İçimizdeki çocuğu büyüttük mü? Aferin o zaman bize. Artık aklı başında, nerede nasıl davranması gerektiğini bilen, kendisine sunulan kalıplara göre şekil alan, toprakla temizlenmeyi değil de betonda kirlenmeyi benimseyen, gördüğüne değil duyduğuna inanan, sorgulamadan kabul eden, koca bir gökyüzünde dinlenmek yerine yeryüzünde kaybolan bizlere, hepimize aferin. Ayakta alkışlıyorum bizleri ve sırtımı dönüyorum geride bıraktığım onlarca hayale ve maceraya.
Yeni doğanlar büyüdükçe daha da
heyecanlı oluyorlar, dikkat ettiniz mi? ‘Bu da ne?’ diye ellerini daldırıyorlar
suyun içine, kağıdı parçalarken çıkan sesi dinliyorlar, tadına bile
bakıyorlar. Bir köpeğe korkmadan ellerini uzatıp dost oluyorlar. Bizim
tanıdık sandığımız birçok şeyi onlar bizden iyi tanıyorlar ve zamanla
unutuyorlar, unutturuyoruz, bize de unutturdular. Galiba intikamımızı onlardan
alıyoruz. Kıskanıyor muyuz ne? Koyup da başköşeye öğrensek ya onlardan bir
şeyler. Sadeleştirdiğimiz hayatlarımıza renk katsalar biraz. Biz onlara çamurla
oynama dedikçe onlar gözümüzün içine baka baka ağızlarına sokarken çamuru
cesareti öğretseler bize. Denizin altındaki balıkların nasıl nefes aldıklarını
sorgularken merakı öğretseler…
Fotoğraf: Değirmendere/Gölcük - 17' |
Ben bunları düşünürken şu anda bir
baba odasının duvarlarını boyalarıyla renklendiren çocuğunun ellerine vuruyor.
Renklerden uzak dur çocuk! Odanın duvarları beyaz olmak zorunda. Çünkü senin
hayal gücün bununla sınırlı kalmalı. Beyaz bir gömlek giydiğinde altına siyah
bir pantolon geçireceksin, unutma! Saçlarını iki yana ayırıp güzelce taramalı
ve ayakkabılarını temiz tutmalısın. Sakın sesini çıkarma gittiğimiz yerde, uslu
uslu otur. Çünkü sen bir çocuk değilsin, yetişkin adayısın nihayetinde. Sonra
teyzeler gelip güzelce taranmış saçlarını okşayarak “Aman da ne uslu bir çocuk
bu böyle.” desinler ve sen bu cümle için tüm maceralarından vazgeç çocuk.
Ellerine alıp tüm renkleri hayatı rengarenk boyamaktan vazgeç. Bak!
Her şey tekdüze zaten. Güne uyandığında gökyüzü yine mavi, dağlar yine
yeşil, evlerin çatıları yine kırmızı… Sorgulama bunları, sorgulama işte. Ne
gerek var!
Bir adam var. Otuz beş, kırk
yaşlarında. Utanmıyor, bir ayağında mor bir ayağında sarı çorap. Öyle
dolaşıyor. Umurunda değil, kim ne der diye düşünmeden kafasına göre yaşıyor.
Hayalleri hayatının ötesinde. Tanıdıkça şaşıyor insan bu adam neyin kafasını
yaşıyor! Bana sorarsanız büyütmemiş içindeki çocuğu, çocukluğunda yaşıyor. Sen
ona benzeme çocuk. Kim sığacak sonra kalıplara? Kim sorgulamadan kabul edecek
benim fikirlerimi benim kabul ettiğim gibi? Kimse sormaz senin fikrini, kimse
sormaz sana neyi sevdiğini. Düşündüm de ben yeşili severdim herhalde, griyi bu
kadar sevdirmeselerdi.
Temmuz-14' /Bolu
https://derindirilis.blogspot.com/2014/07/dusundum-de.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder