Sayfalar

14 Kasım 2019 Perşembe

"BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU" Stefan ZWEIG

 

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig’ın 1920’li yıllarda yazdığı uzun bir öykü eseridir. Ahmet Cemal çevirisi ve sonsözüyle Türkiye İş Bankası Yayınları aracılığıyla incelediğimiz bu eser bizlere her ne kadar bir öykü görünümü verse de aslında uzun soluklu bir mektuptur. Bilinmeyen bir kadının mektubu…

Tanınmış bir yazar olan R., doğum gününde üzerinde gönderene ait hiçbir iz olmayan bir mektup alır. “Sana, beni hiç tanımamış olan sana,” diye başlayan bir mektup. Ne bir sevgi ne bir yakınlık belirtisi… İçten içe bir isyanla başlamaktadır. Hayali birine yazılmış bir müsvedde mi yoksa kendi şahsına yazılmış bir mektup mu olduğunu anlamaya çalışan yazar R., büyük bir merakla yaklaşık iki düzine uzunluğundaki mektubu okumaya başlar. Böylece Zweig da eserin giriş bölümünü bitirmiş ve sonuç bölümüne kadar sürecek olan bilinmeyen bir kadının mektubuna başlamış olur.

Mektup, çocukluğundan beri yazar R.’ye derin bir tutku ile bağlanmış bir kadın tarafından kaleme alınmıştır. Bu öyle derin bir tutkudur ki bu esrarengiz kadının belki de ömrünün sonuna dek tüm hayatını adayacağı bir aşka dönüşür. Eserin başında önce bir çocukluk heyecanı olarak algıladığımız bu hisler zamanla karşı konulamayan bir bağ, hatta daha da ötesinde bir bağımlılık haline gelir.

Bilinmeyen kadın, mektubuna babasının ölümüyle sadece kıyafetleri değil tüm ömrü siyaha bürünen bir anneyle yaşayan, hayatı sadece pastel renklerden oluşan on üç yaşındaki bir genç kız olduğu zamanlardan başlar. Bu pastel renkler karşı daireye taşınan genç bir yazarın hayatına girmesiyle canlanmaya başlar. Genç yazarın hareketli hayatı, merdivenleri inip çıkarken ki enerjisi, muzip gülüşü, eve ne zaman gelip gittiği derken küçük kız için yeni taşınan komşu, kendi evindeki matem havasından bir kaçış vesilesi olur. Bu kaçış giderek büyüyen ve karşı konulamayan bir sevgiye dönüşür. Bilinmeyen kadın, o yaşlarda genç adama karşı hissettiklerini şöyle anlatmaktadır:

“Yeryüzünde hiçbir şey kuytulardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep edilen aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğurulmuş bir sevgidir.”

Bu sevgi küçük kızın aklını başından öyle alıyor, onu kendi evinde gelişen olaylardan öyle koparıyor ki annesinin ne ara bir adamla tanıştığını, ne zaman evlenmeye karar verdiğini idrak edemiyor. Ne kadar karşı koysa da taşınmaya, kendisinden gizli taşınan eşyaların boşalan yerleri gözüne çarptıkça vaktin geldiğini anlıyor.

Araya mesafeler girse de yıllar geçse de küçük kızın yazar R.’ye duyduğu bu sevgi geçmiyor, hatta giderek büyüyor. Viyana’ya akrabalarının yanında çalışma bahanesiyle geri dönüyor, aklında ise tek bir sebeple. Karşı daireden olmasa da kapısının önünden gözetliyor artık yazarı. Ancak bu sefer küçük bir kız olarak değil on sekiz yaşında yazarın ilgisini çekebilecek güzellikte genç bir kız olarak bekliyor. Nitekim yazarın ilgisini çekiyor da. Yıllardır özlemini çektiği bu adamın sadece küçük bir davetiyle hiç düşünmeden uzatıyor ellerini. Yazarın kendisini hatırlamasını umut ederek geçirdiği saatler boyunca, yazarın aklından bu genç kadının bir zamanlar karşı dairede oturan o küçük kız olduğu geçmiyor bile. Genç kız için hafızasından asla silinmeyecek bu buluşma yazar için birkaç gün sonra unutulacak sıradan bir anı oluyor. Öyle ki yıllar sonra yolları tekrar kesiştiğinde; bilinmeyen kadın alımlı, olgun, oldukça yaş almasına rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir kadın olduğunda yazarın ilgisini tekrar çekiyor. Ancak yazar, genç kadını yine hatırlamıyor. Bu durum kadını öyle üzüyor ki yazara oğlundan, ikisinin oğlundan bile bahsedemiyor. Oğlunu asıl gizlemesinin nedeni bile dönüp dolaşıp yine adama olan tutkusuna bağlanıyor. Ona oğluna zorla bakma gibi bir sorumluluğu yüklemek istemediğinden, sadece vicdan muhasebesiyle kendisiyle birlikte olmasını istemediğinden bu sırrı oğlu ölene dek sakladığını söylüyor mektubunda.

Hasta oğlunu kaybetme acısı bile kadına daha çok adamın bir parçasını kaybetme acısı olarak işliyor. Artık hiçbir umudunun kalmamış olması, mektubunda söz etmese de kadının tahmin ettiğimiz sonu, onu bu mektubu yazmaya itiyor. Ancak tüm bunlara rağmen kendince kutsadığı yazarı kendisini hatırlamadığı için asla suçlamıyor. Biz de okur olarak kadını bir türlü hatırlamayan, peşine düşmeyen yazarı mı suçlayalım; bütün ömrünü ve umudunu oldukça dağınık yaşantısı olan bir adama bağlamış kadını mı suçlayalım bilemiyoruz.

Uzun bir mektuptan oluşan bu eserin her satırında bilinmeyen kadının yaşadığı tutkuya, umutlarının yazarla her karşılaşmasında yerle bir oluşuna, ömrünü bir aşka nasıl adadığına tanıklık ediyoruz. Aynı zamanda bunları bize akıcı ve içine dalıp çıkamadığımız psikolojik tahlillerle aktaran Zweig’ın, döneminin ender rastlanır anlatım tarzına da tanıklık etmiş oluyoruz. Şüphesiz bu durumda psikoloji biliminin Zweig’ın adını duyurduğu dönemlerin biraz öncesinde yaşadığı patlama, psikolojik ekollerin ortaya çıkışı ve Zweig’ın bu alana duyduğu müthiş ilginin etkisi oldukça fazla. Öyle ki birçok eserinde olduğu gibi karakterlerin iç dünyalarını anlamamızı sağlamaktan ziyade bizi o dünyanın ortasına bırakıveriyor. Bizim de payımıza bilinmeyen bir kadının iç dünyasını pek derinden bilmek düşüyor:

“Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?”

15 Kasım 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/18-sayi-indir-51.pdf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...