıcı yalnızlık ve tecrit yalnızlığı olarak ikiye ayırır. Yaratıcı yalnızlık için, bireyin köklerine uzanan yolculuğu, derinliği, üretmeyi, tefekkürü ve meditasyonu temsil ediyor diyebiliriz. Tecrit ise bireyin hastalıktan, sosyal ilişkilerden dışlanmasından, umutsuzluğundan veya kayıplarından ötürü içinde bulunduğu yalnızlık türü. Daha çok bir soyutlanma, yalıtılmışlık, anlamsızlık ve duyguların çölleşmesi halidir. Aslında yalnızlığı bu iki yola ayıran sapağın ortasındaki en önemli etken yazara göre acıdır. Çünkü insanın içindeki acı arttıkça dünyayla ilişkileri anlamsız hale gelir, kopar ve insan içsel bir yolculuğa çıkmaktan ziyade tamamen acıya odaklanır. Öyle ki ne geçmişten onu sağlam tutan bir güç ne de gelecek için umudu kalır. Zamanın döngüselliği yok olur ve birey şimdiki zamanda kaskatı olur. Yazara göre birey bu acıyla tamamen bir umutsuzluk batağına düşebilir ve onu o bataklıktan çıkarmak mümkün olmayabilir. Fakat ruhsal boyutta destek veren birilerinin varlığı ve yalnız olan bireye yaklaşma şekilleri bu acılı yalnızlığı tanımayı ve onu nasıl içsel bir yolculuğa dönüştürebileceği hakkında bireye güç verebilir. Elbette bu her birey için böyledir demek mümkün değil, çünkü her bireyin yalnızlığı yaşama şekli kendine hastır.

Ruhun Yalnızlığı kitabını okurken aslında yalnızlığın çok da kötü bir şey olmadığını fark ederiz. Çünkü kitabın geniş bir bölümünde yalnızlığın yararlarına değinilmiştir. Yalnızlık her ne kadar kendini dış dünyadan soyutlamak olarak algılansa da Borgna’ya göre aslında iletişimin temelidir. Çünkü insan yalnız kalıp iç dünyasına yönelmeden, kendisiyle tanışmadan dış dünyayla da sağlıklı bir iletişim kuramaz:

“Yalnızlığını koru. Olur da sana gerçek bir sevginin sunulduğu bir gün gelirse, içsel yalnızlığın ile dostluğun arasında bir karşıtlık olmayacakır.” **

Eserde ilgi çekici bilgilerden biri de yalnızlığı yaşama şeklinin bireyin yaşına göre farklılık göstermesi. Özellikle ergenlik ve yaşlılık dönemleri, yalnızlığın etkileri göz önüne alındığında insanlar için kritik dönemler. Borgna’ya göre kişiler ergenlikte okulda ve ailede kabul görme, duygusal bağ kurma gibi gereksinimlere yüksek düzeyde ihtiyaç duyuyorlar. Bu gereksinimler karşılanmadığında ise yalnızlığı yoğun bir şekilde hissetmeye başlıyorlar. Aynı zamanda yaşamın anlamını da sorgulamaya ve sancılı süreçler yaşamaya başlayan ergen, eğer bu süreçte yetişkinlerden destek alamazsa acılı bir yalnızlığa yöneliyor.

Yaşlılar ise yazara göre daha farklı gerekçelerle yalnızlığa sürükleniyorlar. Yakınlarının kaybı, aktivitelerin kaybı, yaşamın sonuna yaklaşma hissiyle büyüyen umutsuzluk gibi nedenler de yaşlılıkta yalnızlığı tecrit şeklinde yaşamaya neden oluyor. Eugenio Borgna bu gibi durumlara örnek vermek amacıyla ara ara filmler, edebi eserler ve kendi hastaları kaynaklı vaka örnekleri de vererek meseleyi daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

Eser her ne kadar bir psikiyatri uzmanı tarafından yazılmış olsa da yalnızlığın ruhsal yanını sadece bu alana özgü incelemiyor. Yalnızlığın şiirsel yanına da felsefi yanına da değiniyor ve bunu yaparken birçok şairin ve felsefecinin eserlerinden de alıntılar yaparak oldukça derin tahlillere yer veriyor. Nitekim yalnızlık gibi geniş bir konuyu anlamak için ona farklı açılardan bakmak gerekir. Şairler ve filozoflar da olaylara farklı açılardan bakmakta usta insanlar olduklarına göre bu konuda onlardan yardım almak oldukça mantıklı bir eylem. Eserde adı geçen birçok şair ve filozof bulunmakla beraber en çok ilgi çekenlerden biri Nietsche’nin yalnızlığa dair bakış açısıdır. Nietsche, insanları kendi yalnızlıklarına davet eder. Böylece herkes kendi yalnızlığında büyük insanların gümbürtüsünden, küçük insanların da iğnelerinden uzak kalabilir. Öyle ki sanatçılara ilham veren de aslında bu içsel yalnızlıktır. Şairler ise Borgna’nın kitapta şair Celan’dan alıntıladığı gibi bu içsel yalnızlığın son koruyucularıdır: “Şairler: Yalnızlığın son koruyucuları.” ***

Son olarak kitapta yer alan “Yitik Mutluluğun Arayışında” başlığı adı altında yalnızlık ve mutluluk arasındaki ilişkiye yer veren bölüme değinmeden geçemeyeceğim. Yazar Borgna’ya göre insanın hayattaki en büyük arzularından biri, acı ve hüzünden sıyrılıp mutluluğa ulaşmaktır. Hayatımızdaki bazı mutluluklar kişisel tatmin sağlayıcı ve etkisi kısa süren cinstenken (para, iş, ilaç, …) bazı mutlulukların ise izleri kalıcıdır. İşte bu kalıcı mutluluklar acıdan, korkudan ve hüzünden sıyrılarak kazanılanlardır. Hatta yazarın bu durum için kullandığı çok güzel bir ifade var: “kalbin belleğine kazınmış mutluluklar”. İşte bu mutluluklar da ancak içsel yolculuğumuz ve bu yolculuk sayesinde çok derinlere saklanmış acılarla, kaygılarla yüzleşmemizle mümkündür. Bu yüzleşmenin ardından, sancılı bir doğum sonrası kucağa alınan bir bebek gibi ya da kışın ardından rengarenk çiçeklerle gelen bahar gibi, kendini gerçekleştirmiş bir birey yeniden doğar. Tabi eğer birey tecrit yalnızlığına mahkûm olursa bunun tam tersi de mümkündür: duygulardan soyutlanmış, umutsuzluk batağına saplanmış bir birey…

Kısacası yalnızlık her birimiz için yaşanılabilir bir deneyimdir. Ama acısıyla ama bize huzurlu gelen yanıyla. Bu ayrım psikoloji literatüründe daha çok yalnızlık ve tek başınalık kavramları olarak yapılsa da Borgna’nun bunu okura sunuşu daha çok içsel yalnızlık ve tecrit yalnızlığı üzerine olmuş. Ulaşılan nokta için aynı denebilir. Yalnızlığın en acı noktasına gelindiğinde bile o kişi için destek sağlanırsa eğer, umut var demektir. Öyle ki o acı sayesinde tanır belki insan kendini. Sonuç olarak dış dünyayla iletişim kesilse dahi ruhun yalnızlığında bile insan aslında yalnız değildir. Kendisiyle tanışır.

*Borgna, E. (2014). Ruhun Yalnızlığı.Çev. M. Mine Çilingiroğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

**S. Weil, Lombra e la grazia, Rusconi. Milano1985.

***P. Celan, Microli, Zandonai, Rovereto 2010.

15 Mayıs 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/27sayi-indir-63.pdf

14 Nisan 2020 Salı

Uzun Bir İç Monolog Dizisi: Dalgalar / Virginia Woolf

Güneş henüz doğmadan başlayan bir yolculuk bu. Zihninizi rahat bırakın. Eğer onu zorlarsanız daha da ulaşılamayan bir yere varacak kitabın sonu. Zorladıkça kitap elinizden düşecek. Biraz okuyup onu yeniden kitaplığınıza kaldıracaksınız. Tavsiyeme güvenin ve bırakın kelimeler nereye götürürse zihniniz o yana aksın. Çünkü bu kitabı okurken kelimeleri yakalamanız pek de kolay olmayacak.

Dalgalar, Virginia Woolf tarafından 1931 yılında yayımlanır. Ancak kitabın yazma serüveni bir hayli uzun. Yıllardır Woolf’un zihninde tasarlanan bu kitap -nihayet- kağıda dökülmeye başlandığında bitmesi 2 yıl alır. Çünkü yazar kitabı 2 yıl içinde tam 3 kez düzelterek yeniden yazar. Bunun nedeni ise Dalgalar eserinin dalgaların ritmine uydurularak ve yüksek sesle okunarak düzeltilmesidir. Böylece esere şiir ahengi yüklenir. Yani bu eser bir şiir midir? Pek değil. O halde roman? Hayır, hayır değil. Tiyatro metni mi? O da değil. Ama hepsinden biraz. Yazarın adeta yeni bir tür olarak ortaya koyduğu bu eser, edebiyat dünyasında benzerine nadir rastlanır bir yer bulur ve Woolf’un en başarılı eserlerinden biri olarak kabul görür. Yazının başında sözünü ettiğim zihninizi serbest bırakın tavsiyemin nedeni ise yazarın kitabı bilinç akışı yöntemiyle kaleme almasından kaynaklanıyor. Aslında kendinizi bıraktığınız yüzey oldukça akışkan -şiir ahenginden olacak- ancak cümlelerin anlamını yakalamak bazen, hatta çoğunlukla zor olabilir. Defalarca geri dönüp anlamaya çalıştığınız birçok pasajla karşılaşmanız mümkün. Tabi tüm bu zorlu süreçte karakterlerin hayatlarındaki değişiklikleri de takip etmek gerekiyor. Aslında her kitapta yazarın anlatmak istediği ancak okurun kaçırdığı bazı noktalar vardır. Bu eseri okurken işte bu durumun ağırlığını çok fazla hissedebilirsiniz. Ağırlığını hissedeceğiniz bir diğer konu da eserin hüzünlü ve melankolik atmosferidir.

Eser Bernard, Neviile, Louis, Susan, Rhoda ve Jinny isimli altı arkadaşın çocukluklarından başlayıp yaşlılık dönemlerine kadar giden bir süreci ele alır. Ancak yazar bunu olay örgüsü şeklinde yansıtmaktan ziyade yine alışılagelmişin dışında bir yöntemle, karakterlerin iç sesleriyle, aslında onların bilinç akışlarıyla yansıtır. Çoğunlukla aynı mekanlar, hatta aynı anlar birinin iç monoloğundan diğerininkine geçerek okura sunulur. Asla karşılıklı bir konuşma yoktur. Ancak kitap boyunca sanki karşılıklı konuşuyorlarmış gibi dizilidir bu iç monologlar. Böylece okur her karakterin iç alemine ve diğer karakterler hakkındaki görüşlerine de hakim olur.

Yazar bahsedilen iç monologların içeriğinin zaman içinde değişime uğrayışlarını bize bölümler halinde sunar. Bu bölümleri sunuş tarzı da elbette yine beklemediğimiz bir şekilde tasarlanmıştır. Aslında kitapta bulunan tüm iç monologları çıkardığımızda kitap 9 bölümlük kısa bir metinden oluşur. Bu metnin her bölümü güneşin gökyüzündeki evreleriyle başlar. Genelde de çeşitli dalga betimlemeleriyle sonlanır. Birinci bölüm “Güneş henüz doğmamıştı…” diye başlar, ikinci bölüm “Güneş biraz daha yükseldi…” İlerleyen bölümlerde güneş en tepeye çıkar ve sonrasında batmaya başlar. Kitabın son kısmı da “Şimdi güneş batmıştı.” diye başlayan bölümle biter. Kitabı okurken aslında güneşin gökyüzündeki her evresinin bu altı arkadaşın büyüme dönemlerini yansıttığını fark edersiniz.

Mesela güneşin henüz doğmadığı bölümün devamındaki iç monologlar bize bu altı arkadaşın çocukluğunu yansıtır. Güneş yükselmeye başladığında onlar da ilk gençliklerini yaşarlar. Güneş tam tepedeyken 20’li yaşların ortalarına gelen dostlar, güneş batarken orta yaşlarındadırlar ve sonrasında da giderek yaşlılığa ve ölüme yaklaşırlar. Aslında yazarın başlıca amaçlarından biri karakterlerin büyüdükçe değişen, özünde ise aynı kalan içsel çağrışımlarını bizlere aktarmaktır. Kitapta daha çok Bernard isimli karakterin iç monologları hakimdir. Bernard kelimeleri çok seven, çevresindeki her insandan, her olaydan, gördüğü her şeyden kendine öyküler kurgulayan bir çocuktur. Bu kitap boyunca sürer. Belki de bu yüzden Woolf da en çok ona söz hakkı vermiştir. Aynı zamanda altı arkadaş arasından Bernard, en doğalları ve bulunduğu çevreye en çabuk uyum sağlayanlarıdır. Louis ise onun aksine içine kapanık, sessiz, dış görünüşünü hiç beğenmeyen, sömürge aksanı olduğu için konuşmaktan utanan bir çocuktur. Ayrıca onun Bernard gibi kelimelerin büyüsüne inancı yoktur. Daima bilimden yanadır. Neville ise tutkularının peşinde olan, küçük şeylerden büyük anlamlar çıkaran, ancak çevresindeki insanların saçma bulmasından korktuğu için bu anlamları kimseyle paylaşamayan bir karakterdir.

Susan ise doğal bir güzelliğe sahip, genel anlamda herkesle iyi anlaşan bir karakter. İçinde ise bir aşk büyüyor, güneş daha doğmadan. Louis’in bundan haberi yok. Bu durumu fark eden Bernard da Susan’a karşı hislerinin acısını gömüp onu teselli ediyor. Jinny bu arkadaş grubunun en güzel ve en dikkat çeken kızı. Susan, Louis’le Jinny arasındaki bağı hissettiğinden beri Jinny’e karşı büyük bir kıskançlık besliyor. Son olarak Rhoda… kitabın belki de en garip ismi. Daima yalnız, diğer kızlar gibi güçlü duramayan, onlar kadar gerçek olmadığından yakınan, ne istediğini bilemeyen bir hali olduğunu düşünüyor hep.

Genel olarak karakterleri bu şekilde tanımlamak mümkün. Ancak dediğim gibi güneş doğmadan önce… Güneş yükseldikçe her birinin hayatında çok şey değişiyor. Yolları ilk önce okulda kızlar ve erkekler olarak ayrılıyor. Ardından üniversite zamanı geliyor ve her bir karakter farklı bir yola yöneliyor. Susan babasının yanına çiftliğe dönüyor, Jinny ailesiyle balolara ve davetlere katılmaya başlıyor, Bernard ve Neville üniversite okumaya gidiyorlar, Loise babasının yanında çalışıp para kazanıyor. Kimi istediği yerde, Bernard, Jinny, Neville gibi; kimi ise çok farklı dünyaların hayallerini kurarken hiç beklemediği yerlerde, Susan ve Louis gibi. Rhoda hakkında pek bir bilgi yok. Gelecek yılları kimi özgür olmak adına dört gözle beklerken kimi de korkuyor. Sanki bir canavar ya da ilerleyen bir tekerleğe sokulan çomaklar gibi, gelecek yıllar. Aralarındaki farkları en çok hissettikleri zamanlar da bundan sonra başlıyor aslında. 18 yaşlarındalar. Hepsi kendini tanıma derdinde ve sordukları tek bir soru var: “Ben kimim?”

Güneş hala tam tepeye ulaşmamıştır ancak bulutların ardında görünmektedir. 20’li yaşların başları… Eski dostlar uzun bir aradan sonra hepsinin arkadaşı olan ancak kitapta iç monoloğu bulunmayan Percival’i uzun bir seyahate uğurlamak adına bir masa etrafında toplanıyorlar. Buluşacakları mekana girişleri bile yavaş yavaş oturan kimliklerini anlamamızda bize bir şeyler anlatıyor: hala kimseye fark ettirmeden masaya gelip oturan Rhoda, mekana girdiği gibi aynada kendini düzeltmeye çalışan Louis, gayet doğal bir tavırla içeri girip çevresini selamlayan Bernard, içeri girdiğinde güzelliğiyle herkesin dikkatini çeken Jinny… Bu tavırları elbette birbirleri hakkındaki iç monologlar sayesinde öğreniyoruz. Önce herkes sessizce anılarını yad ediyor. Sonra o zamana kadar neler yaptıklarını.

Güneş tam tepededir. 25-30’lu yaşlar. Hayatlarında büyük adımlar attıkları, ciddi kararlar aldıkları en verimli çağları. Derken güneş artık batmaya başlar. 30’lu yaşlar. Güneş giderek daha da alçalır. Daha da ileri yaşlar:

“Ve zaman bırakıyor, düşsün damlası. Ruhun çatısında oluşan damla düşüyor. Bilincimin çatısında oluşarak zaman, bırakıyor düşsün damlası. Bu düşen damlaların gençliğimi yitirmemle hiçbir ilgisi yok. Bu düşen damlalarla, bir noktaya incelen zaman. Zaman, bir noktaya doğru inceliyor. Damlanın tortuyla ağırlaşarak bardaktan düşmesi gibi düşüyor zaman.”

Güneşin batması yakındır. Eski dostlar yeniden bir araya gelir. Masa sessizdir. Kimi pişmanlıklarına kimi iç hesaplaşmalarına dönmüştür. Hayat neredeyse durmuştur ve artık yaşanacak pek bir şey kalmamıştır. En son güneş batar ve bu bölümde yalnızca Bernard’ın iç monologları vardır. Yaşlı, tombul, şakakları ağarmış bir adam, Bernard. Arkadaşlarının hayallerini görür, onları yer yer kıskançlıkla, yer yer pişmanlıkla, bazen de sevgiyle anar. Her birinin ayrı ayrı değerlerini anımsar. Ne birini çıkarıp atabilir hayatının özetinden ne de bu bütünün anlamını açıklayabilir. Bir müziğe benzetir bu bütünü Bernard. Herkes kendi ezgisini çaldı, kimi kemanla, kimi flütle kimi davulla vesaire…

“Boş ver, iyidir hayat, yine de dayanılabilir hayata. Pazartesiyi salı izler, sonra Çarşamba olur. Bilinç halkalar geliştirir, kimliğin güçlenir, acılar olgunlaşma içinde eritilir. … gençliğin telaşlılığı ve coşkusu ile koşulur. Nasıl da hızlı akar ırmak ocaktan aralığa doğru! Bir tek gölge bile düşürmeyecek denli yakınımızda gelişen olayların seliyle sürüklenip götürülüyoruz. Yüzüyoruz, yüzüyoruz…”

Yaşamın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda yaşayan bu insanların ömürlerine tanıklık ederken durup kendi iç monoloğunuzu dinlediğinizi de göreceksiniz. Belki de imrendiğiniz hayatların aslında sizlerin hayatına imrendiğini fark edeceksiniz bu romanı okurken. Belki çok geçmişte kalan bir anıyı tazeleyecek, hafızanızda bir yerlere saklanmış pişmanlıklarınızla yüzleşeceksiniz. Kendinizi kelimelere bırakırsanız belki dalgaların sesini de duyabilirsiniz.

15 Nisan 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/26-sayi-indir-62.pdf

14 Mart 2020 Cumartesi

"ÖTEKİ" Dostoyevski

 

Öteki, Dostoyevski’nin üslubuna hayran kalacağınız, sonuna ne ara vardığınıza şaşıracağınız, okuması kısa, etkisi uzun süren değerli bir eseri. Dostoyevski denince akla ilk gelen eserlerden biri değildir Öteki. Bu geri planda kalmışlığının sebebi muhtemelen eserin doğduğu dönemde psikoloji alanının daha yeni yeni konuşulmaya başlamasıyla ilgili. Ancak bu eserin benim gözümde değeri diğerlerinden farksız. Eseri okuyan birçok insanla da aynı fikre sahip olduğuma inanıyorum.

Dostoyevski bu romanı 1946 yılında kaleme alır. Eser yazarın İnsancıklar romanından sonra kaleme aldığı ikinci romanıdır. Aslında içeriğini okurken, özellikle ana karakterin iç dünyasına yaptığı yolculuklarda, ilerde adını duyuracağı ünlü eserlerine bir hazırlık yaptığını söylemek mümkündür. İnsanın düşüncelerini, duygularını, yaşadığı gitgelleri biraz da ruhsal sıkıntılar yaşayan bir adamın zihninden yansıtmak okuru ister istemez içine çeker. Bu bulanık ruh hali yazarın daha sonraki eserlerinde karşımıza çıkan parçalanmış kimliklerin ilk adımlarıdır.

Romanımızın ana karakteri Yakov Petroviç Golyadkin bir devlet memurudur. Kitabın daha ilk sayfalarında Bay Golyadkin’in kendisiyle ve çevresiyle olan iletişiminde yaşadığı aksaklıklar gözümüze çarpar. Anlatıcı bir yandan Bay Golyadkin’in zihninden geçenleri bizlere yansıtırken bir yandan da çevresindeki insanların ona karşı tepkilerini de gayet objektif bir şekilde okura sunar. Okur olarak bizlerinse bu insanların Bay Golyadkin’den pek de hoşlanmadıklarını anlamamız hiç de zor değildir. Nitekim onu çoğunlukla alttan aldıklarını, pek de önemsemediklerini bu tarafsız anlatımdan oldukça açık bir şekilde çıkartabiliriz. Tuhaf olan romanı okurken bir yandan kendimizi Bay Golyadkin’in yerine koyarız, çünkü zihninden geçenlere hâkimizdir, bir yandan da zihninden geçenleri çevresindeki insanlar gibi garipser onlara da hak veririz.

Romanda asıl olaylar ise kitabın ilerleyen sayfalarında gelişir. Bay Golyadkin yine kafasının oldukça karışık olduğu bir gece yürüyüş yaparken kendisine tıpa tıp benzeyen bir adamla karşılaşır. Üstelik bu adam ertesi gün iş yerinde hemen karşı masasına oturur. Neredeyse ikizi olduğunu düşüneceği adamın ismini öğrendiğinde ise neye uğradığını şaşırır. Çünkü neredeyse ikizi olan bu adamın adı da Yakov Petroviç Golyadkin’dir.

Öteki Golyadkin hayatına girdikten sonra Bay Golyadkin’in hayatı giderek daha da karmaşık bir hal almaya başlar. Çünkü Öteki Golyadkin’in davranışları ve sözleri zamandan zamana göre değişmekte, tutarsızlık göstermektedir. Bazen Bay Golyadkin’e çok samimi davranırken bazen de onun işini elinden almaya çalışan, onun amirleriyle harika ilişkiler kuran, hatta amirlerinin gizli işlerinde görevlendirilen bir kişi halini alır. Devamlı Bay Golyadkin’in arkasından iş çeviren, ona rahat vermeyen bir insandır Öteki Golyadkin. İlerleyen sayfalarda bu karakterin aslında zihninde oluşturduğu ve olmak istediği başka bir kimlik olduğunu anlamak pek de güç olmayacaktır. Öteki Golyadkin’in bu mehteşemliği ve başarısı Bay Golyadkin’de düşmanca hisler uyandırır ve Öteki’ne karşı duyduğu nefret giderek artar.

“…ve birden, durup dururken, şeytani ve acımasız dürtülere sahip malum şahıs, Küçük Golyadkin(Öteki) peyda oluyor ve orada, hemen, bir anda, sırf ortaya çıkmasıyla Küçük Golyadkin Büyük Golyadkin’in(Bay Golyadkin) bütün gösterişini ve şanını yıkıyor, kendi varlığıyla Büyük Golyadkin’i gölgeliyor, Büyük Golyadkin’i çamura buluyor ve nihayet Büyük Golyadkin’in hakiki olmadığını, asla hakiki olmadığını, sahte olduğunu, kendisinin ise hakiki Golyadkin olduğunu, dahası Büyük Golyadkin’in hiç de göründüğü gibi olmayıp şöyle şöyle olduğunu, bu nedenle de soylu ve görgülü insanlar topluluğuna ait olma hakkı olmadığını ve olamayacağını açıkça kanıtlıyordu.”

Bay Golyadkin’in işte bu düşünceler içinde yüzerken bir anda nasıl Öteki Golyadkin’e merhamet duymaya başladığına anlam veremeyebilirsiniz. Kendinizi sık sık ne ara bunları düşünmeye başladı, bir şeyler mi kaçırdım acaba diye önceki paragraflara bakmaya başlarken bulabilirsiniz. Bir şey kaçırdığınız yok, Bay Golyadkin’in zihnindeki karışık patikalarda kayboldunuz o kadar. Zamanla bu kaybolma durumu da tedirgin ve rahatsız hissetmenize neden olacaktır. Bay Golyadkin’in Öteki ile girdiği bu mücadele zamanla; işini, insanların ona az da olsa duyduğu saygıyı da alır elinden. Ana karakterimiz çevresindeki tüm insanların kendisine düşman olduğunu düşünürken birden aynı insanların kapılarında kendisini onlara açıklamaya yapmaya çabalarken bulur. “Zannettiğiniz gibi değil, o adam bir şeytan, sizi bana karşı dolduruyor…” Kitabı onun zihninden okuduğumuz için bu insanların gerçekten iyi niyetli mi kötü niyetli mi olduklarını hiçbir zaman bilemiyoruz. Bazen de düşünmeden edemiyoruz tabi, Bay Golyadkin’in zihnini bu kadar bulanıklaştıran, onu bu karmaşaya iten nedenlerden biri de bu insanlar olamaz mı? Onların abartılı salon hayatlarına ayak uyduramadığını, oraya ait olmadığını farkında Bay Golyadkin. Ancak bir yandan onlardan farklı olsa da onlara duyulan saygıyı da hak ettiği inancında. “Ben, Krestyan İvonoviç (Bay Golyadkin’in doktoru), salon yaşantısının hayhuyunu değil, sükûneti seviyorum… Ben basit bir insanım, sade birisiyim, görünüşümde bir parıltı da yoktur.”

Romanı okurken Bay Golyadkin sizi bazen her şeyin gerçekliğine öyle bir inandırıyor ki başlarda duyduğunuz şüpheden dolayı utanıyorsunuz karaktere karşı. Bir süre kurgu romanı olarak okuduğunuz bu kitap sizi sonunda koca bir gerçeğin ortasına bırakıveriyor. Bundan sonraki süreçte de başta bahsettiğim o uzun süren etkisi başlıyor romanın. Bu rahatsızlık hissi hoşunuza giden bir durumsa kitabı okuduktan hemen sonra İngiliz Yönetmen Richard Ayoade’nin romandan esinlenerek çektiği The Double filmine de göz atmanızı öneririm.

15 Mart 2020 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/22-sayi-indir-58.pdf


HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...