İnsanın yaşam döngüsünün en ışıltılı, en görkemli, en umut ve
hayal dolu zamanı; gençlik… Artık bir yetişkine bağlı kalmaksızın kararlar
alınabilen, uygulanılabilen, ancak bu kararların sonuçlarına da katlanma
riskini göze almak gereken bir dönem. Serinin bir önceki kitabı olan
Yeniyetmelik’te ana karakter Nikolenka’nın kendine sık sık sorduğu “Ben kimim?”
sorusuna az da olsa cevap bulabiliyoruz artık. Nasıl biri olduğumuzun ya da
nasıl biri olmak istediğimizin çizgileri yavaş yavaş netleşiyor.
Bir önceki kitap incelememizde Tolstoy’un üç
kitaptan oluşan bu serisinin ikincisi olan Yeniyetmelik eserinden bahsetmiştik.
Bu yazımızda ise üçlemeyi, aynı zamanda Tolstoy’un yarı kurgusal
otobiyografisini de “Gençliğim” eseriyle sonlandırmış olacağız. Üçlemeyle
ilgili son yazıyı okumadan önce ilk iki eserin incelemelerini okumanızı tavsiye
ederim.
Nikolenka’nın dört gözle beklediği o gençlik
çağları artık kapısını çalmıştır. 16 yaşında, üniversiteye hazırlanan,
büyüdüğünün farkında olan Nikolenka’nın zihninde artık tek bir hedef vardır:
dünyanın en güçlü adamı olmak. Bu amaç uğruna aynayla ilk tanışmasından beri
beğenmediği vücudunu geliştirmek için sürekli egzersizler yapmakta ve sık sık
aynayla yüzleşip kendini düzeltmeye çalışmaktadır. Dünyanın en güçlü adamı
olmak sadece dış görünüşle olmaz. Elbette karakter olarak da kendini
geliştirmelidir. İyi huylu, yardımsever, bilgili ve en önemlisi mutlu bir insan
olmak için kendisine bir sürü hedef koyar. Evde çalışan hizmetlilere yardım
etmek, iyi bir dindar olmak, herkes tarafından çok sevilmek ve tanınmak, mutlu
olmak ve çevresindeki insanları mutlu etmek, hayatının aşkını bulmak, sınavları
kazanıp üniversiteye gitmek, sınıfları -çok başarılı olduğu için- atlayarak
geçip okulu erken bitirmek, yüksek lisans ve doktora yapıp Rusya’nın hatta
Avrupa’nın en önde gelen alimlerinden biri olmak ve vasat bir geçmişi ardından
bırakıp harika bir insan olabildiği için kendisiyle daima gurur duymak gibi
hedeflerin bulunduğu uzun bir liste oluşturur. Bu listeyi unutmamak adına da
ismine “Yaşam Kurallarım” dediği bir defter hazırlar ve hepsini ona yazar.
Gerçekten de tüm bu hedefleri gerçekleştirmek adına küçük de olsa anlamlı
adımlar atmaktadır.
Nikolenka’nın aile yaşamından neredeyse ilk kez
çıktığı ve çok farklı insanlarla tanıştığı sınav ortamı, aslında onun yavaş
yavaş oturan karakterini tanımamızda bize ilk ipuçlarını verir. Öyle ki ana
karakterimiz bile bu özelliklerini hala tam anlamıyla farkında değildir.
Nikolenka yaşıtı olan bu kadar gencin arasına ilk kez girmiştir ve farkında
olmadan onları gözlemlemeye ve kendince onlar hakkında çıkarımlar yapmaya
başlar. Öğrenciler arasında onun gibi sınavlara evlerinde özel hocalarla
hazırlanan soylu ailelerin çocuklarının yanı sıra üniversiteye lise ortamında
hazırlanan ve sürekli birlikte oldukları için de aralarındaki bağın çok güçlü
olduğunu fark ettiği bir grup vardır. Ancak bu grup Nikolenka’nın gözünde hiç
de “Comme il faut” değildir. Bu kalıp kitap boyunca sıkça karşımıza çıkar.
Genel olarak ifade etmek gerekirse saygıdeğer, bakımlı, düzgün konuşan, güzel
dans eden insanlar “Comme il faut” sınıfına girer. Nikolenka’nın gözlemlediği
bu liseli grupsa oldukça bakımsız, kaba saba konuşan insanlardan oluşmaktadır.
Onlarla “Comme il faut” olmadıkları için arkadaşlık kurması mümkün değildir. Bu
onun hayatında şu anda en değer verdiği şeydir: “Comme il faut” olmak ve öyle
insanlarla arkadaşlık kurmak. Öyle ki kitabın bir bölümünde sadece bu kavram
üzerinde durmuştur. Ancak kendi gibi asil ailelerden gelen öğrenciler ise
Nikolenka’ya hiç yüz vermemekte ve ona tepeden bakmaktadırlar.
Sınavları kazandığını öğrendikten sonra Nikolenka
artık tamamen yetişkin bir birey olmanın heyecanını yaşamaya başlar.
Üniformasını giyer, artık emrinde olan arabasıyla gezintiye çıkar ve abisi
Volodya’nın sınavları kazandığını öğrendiği gün yaptığı gibi odasına birkaç
tablo alır. Tabii bir de tütün ve pipo. Artık yetişkindir ve bu tarz zararlı
alışkanlıklara başlamakta özgürdür. Çünkü eğer hala pipoya dayanamıyorsa tam
bir yetişkin sayılamaz. Bu bölümlerde sıkça abisi ve arkadaşlarını taklit eder.
Asil bir yetişkin olmak için onlar gibi davranmalı ve babasının istediği asil
aileleri ziyaret etmek zorundadır.
Üniversiteye başladıktan sonra bu kadar genç bireyin olduğu
bir ortamda bulunmak onu mutlu etse de sosyal anlamda iki sınıfa da ait olamaz
ve kendini çok yalnız hisseder. Bir süre sonra kaba gördüğü liseli takım ona
yaklaşmaya çalışır. Ancak onlara prensle olan akrabalığından, arabasından
bahsettiğinde hemen kendinden uzaklaştıklarını fark eder, üstelik buna hiçbir
anlam veremez.
Aslında eserin birçok bölümünde insanlara üstten
bakmasından, davetlere giderken nasıl giyineceğini bilememesinden, dans
etmekten çekinmesinden, bir kadını terslemesinden, insanları güzel, çirkin diye
ayırıp -kendisini çirkin bulmasına rağmen- kendisinden daha çirkin olduğunu
düşündüğü insanları sevilmeye layık görmemesinden Nikolenka’nın pek de “Comme
il faut” bir insan olmadığını söylemek mümkündür. Öyle ki sırf insanların
gözünde değerli olmak adına kendisini yücelten yalanlar söyleyip olduğundan
farklı görünmeye çalışmakta ve ne yazık ki karşısındaki insanlar bunların yalan
olduğunu fark edip ondan daha da uzaklaşmaktadırlar.
Nikolenka’yı bu şekilde tasvir ettiğimizde okur
olarak bizlerin bile ondan soğuması mümkün. Ancak kendi geçmişimizi
düşündüğümüzde, karakterimizi oturtmaya gayret ettiğimiz fakat bunu farkında
bile olmadığımız o dönemlerde bizler de Nikolenka gibi ne yanlışlar yaptık kim
bilir. İşte tam da bu açıdan bakınca Nikolenka’dan soğumak pek mümkün olmuyor.
Hatta demek o yaşlarda herkes yanlışlar yapabiliyormuş deyip vicdanımızı
rahatlatmamız bile söz konusu olabilir. Nikolenka’nın yaşadıklarına geniş bir
açıdan bakınca aslında ailesinden gelen soyluluk ile yaşamdan zevk aldığı
şeyler arasında kalmış bir gencin karakterini oturtma çabasını görüyoruz. Soylu
bir aileden gelmenin üzerindeki sorumlulukları farkında ancak başta “Comme il
faut” olmadıkları için üstten baktığı sınıf arkadaşlarının arasına girdikçe
onların arasındaki samimiyete, dostluğa, neşelerine, üstlerindeki o anlam
veremediği şiirsel havaya giderek imrendiğini ve onlara içten içe bir hayranlık
beslediğinin de farkında. Nikolenka ders döneminin başında, “Comme il faut”
olmayanlar bile sınıfı geçeceğini umuyorlar ben elbette geçerim, mantığıyla
dersleri tamamen boşlarken bu üstten baktığı insanların onu sınavlardan önce
ders çalışmaya çağırmaları ise onların iyi yürekliliklerine bir kez daha hayran
olmasına sebep oluyor. Nitekim bu teklifi kabul ediyor, ancak onlara
yetişemiyor ve sınıf tekrarına kalıyor.
Aslında eser boyunca Nikolenka’nın yetiştiği
ortamdan kaynaklı olarak zihninde oturttuğu “Comme il faut” kalıbının anlamının
girdiği yeni çevreyle nasıl değiştiğini okuyoruz. Sınıfta kalarak bu gerçeği
daha iyi anlamasına tanıklık ediyoruz. Eser tüm bunların yanı sıra özellikle
Nikolenka’nınaile ilişkilerine, kendisiyle çelişkilerine, aşık olma hevesine,
ailedeki kızlarla iletişimine, sosyal hayatına, sahip olduğu mal-mülkün
yaşamını nasıl etkilediğine kadar birçok konuya değiniyor. Ancak gençlik adına yaşadığı
en büyük problem karakterini oturtmakta yaşadığı zorluklar olduğu için eseri
daha çok bu yönüyle ele aldık. Eserin son cümlesi aslında bu kurgusal
otobiyografinin devam edeceği yönünde bir mesajla sonlanıyor ve bizi
Nikolenka’daki asıl değişimi bundan sonra göreceğimiz yönünde heveslendiriyor. Ancak
nedendir bilinmez Tolstoy serinin devamını yazmıyor. Yine de çocukluktan
başlayıp gençliğin bir dönemine kadar süren bu üçleme okura adeta bir insanın
bu süreçteki gelişim özelliklerini bir anı defteri niteliğinde sunuyor. Birçok
okuru Nikolenka ile birlikte çocukluğuna, ergenliğine ve gençliğine taşıdığını
düşündüğüm bu üçleme ile geçmişe kısa bir yolculuk yapmaktan büyük zevk
alacaksınız.
15 Haziran 2020 / Muğla
https://www.yazi-yorum.net/2020/06/15/tolstoy-gencligim-sevde-gul-kocalar/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder