Sayfalar

14 Mayıs 2017 Pazar

CESUR YENİ DÜNYA

“Ne muhteşem bir insanoğlu. Hey cesur yeni dünya…”

Aldous Huxley’in en bilinen eseri “Cesur Yeni Dünya”. Eserin ilk basımı 1932 yılına ait. Günümüzden tam 75 yıl öncesinde yazılan eser bir distopyadan (kara ütopya) bahsediyor. Benim fikrimce bizden çok daha sonraki yıllara bile değinen düzeyde ve Huxley eserin 1946’da çıkan yeni basımını tekrar gözden geçirip eser üzerinde hiçbir değişim yapmamıştır. Yenilediği özsözünde ise 15 yılda gerçekleşebilecek bu değişiklikleri nasıl öngöremem diye bir de hayıflanmaktadır. Hadi ama her şeyi de bilmezdin değil mi!

Burada okuyacaklarınız bir eleştiri yazısı değil. Zaten bloğun amacı da bu değil. Sadece uzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir kitap okumamıştım ve son zamanlarda etrafımdaki birçok insana kitaptan bahsettiğimi fark edince dur ben şu, vay arkadaş, diye sürekli hayret ettiğim şeyleri bir de yazayım da şurada dursun dedim.

Kitapçılara gidip kitapları kurcalayıp kurcalayıp çıkmak en zevk aldığım aktivitelerimden biridir. Cesur Yeni Dünya ile de sık sık karşılaşmamıza rağmen daha önce hayatımda hiç bilim kurgu romanı okumadığımdan, sıkıcıdır bu ya, deyip yanından geçiveriyordum. Ama bir gün merakıma yenildim ve ne anlatıyor acaba diyerek ilk adımı ben attım, sadece kitapçıdaki raftan alıp kendi kitaplığımdaki rafa bırakarak. Yaklaşık bir yıl sonra kitap beni yeniden dürtmeye başlayınca açıverdim sonunda kapağını. Tekrar kapattığımdaysa, neredeydin sen şimdiye kadar, hayranlığıyla işte böyle herkese anlatan bir hale büründüm. Kitabı ortalık yerlerde unutup unutup durmam da birilerine anlatmam için bilinçaltımın oynadığı bir oyun sanırım. -Hey bu kitap da kimin?-  Aa burada mıymış? Benim kitabım.-İlginç bir şeye benziyor, ne anlatıyor ki? -Dur anlatayım:

Bundan sonrası azıcık spoiler içerse de bu kadarına arka kapakta da değinildiğine inanarak sadece şaşkınlığımdan ve etkilendiğim yerlerden bahsetmek niyetindeyim. Hem emin olun, her şeyi anlatmış daha neyini okuyacağız, moduna sokmayacağım sizi. Tadında bırakacağım. Nitekim anlattığım arkadaşlarımın çoğunda bu tepkiyi uyandırmayı başardım. Şu anda sırayla kitabı onlarla paylaşmamı bekliyorlar. Çok kendine güvenen bir cümle oldu ama, o etkiyi oluşturamasam da okuyun be. 🙂

Kitap Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde başlıyor. Yani erkek spermleriyle kadın yumurtalarının uygun koşullarda birleştirilerek embriyo deposuna gönderilmesi, ardından şartlandırma, hipnopedya (uykuda öğretim) gibi yöntemlerin uygulandığı, daha çok ikiz çocuk üretiminin sağlandığı ve bokanovski işlemi denilen bir işlemle döllenme işlemi uygulanmış yumurtaların tomurcuklandırılarak tektip insan üretimi sağlanması gibi işlemlerin yapıldığı bir yer. Bir fabrikada çalışan insanların tektip olmasını mümkün kılan uygulama gibi bir şey yani. Tam bir istikrar(!)  Anne baba mı? Anne, baba, akraba vs. gibi kavramların hiçbirine bu distopyada yer yok. Şişşt! Bunlar müstehcen kelimeler, öyle her yerde konuşulmaz. Hatta hiç konuşulmaz.

Embriyolara verilen bazı sıvılarla (yapay kan, ilaçlar vs.) ve uygulanan tekniklerle üretilen insanların farklı sosyal sınıflara sahip olarak yetişmesi sağlanıyor. Birileri toplumun en havalı, zeki ve asil sınıfını oluştururken başka bir sınıf tamamen fabrikalarda üretici olarak kullanılıyor gibi.

Çocuklar belli bir yaşa geldikten sonra özellikle endüstrinin artmasına katkı sağlamak amacıyla bazı teknikler uygulanıyor. Başlıcaları az önce de belirttiğim koşullanma ve hipnopedya yöntemleri. Örneğin insanların büyüdüklerinde doğaya çıkma ihtiyaçlarını azaltmak ve onları endüstriyel yaşamdan uzaklaştırmamak adına daha çocukken her birini doğal bir ortama sokup onlara elektrik şoku vermek gibi. “Orman mı, yoo hayır bu ortamı hiç sevmiyorum, haydi bir gece kulübüne gidip sabaha kadar eğlenelim.” (Çünkü orada para harcayabiliriz.) Kitap inanılmaz altyazılarla dolu aslında. Huxley’in doğru olan budur gibi bir inadı yok, ancak verdiği birçok mesaj var.  Uygarlıkta mutluluğu aramak düşüncesi, bana sorarsanız çokça eleştirilen. Ancak yazar tamamen de ilkel hayatı savunuyor değil. Hatta 1946 basımının önsözünde kitabın ana karakteri için “Ona üçüncü bir yol daha verebilir miydim? Bir orta yolu olmalıydı.” diyor üstünkörü. Ana karakter için doğru yol uygarlık mı, ilkellik mi? Bak burayı söylemiyorum mesela. Kitabı okuyun diye. 🙂

Koşullanmanın yanında  hipnopedya yöntemi beni en çok etkileyen işlemlerden biriydi sanırım.  Çocuklar uyurken yastıklarının altından bir  hoparlörle günde bilmem kaç kez belli cümleler dinletilmesi anlamına geliyor. Örneğin “eskiyen kıyafetlere yama yapılmaz, yenisi almalıyız.” gibi. Anlayacağınız yine endüstri. Hunharca tüketim ve tükettikçe üretim.

Bu araya şunu da eklemek gerekir ki teknoloji bazında henüz 1930’lı yıllarda var olmayan gelişmişliği Huxley’in öngördüğü yadsınamaz bir gerçektir. Örneğin sperm bankaları aracılığıyla babasız dünyaya gelen çocuklar gibi ya da günümüzde izleyebildiğimiz 3D sinemalar gibi konulara Huxley o dönemde değinerek çokça şaşırtıyor. Kitabın bir zevkli yanı da buydu bence. Hani tam olarak günümüzdeki haliyle elbette yansımıyor kitaba ama okurken aklınıza düşüyor “ya bu bizim zamanımızdaki şey’e benzemiyor mu?” diye kafanızı kurcalayıp duruyor. Bu da kitaba ilginizi bir hayli arttırıyor tabii ki.

Bu distopyada kimsenin şevkate ve sevgiye ihtiyacı yok. Anne –baba kavramları ayıp görüldüğü gibi tek eşlilik ve evlilik kavramları da ilkel çağdan kalma, konuşulmaması gereken saçma kavramlar olarak görülüyor. Evlilik dendiğinde herkesin yüzü kızarıyor utançtan, o derece. Bu distopyanın moddosu “Herkes herkes içindir.” Çocuklar cinsel içerikli oyunlarla yetişir, böylece bir kişiye bağımlı olmaları engellenir ki insanlar asla acı çekmesin, birden çok insanla vakit geçirsin daha çok eğlensin, daha çok harcasın, daha çok düşünmesin.(Biz dünyayı yönetiriz.) Hatta kitaptaki anti-ütopyada şöyle bir algı var, “eskiden çocuklara kendilerini cinsel oyunlardan korumaları için eğitimler veriliyormuş inanabiliyor musun, ne kadar da ilkelce!”(Benim eğitimlerden bahsediyor:S)  Zevk uğruna herkes herkesi kullanabilir algısı, en korkutucusu ve gözümüzü çevirdiğimiz her ortamda normalleştirilmeye çalışılan bir durum. “Nee uzun süreli bir ilişkisi mi varmış ne kadar da utanç verici, benim bu hafta tam 3 sevgilim oldu.” Bu sözler size de tanıdık geliyor mu?  Eğer gelmiyorsa ortak kullanım alanlarında peşinizden gelen nesli arada bir gözlemlemenizi tavsiye ederim.  Zira gelen neslin büyük bir kısmı teknoloji çağının tam bir bağımlısı ve tek bir kişi değil birçok kişi tarafından beğenilmek derdinde.  Sadece onlar değil aslında tüm insanlık teknolojiyi deli gibi kullanırken aynı zamanda bilgisayarlarının başından endüstriye de destek oluyorlar. Oradaki işimiz bitince haydi biraz da tv izleyelim. Hey hani o geçen hafta bu kıza talip olmuştu. Amaaan bu hafta da bu kıza talip olsun canım sonuçta herkes herkes için.  Programda bitti ne yapsak dışarı mı çıksak? Nereye gidelim? Elbette AVM’yeee!

Bir de sanat vardı, edebiyat, tiyatro, resim, romanlar, şiirler… Peki ya onlar nerde? -Şişşt! Seni daha önce de uyarmıştım öyle kelimeleri kullanmamalısın, ayıp, eski ve saçma. -Ama ama onlar bana iyi geliyorlar, bunaldığımda beni rahatlatıyorlar ya da o duygunun içine dalıp o duyguyu tüm damarlarımda yaşamamı sağlıyorlar. -Deli misin sen, soma iç ve rahatla! Şiirmiş. -Soma? -Uyuşturucu gibi bir şey. Birkaç saatliğine seni başka bir alemde tatile gönderiyor. -Peki ya din, Yaratıcı?- Onlar acılardan kurtulmak için sığındığın şeylerdi. Artık soma var, onlara ihtiyacın yok. (Hey Huxley! Henüz senin kurguladığın kadar muhteşem olan somayı bulamadık veya senin distopyandaki kadar ele düşmedi, çok şükür. Fakat yaklaşmış olmamızdan korkuyorum.)

“Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, iyilik istiyorum, günah istiyorum.”

“…siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”

“Öyle olsun” dedi Vahşi meydan okurcasına  “mutsuz olma hakkımı istiyorum.”

Huzur, yalnızlık, acı çekmek, ağlamak, ardından gelen ferahlıkla mutluluğu tatmak, yaşadığın duyguyu hissedebilmek adına sana tercüman olan sanata sarılmak, Shekespeare okumak, doğanın sesini dinlemek, annene sarılmak, yaptıklarının bedelini ödemek, gözyaşı dökmek, günahkar olduğunu farkında olmak, yaptığın kötülüklerden dolayı merhamet umarak bir yaratıcıya sığınmak, birini mutlu etmek adına kendinden paylaşmak… bunların hepsi Uygar Bölge dışında kalan Ayrıbölge’de görülen durumlar olarak geçiyor kitapta. Zaten ne oluyorsa Ayrıbölge’de yaşayan anne-oğulun Uygar Bölgeye getirilmesiyle yaşanıyor. Oradan sonrası da size kalsın.

Peki Huxley’in umduğu o orta yol var mı sahiden ya da olacak mı? Yoksa dünya giderek bir tarafa daha mı ağır basıyor? Birileri Alpha hayatı yaşarken birileri Uygarların deyimiyle Vahşi hayatı mı yaşıyor.  Biz bu distopyaya giderek yaklaşmaktayken aslında Huxley de inanmamış bence Vahşi için 3. bir yolun olabileceğine.  Nitekim 1946 önsözünde şu cümleleri kurmuş:

“Bugün tek bir yüzyıl içinde bütün bu dehşet üzerimize çökebilecek gibi görünmektedir. Tabii bu arada kendimizi moleküllere ayırmaktan kaçınırsak.”

Son olarak bu parça da benden Cesur Yeni Dünya’ya gelsin:


14 Mayıs -17' / Bitlis


 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...