Zaman zaman bir an durup
zihninizden geçenlere odaklandığınız oldu mu hiç? Ne düşünüyorum şu an ben?
Neden bunu düşünüyorum? Nereden geldi bunlar aklıma? Sabahattin Kudret Aksal’ın
öykülerini okurken hissettiğim şey tam anlamıyla bu diyebilirim. Onun öykülerinde
ana karakterlerin beyin kıvrımlarında sürekli dolanırken buluyoruz kendimizi.
Günün olağan akışı sürerken zamanın aktığının pek de farkında olmadığımız
anlarda, aslında, Aksal’ın öykülerindeki ana karakterlerde olduğu gibi bizim de
zihnimizden geçen bir sürü düşünce olduğunu hatırlıyoruz. Fikrimce Aksal’ın
öykülerini okumanın en büyük faydası bu oluyor. Belki de kendimizle tanışmamıza
vesile oluyor yazar. Öyle ya insan zihninde akan düşünceleri salıverdi mi, hele
bir de ne düşündüğünü farkına vardı mı daha bir yakınlaşıyor kendine. Ben kimim
sorusunun cevabını daha iyi yanıtlayabiliyor.
Sabahattin Kudret Aksal edebiyat
dünyasında daha çok şiirleriyle tanınan bir isim aslında. Cumhuriyet döneminden
bilinen bir şair, öykücü, denemeci ve oyun yazarı. 1920 İstanbul doğumlu olan
yazar, İstanbul Üniversitesi Felsefe mezunu. Yazar ne kadar başlarda şair
olarak tanınsa da kendisinin öykücülüğü 10 yaşlarına kadar uzanır. Bu dönemde
yazılan öyküleri, dayısı Tevfik Bey tarafından ilk yapıcı eleştirilerini alır
ve yazarı daha çok yazmaya teşvik eder. Ardından teyzesi ve eniştesinin yanına
yerleşir. Yazar burada geçirdiği yalnız günleri ise şiir ve öykülerine
sarıldığı güzel zamanlar olarak nitelendirir.
Aksal’ın ilk öyküsü olan Semtin
Kahvesi 1940 yılında Servet-i Fünun Dergisinde yayımlanır. Yaygın olarak ilk
yayımlanan öyküsünün Dolmuşa adlı öykü olduğu ve Küllük Dergisinde yayımlandığı
bilinse de sonrasında yapılan incelemeler 20’li yaşlarında yazdığı Semtin
Kahvesi öyküsünü işaret etmekte. Yazarın bu yıllarda kaleme aldığı öyküleri
edebiyat dünyasında pek fazla kendini gösteremez. Yazar da 1944-1952 yılları
arasında öykücülüğe kısa bir ara verir ve şiir, deneme, oyun yazarlığı üzerine
yoğunlaşır.
1954 yılında yazdığı öykülerden
10 tanesini toparlar ve Gazoz Ağacı kitabını yayımlar. Kitabın içindeki en uzun
ve son öykü Gazoz Ağacı olduğundan yazar kitaba da bu ismi vermeyi uygun bulur.
Gazoz Ağacı kitabı Sabahattin Kudret Aksal’a “1955 Sait Faik Hikâye Armağanı”
ödülünü getirir. Yazar bu ödülü aynı zamanda Haldun Taner ile paylaşır.
Edebiyat dünyasında elde ettiği bu ilk ödülüyle Aksal öykücülüğe daha çok
sarılır ve yine 10 öyküsünü derlediği ikinci öykü kitabı Yaralı Hayvan 1956’da
okuruyla buluşur. Bu kitap da yazara “1957 Türk Dil Kurumu Sanat Armağanı”
ödülünü kazandırır.
Sabahattin Kudret Aksal 1983’te
bu iki öykü kitabını günceller ve içine Birkaç Öykü Daha başlıklı 5 öyküden
oluşan üçüncü bir kısım daha ekleyerek Gazoz Ağacı/Yaralı Hayvan isimli 25
öyküden oluşan tek bir kitap yayımlar. Yapı Kredi Yayınları (YKY) ise 1994
yılında bu kitaba yazarın kitabında yer almayan 2 öyküsünü daha ekler ve Gazoz
Ağacı, Yaralı Hayvan ve Ötesi ismiyle tekrar yayımlar. YKY aynı zamanda bu
basımında kitabın içinde yer alan her öykünün sonunda öykünün ilk nerede ve ne
zaman yayımlandığı bilgisini veren küçük notlar da düşer ve öyküleri kronolojik
olarak sıralar. Bu sayede yazarın öykücülüğünün gelişimine tanıklık etmek de
mümkün hale gelir. YKY en son basımında ise yazarın edebiyat dünyasında
yayımlanan tüm öykülerini tek bir kitapta toplamayı amaçlar ve kitaplarında
bulunmayan 8 öyküyü kitabın 3. bölümü olan Birkaç Öykü Daha kısmına ekler. Bu
öyküler içerik veya başlık olarak önceki birkaç öyküsüne benzese de aslında
değişim geçirmiş eserleridir.
Aksal’ın eserlerini okurken derin
gözlem yeteneğini fark etmemek imkansızdır. Üstelik bunu sadece çevre, olay
betimlemesiyle değil çevresindeki insanların ruh halini, yazının başında
bahsettiğimiz kendi iç alemini betimlemesiyle de gerçekleştirir. Çevre veya
durum betimlemelerinde bunu okura hissettirmek hep daha mümkünmüş gibi gelir
bana. Okurken kendimi o mekânın veya o olayın içinde hisseder ve eğer gerçekten
iyi bir betimleme okuyorsam bunun heyecanını ciddi ciddi yaşarım. Ancak
öyküdeki ana karakterlerin iç dünyaları betimlendiği zaman okuru o iç dünyaya
dahil etmek ve betimlenen düşünceleri ve duyguları okura hissettirmek oldukça
zor bir beceri olsa gerek ve Aksal sanırım bana bunu hissettiren ve beni bu
anlamda heyecanlandıran nadir yazarlardan.
“Yaşamanın güzelliğini her zaman
duyabilir insan. Hatta şimdi gördüğünüz gibi, geciken bir vapur beklerken bile.
Yeter ki her şeyi, her şeyi, insanları, duyularımızı, eşyayı sevelim. Bir
çocuğun dış dünya karşısında duyduğu hayranlık olsun içimizde. En küçük bir
yağmur damlasına bile ilgi duyalım. Böyle oldu mu, bir iskele meydanında, on
dakikada, dilerseniz hatıralarınızın dünyasına kayar gider, yıllarca önce
yaşanmış bir anı yeni baştan yaşarsınız. Dilerseniz meydandan geçen insanları
seyreder, kafanızda romanlarını kurar, kurar da sonra yine kendiniz okursunuz.”
(sf. 57/Bizim Olan Sokaklar)
Aksal’ın eserlerinde daha çok gün
içinde yanımızdan geçip giden orta halli insanların veya anlatıcının dilinden,
belki yazarın belki çoğunlukla yazarın kurguladığı ana karakterlerin kendi
dilinden günün olağan akışı sırasında neler yaşadıkları, neler düşündükleri ve
hissettiklerine rastlarız. Aile ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri, iş
ilişkileri, sevgili ilişkilerine de değinen yazar bunu daha çok psikolojik
tahlillerle bizlere yansıtır.
“Benim için eşyada duygu aramak,
önüne geçilmez bir alışkanlıktı bir zaman. Kullandığım zaman eşyanın
duygularının farkında olmazdım. Pencereyi açtığım zaman pencerenin, gemiye
bindiğim zaman geminin konuşan bir hali yoktur da asıl açmadığım pencere, binmediğim
gemi dile gelir. Oturduğum yerde, caddeden uzakta, kahvenin içerlek bir
köşesindeki iskemlede caddeye baktığım zamanlar dünyayı daima güzel, insanları
iyi gördüm. Bir ileriki masada oturan ne kadar insanın yaşantısını, işini merak
ettim. Kendi kendime düşünceye vardım. Buldum, bulamadım, tasarladım,
yanıldım.” (sf. 45/Büyükannemin Ölümü)
Tanımadığı insanları anlamaya
çalışmak da öykülerinde yer verdiği önemli noktalardan biridir. Geçmişini
bilmese de o insanlara kendi zihninde bir geçmiş kurgulamak, aklından geçenleri
bilmeye, acılarını anlamaya çalışmak gibi özellikleri vardır bazı ana karakterlerin.
Bir öyküsünde şöyle ifade eder bunu:
“Görülmüş müdür bir insanın bir
başka insanın içinden geçenleri tıpatıp anladığı?” (sf:34 / Geceye Doğru)
Tıpatıp anlamasa da çabası
vardır. Herkesin hayalleri, umutları, acıları, hataları, doğruları, yanlışları
vardır. Aksal da eserlerinde herkesten seçtiği bir kişinin –bu kendisi de
olabilir- o an ne hissettiğine ve düşündüğüne odaklıdır. Yani aslında ana karakter
öykü boyunca üstbilişsel bir düşünüş içindedir. Bizi düşünmeye iten bu süreç
sayesinde bu kişiler hem o kadar biz hem de o kadar başkalarıdır ki başkaları
üzerinden kendimizi bulmak -yazının başında da bahsettiğimiz gibi- mümkündür.
Dr. Arif Yılmaz, Aksal’ın öykücülüğü üzerine yazdığı bir yazısında yazarın
birçok öyküsünde kahramanların isimsiz olmalarının, anlatılanları bir kişiye
değil herkese genellememiz açısından anlamlı olduğunu şöyle ifade eder:
“Bir olguyu anlamak, anlatmak ve
açıklamak, bir durumu bizimle paylaşmak amacını taşıma, yazarın hikâye
kişilerini okuyucusuna belli bir isimle sunmak istememesinin en tutarlı nedeni
olarak gösterilebilir. Böyle bir soyutlamayla yazar, özelin değil, genelin
peşine düştüğünü ifadelendirmek ister gibidir.”
Sabahattin Kudret Aksal
öykülerinde geçmişe, ilk heyecanlara, gençlik yıllarına duyulan özlem yoğun bir
şekilde hissedilir:
“Geçmiş zamanlar med halindeki
denizin bütün baskısıyla karaya yüklenişi gibi yükleniyordu. Bir doğa gücüne
benziyordu adeta. O kadar güçlü, insafsızdı. Med halindeki deniz de böyle
yüklenirdi karaya. Tarlaları, sokakları, evleri, dükkanları, kasabaları,
şehirleri böyle harap eder, alır götürürdü. Geçmiş zamanların, hülyaların bu
yaşlı adamın şu sakin olması gereken akşam saatlerini altüst edişi gibi.” (sf.
35/Geceye Doğru)
Geçmişe duyulan bu özlemin, yitip
giden ve geri döndürülemeyecek olan zamanın verdiği bu pişmanlığın yaşattığı
derin melankoli haline yazarın öykülerinin birçoğunda rastlamak mümkündür.
Dünya telaşıyla tutunmaya çalıştığımız ‘şey’ler uğruna aslında yaşanması
gereken güzel anların biz dokunamadan yanımızdan geçip gittiklerini ve ilerde
bir gün bunu anladığımızda çok geç olacağı düşüncesini yazar bir öyküsünde
şöyle ifade eder:
“Ta içimden şehirde neler
yapılabilecek, ne türlü mutlu olunabilecek bir günün geçip gittiğini, böylece
daha birçok günlerin de geçip gideceğini adeta bir kum saatinin boşaldığını
gözlerimle görür gibi birçok şeylerin bir daha bulunmamak üzere yittiğini duyardım.”
(sf.68/Bir Başka Türlüsü)
Eserlerindeki bu ağır psikolojik
tahlillerle yüklü melankolik halini yine de bir yerlerde yaşama sevinci, umut
ve mutluluk karşılar. İnsanın içindeki iyi ve kötü ruh halleri gibi yaşamda da
tezatlıklar mevcuttur. Altını çizmelere doyamadığımız satırlar taşar kitabın
sayfalarından iyiye ve kötüye dair. Biz yine de umutla bitirelim:
“Çok daha sonraları, çok daha geç
yaşlarda öğrenilen, değerleri bilinen şeyleri çoktan öğrenmiştik biz;
biliyorduk. Ilık rüzgarsız hava az şey değildi. Başımızı kaldırıp gökyüzüne
baktığımız zaman gördüğümüz milyarlarca yıldız az şey değildi. Ya içimizde, ta
içimizde duyduğumuz bu özgürlük duygusu! Bu alabildiğine özgürlük duygusu!
Sadece bunlar insanoğlunun yaşamaktan hoşnut olmasına yetebilirdi.” (sf
51/Bizim Olan Sokaklar)
15 Şubat 2020 /Muğla
https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/21-sayi-indir-57.pdf

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder