Sayfalar

14 Aralık 2019 Cumartesi

"ÖLÜ ZAMAN GEZGİNLERİ" Hasan Ali TOPTAŞ

 

Bazen karakterleri kaybedip başka bedenlerde bulduğumuz, bazen tam mekana odaklanmışken bir anda zannettiğimiz yerde olmadığımızı fark ettiğimiz bazen ise zamanın başka başka boyutlarına beklenmedik anlarda seyahatler ettiğimiz öykülerden oluşan bir kitap Ölü Zaman Gezginleri. Belki de bahsettiğim tüm bu karmaşıklığı en çok içinde barındıran öykü Ölü Zaman Gezginleri olduğundan yazar tarafından kitabın adını almaya layık görülmüştür, kim bilir. “Dünyayı sarıp sarmalayan sis her şeyi örttüğü için nesnelerin yokluğu dilimizi köreltmişti belki de. Ya da şiirlerde, romanlarda, resimlerde aradığımız ve ansızın karşımıza çıkıvereceğini sandığımız bulunmaz’ı bulmuştuk dağa çıkmakla; amacımıza erişmek sözcükleri anlamsız kılmıştı bir an, artık beynimizde yeni bir bulunmaz’ın hasreti başlayıncaya dek konuşmayacaktık. Oysa, bulunmaz’ı doğuracak yaşamı sisin ötesinde insanlar yeniden biriktiriyorlardı şimdi ne biriktirdiklerini bilmeden (çünkü en doğurgan birikimler bilmeden biriktirilenlerdir)…”(Ölü Zaman Gezginleri-s:62-63)

1993 yılında ilk basımı gerçekleşen bu öykü kitabı iki bölümden oluşmaktadır. İkisi de sekiz öyküden oluşan bu bölümlerin ilkinin adı kitaba da ismini veren Ölü Zaman Gezginleridir. İkinci bölümün adı ise Yoklar Fısıltısıdır. Yoklar Fısıltısı, aslında yazarın 1990 yılında kendi imkanlarıyla bastırdığı bir öykü kitabıdır. Ancak yayıncının dağıtımı sağlayamaması nedeniyle kitap okuyucuya ulaşamaz ve bu durum Hasan Ali Toptaş’ı yazmaya küstürür. Toptaş, yine de tam anlamıyla edebiyata sırtını dönemez. Yayımlatmayı asla düşünmediği, sadece içini boşaltmak adına kaleme aldığı ve kendince şiirsel metinler kategorisine soktuğu Yalnızlıklar kitabını kaleme alır.(1) Bu dönem yazar için biraz kafasını boşaltma, dinlenme süreci olur.

Yazarın ruh dünyası iyi dinlenmiş olacak ki her doğum öncesi yaşanan o sancılı dönem Toptaş’ın yazın dünyasında da bambaşka bir eserin doğumuna ve onun edebiyata yeniden dört elle sarılmasına vesile olacaktır. Aynı zamanda kensidine yarışmalarda birincilikler getiren Ölü Zaman Gezginleri adını verdiği bu eser, kısa süreliğine raflara kaldırılan Yoklar Fısıltısı adlı eserini de ardına alarak basıma çıkar ve yazarın önemli öykü kitapları arasında yerini alır. Böylece iki kitap bölümlere dönüşerek tek bir cilt altında buluşur.

Ölü Zaman Gezginleri bölümündeki öyküler, kitabın ikinci bölümündeki öykülere göre biraz daha ağır. Ancak bu ağırlık kesinlikle dilden kaynaklı bir ağırlık değil. Bahsettiğim, altında eminim her okuyucunun ezildiği müthiş bir kurgu ağırlığı. Farklı bir hafızadan, farklı bir zekadan dışarı fışkıran fikirlerin, anıların, ihtimallerin ve hayallerin oluşturduğu söz gruplarının ağırlığı. Bu bölümdeki öykülerin genelinde var olan düş mü, gerçek mi belirsizliği bir yandan okuyucunun algılarını uç noktalara kadar zorlarken bir yandan da okuyucuyu anlam veremediği bir öyküye odaklanma çabasına sokuyor ve bu durum tuhaf bir biçimde kafam çok karıştı deyip kitabın kapağını kapatıp bırakmak yerine okuyucuyu kitaba daha bağlayan bir haz veriyor. Belki de okurlarına aşıladığı bu anlama çabası Toptaş’ı Türk Edebiyatının kilometre taşlarından biri, eserlerini ise vazgeçilmez başucu kitapları haline getiriyor. Bu bölümde yer alan Balkon öyküsü etkileyici şiirsel anlatımıyla, Zaman Kimi Zaman öyküsü farklı zaman dilimlerinin üst üste yaşanmasıyla oluşan düşsel tarzıyla, Ölü Zaman Gezginleri kelimelerin sanatsal dizilimlerine doyamadığım ve tekrar tekrar okumak istediğim cümleleriyle, Şarap Lekesi ise üstü kapalı bir anlatımı olmasına rağmen anlatmak istediğini iç tahlilleriyle açıkça yansıtmasıyla beni en çok etkileyen öyküler oldu diyebilirim.

Yoklar Fısıltısı bölümünde de bir önceki bölüm gibi sabit zaman, mekan, kişi durumu nadir. Ancak olay hikayeciliği ilk bölüme göre daha fazla olduğundan öykülere hakim olmak daha kolay. Yine düş-gerçek karmaşasını burada da yaşıyoruz. Yazarın kendi dünyasında oluşturduğu gerçeğin içine dalıyor ve bu yüzden bu iki uç -düş ve gerçek- arasında gidip geliyoruz. Toptaş bir konuşmasında bu konuya şöyle değiniyor:

“Gerçekliği büyütmek ya da yok etmek dediğimiz şey aslında gerçekliği var etmek. Yazınsal gerçekliği yazının içinde kelimelerle, cümlelerle, onların yok ettiği, var ettiği şeylerle yeniden oluşturmak. Metindeki öğelerin birbirine dönüşebileceği, her türlü varoluşsal olanağı sağlayan aşkın bir ortam yaratmak.” (2)

Yoklar Fısıltısı bölümünde yer alan Yabu öyküsü derin konusuyla, Çift Çizgi karakterler ve zamanlar arasında ustaca tasarlanan kurgusuyla, Av öyküsü içinde bir öykü konusu avlarken aslında bir öykünün içine düşen anlatıcının heyecanıyla, Dünya bir Gülnida öyküsü Gülnida’nın teslim olmamış küçücük yanıyla ve Herkes Gibi Safa Bey öyküsü Şükrü Erbaş için yazılmasıyla hafızamda yerlerini ayıran öyküler. AyrıcaToptaş’ın bazı eserlerinde kendi hayatından detaylara yer verdiği bilinir. Bu bölümde de yer alan Yabu isimli öyküsünde yazar, Suriye sınırında yaptığı askerliğine bir selam gönderir.

Kitaptaki öykülerin birçoğunun sonunda bir duvara toslama hissi kaplıyor içinizi. Öykü boyunca oluşan kaosu büyük oranda tamamlayan, ancak sizi hiç de beklemediğiniz bir noktada yakalayan vurucu bir betimleme, bir konuşma metni, belki sadece bir isim her öykü sonunda o hayret ifadesini çiziyor yüzünüze. Bu beklenmedik sonlar öykü boyunca etrafa dağılan her parçayı toplayıp resmin bütününü görmenizi sağlıyor. Derin derin aldığınız o nefesi verdikten sonra geçebiliyorsunuz ancak diğer öyküye. Sonraki öyküleri, bakalım sonunda ne bekliyor beni, düşüncesiyle okumaksa ayrı bir heyecan katıyor okumanıza.

Okuma-yazma bilmeyen ancak çok iyi bir hikaye anlatıcısı olan bir annenin hikayelerini ve sessiz bir babanın belki de sessizliğini dinleyerek büyüyen bir yazar Hasan Ali Toptaş. Yaşadığı, gözlemlediği, hissettiği, düşlediği birçok şeyi hafızasının bir yerlerine saklamış. Biriktirdikçe taşmış, taştıkça yazmış sanki. O yazmış, bizlere de okumaya doyamadığımız cümlelerin altını çizmek kalmış. Bu pasaj da benim için onlardan sadece biri:

“Kendini uzun uzun anlatmak istiyorum ona. Bir türlü anlatamıyorum tabii. Daha doğrusu içimi alelacele yokluyorum da, cesaretin kırıntısını bile bulamıyorum. Cesaret yerine, adı olmayan duygularla karşılaşıyorum içimde. Onları anlatamıyorum sonra. Herkes aynı duyguları taşımaya başlayınca bir gün ad verilecek onlara, diye avutuyorum kendimi, her dilde sözcüklerden evleri olacak.”

15 Aralık 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/19-sayi-indir-52.pdf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...