Bilinmeyen Bir Kadının
Mektubu, Stefan Zweig’ın 1920’li yıllarda yazdığı uzun bir öykü eseridir. Ahmet
Cemal çevirisi ve sonsözüyle Türkiye İş Bankası Yayınları aracılığıyla
incelediğimiz bu eser bizlere her ne kadar bir öykü görünümü verse de aslında
uzun soluklu bir mektuptur. Bilinmeyen bir kadının mektubu…Tanınmış bir yazar olan
R., doğum gününde üzerinde gönderene ait hiçbir iz olmayan bir mektup alır.
“Sana, beni hiç tanımamış olan sana,” diye başlayan bir mektup. Ne bir sevgi ne
bir yakınlık belirtisi… İçten içe bir isyanla başlamaktadır. Hayali birine
yazılmış bir müsvedde mi yoksa kendi şahsına yazılmış bir mektup mu olduğunu
anlamaya çalışan yazar R., büyük bir merakla yaklaşık iki düzine uzunluğundaki
mektubu okumaya başlar. Böylece Zweig da eserin giriş bölümünü bitirmiş ve
sonuç bölümüne kadar sürecek olan bilinmeyen bir kadının mektubuna başlamış
olur.
Mektup, çocukluğundan
beri yazar R.’ye derin bir tutku ile bağlanmış bir kadın tarafından kaleme
alınmıştır. Bu öyle derin bir tutkudur ki bu esrarengiz kadının belki de
ömrünün sonuna dek tüm hayatını adayacağı bir aşka dönüşür. Eserin başında önce
bir çocukluk heyecanı olarak algıladığımız bu hisler zamanla karşı konulamayan
bir bağ, hatta daha da ötesinde bir bağımlılık haline gelir.
Bilinmeyen kadın,
mektubuna babasının ölümüyle sadece kıyafetleri değil tüm ömrü siyaha bürünen
bir anneyle yaşayan, hayatı sadece pastel renklerden oluşan on üç yaşındaki bir
genç kız olduğu zamanlardan başlar. Bu pastel renkler karşı daireye taşınan genç
bir yazarın hayatına girmesiyle canlanmaya başlar. Genç yazarın hareketli
hayatı, merdivenleri inip çıkarken ki enerjisi, muzip gülüşü, eve ne zaman
gelip gittiği derken küçük kız için yeni taşınan komşu, kendi evindeki matem
havasından bir kaçış vesilesi olur. Bu kaçış giderek büyüyen ve karşı
konulamayan bir sevgiye dönüşür. Bilinmeyen kadın, o yaşlarda genç adama karşı
hissettiklerini şöyle anlatmaktadır:
“Yeryüzünde hiçbir şey
kuytulardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz; çünkü bu
sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep edilen aşkının
hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşındakine hizmet etmeye
adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğurulmuş bir sevgidir.”
Bu sevgi küçük kızın
aklını başından öyle alıyor, onu kendi evinde gelişen olaylardan öyle koparıyor
ki annesinin ne ara bir adamla tanıştığını, ne zaman evlenmeye karar verdiğini
idrak edemiyor. Ne kadar karşı koysa da taşınmaya, kendisinden gizli taşınan
eşyaların boşalan yerleri gözüne çarptıkça vaktin geldiğini anlıyor.
Araya mesafeler girse de
yıllar geçse de küçük kızın yazar R.’ye duyduğu bu sevgi geçmiyor, hatta
giderek büyüyor. Viyana’ya akrabalarının yanında çalışma bahanesiyle geri
dönüyor, aklında ise tek bir sebeple. Karşı daireden olmasa da kapısının
önünden gözetliyor artık yazarı. Ancak bu sefer küçük bir kız olarak değil on
sekiz yaşında yazarın ilgisini çekebilecek güzellikte genç bir kız olarak
bekliyor. Nitekim yazarın ilgisini çekiyor da. Yıllardır özlemini çektiği bu
adamın sadece küçük bir davetiyle hiç düşünmeden uzatıyor ellerini. Yazarın
kendisini hatırlamasını umut ederek geçirdiği saatler boyunca, yazarın aklından
bu genç kadının bir zamanlar karşı dairede oturan o küçük kız olduğu geçmiyor
bile. Genç kız için hafızasından asla silinmeyecek bu buluşma yazar için birkaç
gün sonra unutulacak sıradan bir anı oluyor. Öyle ki yıllar sonra yolları
tekrar kesiştiğinde; bilinmeyen kadın alımlı, olgun, oldukça yaş almasına
rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir kadın olduğunda yazarın
ilgisini tekrar çekiyor. Ancak yazar, genç kadını yine hatırlamıyor. Bu durum
kadını öyle üzüyor ki yazara oğlundan, ikisinin oğlundan bile bahsedemiyor.
Oğlunu asıl gizlemesinin nedeni bile dönüp dolaşıp yine adama olan tutkusuna
bağlanıyor. Ona oğluna zorla bakma gibi bir sorumluluğu yüklemek
istemediğinden, sadece vicdan muhasebesiyle kendisiyle birlikte olmasını
istemediğinden bu sırrı oğlu ölene dek sakladığını söylüyor mektubunda.
Hasta oğlunu kaybetme
acısı bile kadına daha çok adamın bir parçasını kaybetme acısı olarak işliyor.
Artık hiçbir umudunun kalmamış olması, mektubunda söz etmese de kadının tahmin
ettiğimiz sonu, onu bu mektubu yazmaya itiyor. Ancak tüm bunlara rağmen kendince
kutsadığı yazarı kendisini hatırlamadığı için asla suçlamıyor. Biz de okur
olarak kadını bir türlü hatırlamayan, peşine düşmeyen yazarı mı suçlayalım;
bütün ömrünü ve umudunu oldukça dağınık yaşantısı olan bir adama bağlamış
kadını mı suçlayalım bilemiyoruz.
Uzun bir mektuptan oluşan
bu eserin her satırında bilinmeyen kadının yaşadığı tutkuya, umutlarının
yazarla her karşılaşmasında yerle bir oluşuna, ömrünü bir aşka nasıl adadığına
tanıklık ediyoruz. Aynı zamanda bunları bize akıcı ve içine dalıp çıkamadığımız
psikolojik tahlillerle aktaran Zweig’ın, döneminin ender rastlanır anlatım
tarzına da tanıklık etmiş oluyoruz. Şüphesiz bu durumda psikoloji biliminin
Zweig’ın adını duyurduğu dönemlerin biraz öncesinde yaşadığı patlama,
psikolojik ekollerin ortaya çıkışı ve Zweig’ın bu alana duyduğu müthiş ilginin
etkisi oldukça fazla. Öyle ki birçok eserinde olduğu gibi karakterlerin iç
dünyalarını anlamamızı sağlamaktan ziyade bizi o dünyanın ortasına
bırakıveriyor. Bizim de payımıza bilinmeyen bir kadının iç dünyasını pek
derinden bilmek düşüyor:
“Fakat sen kimsin ki
benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından
geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama
hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen,
kimsin ki benim için?”
15 Kasım 2019 / Muğla
https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/18-sayi-indir-51.pdf
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder