Güneş henüz doğmadan
başlayan bir yolculuk bu. Zihninizi rahat bırakın. Eğer onu zorlarsanız daha da
ulaşılamayan bir yere varacak kitabın sonu. Zorladıkça kitap elinizden düşecek.
Biraz okuyup onu yeniden kitaplığınıza kaldıracaksınız. Tavsiyeme güvenin ve
bırakın kelimeler nereye götürürse zihniniz o yana aksın. Çünkü bu kitabı
okurken kelimeleri yakalamanız pek de kolay olmayacak.
Dalgalar, Virginia Woolf
tarafından 1931 yılında yayımlanır. Ancak kitabın yazma serüveni bir hayli
uzun. Yıllardır Woolf’un zihninde tasarlanan bu kitap -nihayet- kağıda
dökülmeye başlandığında bitmesi 2 yıl alır. Çünkü yazar kitabı 2 yıl içinde tam
3 kez düzelterek yeniden yazar. Bunun nedeni ise Dalgalar eserinin dalgaların
ritmine uydurularak ve yüksek sesle okunarak düzeltilmesidir. Böylece esere
şiir ahengi yüklenir. Yani bu eser bir şiir midir? Pek değil. O halde roman?
Hayır, hayır değil. Tiyatro metni mi? O da değil. Ama hepsinden biraz. Yazarın
adeta yeni bir tür olarak ortaya koyduğu bu eser, edebiyat dünyasında benzerine
nadir rastlanır bir yer bulur ve Woolf’un en başarılı eserlerinden biri olarak
kabul görür. Yazının başında sözünü ettiğim zihninizi serbest bırakın
tavsiyemin nedeni ise yazarın kitabı bilinç akışı yöntemiyle kaleme almasından
kaynaklanıyor. Aslında kendinizi bıraktığınız yüzey oldukça akışkan -şiir
ahenginden olacak- ancak cümlelerin anlamını yakalamak bazen, hatta çoğunlukla
zor olabilir. Defalarca geri dönüp anlamaya çalıştığınız birçok pasajla
karşılaşmanız mümkün. Tabi tüm bu zorlu süreçte karakterlerin hayatlarındaki
değişiklikleri de takip etmek gerekiyor. Aslında her kitapta yazarın anlatmak
istediği ancak okurun kaçırdığı bazı noktalar vardır. Bu eseri okurken işte bu
durumun ağırlığını çok fazla hissedebilirsiniz. Ağırlığını hissedeceğiniz bir
diğer konu da eserin hüzünlü ve melankolik atmosferidir.
Eser Bernard, Neviile,
Louis, Susan, Rhoda ve Jinny isimli altı arkadaşın çocukluklarından başlayıp
yaşlılık dönemlerine kadar giden bir süreci ele alır. Ancak yazar bunu olay
örgüsü şeklinde yansıtmaktan ziyade yine alışılagelmişin dışında bir yöntemle,
karakterlerin iç sesleriyle, aslında onların bilinç akışlarıyla yansıtır.
Çoğunlukla aynı mekanlar, hatta aynı anlar birinin iç monoloğundan
diğerininkine geçerek okura sunulur. Asla karşılıklı bir konuşma yoktur. Ancak
kitap boyunca sanki karşılıklı konuşuyorlarmış gibi dizilidir bu iç monologlar.
Böylece okur her karakterin iç alemine ve diğer karakterler hakkındaki
görüşlerine de hakim olur.
Yazar bahsedilen iç
monologların içeriğinin zaman içinde değişime uğrayışlarını bize bölümler
halinde sunar. Bu bölümleri sunuş tarzı da elbette yine beklemediğimiz bir
şekilde tasarlanmıştır. Aslında kitapta bulunan tüm iç monologları
çıkardığımızda kitap 9 bölümlük kısa bir metinden oluşur. Bu metnin her bölümü
güneşin gökyüzündeki evreleriyle başlar. Genelde de çeşitli dalga
betimlemeleriyle sonlanır. Birinci bölüm “Güneş henüz doğmamıştı…” diye başlar,
ikinci bölüm “Güneş biraz daha yükseldi…” İlerleyen bölümlerde güneş en tepeye
çıkar ve sonrasında batmaya başlar. Kitabın son kısmı da “Şimdi güneş
batmıştı.” diye başlayan bölümle biter. Kitabı okurken aslında güneşin
gökyüzündeki her evresinin bu altı arkadaşın büyüme dönemlerini yansıttığını
fark edersiniz.
Mesela güneşin henüz
doğmadığı bölümün devamındaki iç monologlar bize bu altı arkadaşın çocukluğunu
yansıtır. Güneş yükselmeye başladığında onlar da ilk gençliklerini yaşarlar.
Güneş tam tepedeyken 20’li yaşların ortalarına gelen dostlar, güneş batarken orta
yaşlarındadırlar ve sonrasında da giderek yaşlılığa ve ölüme yaklaşırlar.
Aslında yazarın başlıca amaçlarından biri karakterlerin büyüdükçe değişen,
özünde ise aynı kalan içsel çağrışımlarını bizlere aktarmaktır. Kitapta daha
çok Bernard isimli karakterin iç monologları hakimdir. Bernard kelimeleri çok
seven, çevresindeki her insandan, her olaydan, gördüğü her şeyden kendine
öyküler kurgulayan bir çocuktur. Bu kitap boyunca sürer. Belki de bu yüzden
Woolf da en çok ona söz hakkı vermiştir. Aynı zamanda altı arkadaş arasından
Bernard, en doğalları ve bulunduğu çevreye en çabuk uyum sağlayanlarıdır. Louis
ise onun aksine içine kapanık, sessiz, dış görünüşünü hiç beğenmeyen, sömürge
aksanı olduğu için konuşmaktan utanan bir çocuktur. Ayrıca onun Bernard gibi
kelimelerin büyüsüne inancı yoktur. Daima bilimden yanadır. Neville ise
tutkularının peşinde olan, küçük şeylerden büyük anlamlar çıkaran, ancak
çevresindeki insanların saçma bulmasından korktuğu için bu anlamları kimseyle
paylaşamayan bir karakterdir.
Susan ise doğal bir
güzelliğe sahip, genel anlamda herkesle iyi anlaşan bir karakter. İçinde ise
bir aşk büyüyor, güneş daha doğmadan. Louis’in bundan haberi yok. Bu durumu
fark eden Bernard da Susan’a karşı hislerinin acısını gömüp onu teselli ediyor.
Jinny bu arkadaş grubunun en güzel ve en dikkat çeken kızı. Susan, Louis’le
Jinny arasındaki bağı hissettiğinden beri Jinny’e karşı büyük bir kıskançlık
besliyor. Son olarak Rhoda… kitabın belki de en garip ismi. Daima yalnız, diğer
kızlar gibi güçlü duramayan, onlar kadar gerçek olmadığından yakınan, ne
istediğini bilemeyen bir hali olduğunu düşünüyor hep.
Genel olarak karakterleri
bu şekilde tanımlamak mümkün. Ancak dediğim gibi güneş doğmadan önce… Güneş
yükseldikçe her birinin hayatında çok şey değişiyor. Yolları ilk önce okulda
kızlar ve erkekler olarak ayrılıyor. Ardından üniversite zamanı geliyor ve her
bir karakter farklı bir yola yöneliyor. Susan babasının yanına çiftliğe
dönüyor, Jinny ailesiyle balolara ve davetlere katılmaya başlıyor, Bernard ve
Neville üniversite okumaya gidiyorlar, Loise babasının yanında çalışıp para
kazanıyor. Kimi istediği yerde, Bernard, Jinny, Neville gibi; kimi ise çok
farklı dünyaların hayallerini kurarken hiç beklemediği yerlerde, Susan ve Louis
gibi. Rhoda hakkında pek bir bilgi yok. Gelecek yılları kimi özgür olmak adına
dört gözle beklerken kimi de korkuyor. Sanki bir canavar ya da ilerleyen bir
tekerleğe sokulan çomaklar gibi, gelecek yıllar. Aralarındaki farkları en çok
hissettikleri zamanlar da bundan sonra başlıyor aslında. 18 yaşlarındalar.
Hepsi kendini tanıma derdinde ve sordukları tek bir soru var: “Ben kimim?”
Güneş hala tam tepeye
ulaşmamıştır ancak bulutların ardında görünmektedir. 20’li yaşların başları…
Eski dostlar uzun bir aradan sonra hepsinin arkadaşı olan ancak kitapta iç
monoloğu bulunmayan Percival’i uzun bir seyahate uğurlamak adına bir masa
etrafında toplanıyorlar. Buluşacakları mekana girişleri bile yavaş yavaş oturan
kimliklerini anlamamızda bize bir şeyler anlatıyor: hala kimseye fark
ettirmeden masaya gelip oturan Rhoda, mekana girdiği gibi aynada kendini
düzeltmeye çalışan Louis, gayet doğal bir tavırla içeri girip çevresini
selamlayan Bernard, içeri girdiğinde güzelliğiyle herkesin dikkatini çeken
Jinny… Bu tavırları elbette birbirleri hakkındaki iç monologlar sayesinde
öğreniyoruz. Önce herkes sessizce anılarını yad ediyor. Sonra o zamana kadar
neler yaptıklarını.
Güneş tam tepededir.
25-30’lu yaşlar. Hayatlarında büyük adımlar attıkları, ciddi kararlar aldıkları
en verimli çağları. Derken güneş artık batmaya başlar. 30’lu yaşlar. Güneş
giderek daha da alçalır. Daha da ileri yaşlar:
“Ve zaman bırakıyor,
düşsün damlası. Ruhun çatısında oluşan damla düşüyor. Bilincimin çatısında
oluşarak zaman, bırakıyor düşsün damlası. Bu düşen damlaların gençliğimi
yitirmemle hiçbir ilgisi yok. Bu düşen damlalarla, bir noktaya incelen zaman.
Zaman, bir noktaya doğru inceliyor. Damlanın tortuyla ağırlaşarak bardaktan
düşmesi gibi düşüyor zaman.”
Güneşin batması yakındır.
Eski dostlar yeniden bir araya gelir. Masa sessizdir. Kimi pişmanlıklarına kimi
iç hesaplaşmalarına dönmüştür. Hayat neredeyse durmuştur ve artık yaşanacak pek
bir şey kalmamıştır. En son güneş batar ve bu bölümde yalnızca Bernard’ın iç
monologları vardır. Yaşlı, tombul, şakakları ağarmış bir adam, Bernard.
Arkadaşlarının hayallerini görür, onları yer yer kıskançlıkla, yer yer
pişmanlıkla, bazen de sevgiyle anar. Her birinin ayrı ayrı değerlerini anımsar.
Ne birini çıkarıp atabilir hayatının özetinden ne de bu bütünün anlamını
açıklayabilir. Bir müziğe benzetir bu bütünü Bernard. Herkes kendi ezgisini
çaldı, kimi kemanla, kimi flütle kimi davulla vesaire…
“Boş ver, iyidir hayat,
yine de dayanılabilir hayata. Pazartesiyi salı izler, sonra Çarşamba olur.
Bilinç halkalar geliştirir, kimliğin güçlenir, acılar olgunlaşma içinde
eritilir. … gençliğin telaşlılığı ve coşkusu ile koşulur. Nasıl da hızlı akar
ırmak ocaktan aralığa doğru! Bir tek gölge bile düşürmeyecek denli yakınımızda
gelişen olayların seliyle sürüklenip götürülüyoruz. Yüzüyoruz, yüzüyoruz…”
Yaşamın herhangi bir
yerinde, herhangi bir zamanda yaşayan bu insanların ömürlerine tanıklık ederken
durup kendi iç monoloğunuzu dinlediğinizi de göreceksiniz. Belki de
imrendiğiniz hayatların aslında sizlerin hayatına imrendiğini fark edeceksiniz
bu romanı okurken. Belki çok geçmişte kalan bir anıyı tazeleyecek, hafızanızda
bir yerlere saklanmış pişmanlıklarınızla yüzleşeceksiniz. Kendinizi kelimelere
bırakırsanız belki dalgaların sesini de duyabilirsiniz.
15 Nisan 2020 / Muğla
https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/26-sayi-indir-62.pdf
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder