Bir şiir okurken alışıldık bir düzen arar gözlerimiz, biraz uyak biraz kafiye… Her şiirde olmasa da çoğunda var olan şiir geleneğini yıkmış bir kadın, Didem Madak. Kalemi eline almış, içini içinden geldiği gibi dökmüş kağıda. Sonra bir bakıvermiş şiire dönüşmüş kağıda düşen kelimeler. Efsunlu şiirlere. Kendi deyimiyle onun şiirleri ütüsüz ve buruşuk gezdirdiği ruhunun diyeti. Bir düzeni, onu sıkıştıran kuralları yok. Hayatı bazen gördüğü gibi bazen hissettiği gibi kağıda yansıtmış. İyi bir gözlemci. Hem çevresindeki olayları, insanları, hatta eşyaları hem de içinde hissettiği duyguları, hayalleri, acıları ve korkuları çok iyi tanımış; bizlerle de tanıştırmış.
Didem Madak, dünyaya
gözlerini 1970‘te İzmir ‘de açar. Kendisinden 6 yıl sonra da kardeşi Işıl
dünyaya gelir. İlk oyun arkadaşı, çocukluğunun en güzel anlarının şahidi Işıl,
ileride şiirlerinin de ana karakterlerinden olacaktır. Güzel geçen bu çocukluğu
belki de bitiren ve Madak’ı daha 14 yaşında bir anda olgunlaştıran bir olay
yaşanır. Madak’ın annesi Füsun Hanım kolon kanseri nedeniyle vefat eder.
Annesinin acısına alışmaya çalıştığı bu zor günlerde teyzesi Hale, Didem Madak
ve kardeşi Işıl’a annelerinin ünlü şairlerin şiirlerini derlediği defterini
verir. Böylece Didem Madak‘ın içinde bir yerlerde gizli olan şairlik damarına
ilk temas gerçekleşir. Ayrıca teyzesinin zengin edebiyat koleksiyonu da şairin
edebiyat merakını daha da kamçılar. Edebiyata olan ilgisinin arttığı bu dönemde
şair büyüyüp genç bir kız olmuştur. Hukuk fakültesini kazanmıştır. Ancak okulun
daha ilk yılında duygularının ağırlığına yenik düşüp sevdiği adamla nikah
masasına oturur ve okulunu yarım bırakır. Ne yazık ki bu evlilik uzun sürmez.
Eşinden ayrıldıktan sonra ise şairin kendini asıl keşfetme süreci başlar.
Kendine İzmir’de bir bodrum katı tutar ve yazmaya başlar. Yaşadıklarını,
acılarını, hissettiklerini o yazar, kağıt dinler. İçinden geldiği gibi bırakır
içinde yıllarca biriktirdiği dizelerini. Uzadıkça uzar şiirler:
“Ben bir bodrum kat
kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka
imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik
vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum.
Birazdan da
Kırk üç numara
ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan
çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!”
(Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım! şiirinden)
Bir yandan şiire
yöneldiği bu dönemde bir yandan da çıkan afla okuluna geri döner ve hukuk
fakültesini tamamlar. Şairin ilk şiir kitabı Grapon Kağıtları da bu dönemde
yazdığı şiirlerden oluşur. İlk şiiri 1995’te “Sombahar” isimli bir dergide
yayımlanır. Şairin ara ara dergilere yolladığı şiirlerini takip eden küçük bir
okur kitlesi bile oluşmuştur. Madak’ın öyle geniş kitlelerce tanınmak gibi bir
derdi yoktur. Şiirlerini okuttuğu kardeşi Işıl, Madak’a bir şiir yarışmasından
bahseder ancak şair oralı bile olmaz. Işıl ise onun şiirlerinin daha fazla
insana ulaşması gerektiği inancındadır ve bu inançla ablasının şiirlerinden
derlediği Grapon Kağıtları isimli dosyayı “2000 İnkılap Şiir Yarışması”na
yollar. Yarışmaya katıldığından haberi bile olmayan Didem Madak yarışmayı
kazanır ve böylece ilk şiir kitabı Grapon Kağıtları İnkılap Yayınlarından
çıkarak okuruyla buluşur.
Didem Madak Kitaplarının
genelinde hissettiğimiz, sanki biriyle karşılıklı konuşuyormuş ya da birisine
mektup yazıyormuş hissi özellikle ilk kitabı Grapon Kâğıtlarında oldukça yoğun
hissedilir. Kendisi de kitabın arka kapağında kitapta yer alan şahıs ve kişilerin
gerçekle alakalarının tam olduğunu belirtir zaten. Bu ilk kitabını,
yayımlanmasında etkisi büyük olan kardeşi Işıl’a ithaf eder. Başta kardeşine,
dostlarına ama en çok küçük yaşta kaybettiği annesine dair dizeler buluruz
Grapon Kağıtlarında:
“…Bazen ölmek istiyorum
Beni yeniden doğurman
için
İri, ekşi bir vişne
tanesi gibi.
…
Erken öleceğini
biliyordum bana bırakmak için,
Bu acımasız ölü anne
sesini”
(Annemle İlgili Şeyler
şiirinden)
Madak şiir yazmanın
çocukça muzip bir tarafı olduğundan bahseder bir röportajında. Şiir yazmayı bir
çocuğun ateşle oynama muzipliğine benzetir. Genelde yangın çıktığını ve yanan
yerleri grapon kağıtlarıyla kapattığını ifade eder. Didem Madak okurken o yangının
sıcaklığını hissetmemek çok zordur. Üstelik yangın 2002’de okurla buluşan
Ah’lar Ağacında da devam eder. Ah’larla doludur kitap. Şair her “Ah!” ettiğinde
içinize bir sızı düşer. Bu ah’ın ağırlığını çok iyi biliyor olacak ki bu kitabı
da ses tonunu emanet ettiği Ahlat Ağacına ithaf eder. Yakın dostu Müjde Bilir
ile yaptığı bir röportajında yaşamı boyunca çok ah ettiğini belirtir ve bu
kitabı da ettiği ah’ları gömdüğü bir ağıt olarak nitelendirir.
(Ah’lar Ağacı şiirinden)
Şair ilk iki kitabında
yer alan diyalog-mektup havasında yazdığı şiirlerden tam olarak olmasa da biraz
uzaklaşarak, 2007 yılında yayımlanan son kitabı Pulbiber Mahallesi kitabında
merkeze kurgusal bir mahalleyi alır. Anlatmak istediklerini zaman zaman mahalle
üzerinden şekillendirdiği imgelerle kaleme alır. Kitap ayrı ayrı şiirlerden
oluşsa da şiirlerde mahalleden verdiği bir detayla okura tek bir şiire devam
ediyormuş hissi verir. Yine de kağıda düşenler hayatından izler taşır ancak bu
sefer mahalleden yararlandığı detaylar yardımına koşar:
“…Bu mahalleye ben
Cenevizlilerden kalmışım.
Bir elli altı santimlik
bir kule olarak
Ferman tarihinse
Göğe doğru uzanan bu
beden de bizimdir icabında…”
(Pulbiber Mahallesini
Tanıyalım şiirinden)
Didem Madak isminin artık
geniş bir kitleye yayıldığı dönemdir. Şiirlerini okuyan, kendisine aşık bir
adamla yolları kesişir şairin. Didem Madak da bu adama aşık olur ve şair 2005
yılında yeniden yuva kurar. 2008 yılında küçük kızı dünyaya gelir. Adını Füsun
koyar. Annesinin yaşayamayan adını kendi kızında yaşatmayı arzular. Ancak şair
birkaç yıl sonra annesinin hastalığına yakalanır ve hayata gözlerini yumar. 41
yıllık hayatında iki Füsun’a da doyamadan 2011’de vefat eder. Ardından geride
bıraktığı 3 yaşındaki kızı Füsun’a yazdığı şu satırlar kalır:
“Canım kızım,
cehaletimden şair oldum… Annesizlikten. Sen sakın şair olma!”
Didem Madak’ın şiirlerini
anlamak için yaşadığı bu acıları bilmek gerekir mi? Şiirlerine hayatını işleyen
bir kadını anlayabilmek için bence gerekir. Şiirin kapılarını açan ve ona en
çok şiir yazdıran başlıca nedendir çünkü şairin küçük yaşta kaybettiği annesi.
Bu yüzden içini dökerken sıklıkla rastlarız annesi Füsun’a. Şiirin hiç
beklemediğimiz bir yerinde annesinin adını sayıklarken duyarız.
Bir Füsun’u kaybetmekle
başlayan şairliğin bir Füsun’u kazanmakla sona erdiğini de bilmek gerekir. Kızı
doğduktan sonra şiir yazamadığını söyler Madak, ancak bundan asla şikayetçi
değildir.
Elbette şairin
şiirlerinde yoğunlaştığı tek konu annesizliğin yaşattığı acı değildir. Dünya
üzerinde kadınların yaşadığı zorluklara, kendi yaşadığı acılara, kadının gücüne
de sıkça yer verir dizelerinde. Kadınlara sınırlar çizilen bir toplumda sınırı
aşmaya yeltenenlerin cesareti etkiler şairi. O da bu sınırı aşmak için
şiirlerine sarılır:
“…Dünyaya bir kadının eli
değse Zeyna!
Şöyle ağır bir halı gibi
çırpılsa,
Tozlar havalansa…”
(Pulbiber Mahallesi
Tarihi şiirinden)
Didem Madak’ın şiirlerini
okurken kendini açıkça ifade eden, samimi bir insanı dinlermiş gibi hisseder
okur kendini. Bu samimiyet karşısında okurun da kendini açmaması nerdeyse
imkansızdır. Ben bu duyguyu tanıyorum, ben bu acıyı hissediyorum dedirtebilir
çünkü Didem Madak okuruna. Alışılmışın dışında olan, kurallar tanımayan, kendi
içinde kara mizah barındıran, bazen ironik bazen mecaz bazen ise ağır bir
gerçeklikle bizleri kendi efsununa çeken bu şiirleri nasıl gördün? Nasıl
yazdın? Az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığında hayatın her
yerinden şiirler fışkırdığını söyleyen kadın! İyi ki geçtin bu hayattan, iyi ki
dünyaya baktın…
Kaynak:
Didem Madak’ı Okumak. Metis Yayınları. 2015 edebiyathaber.net (23 Temmuz 2012)
Müjde Bilir Didem Madak’la Söyleşi gazeteduvar.com.tr/ Didem Madak'ın bam teli.
Enver Topaloğlu. 15 Nis 2017 gazeteduvar.com.tr/ Didem Madak’ın şiirinin
sırları. Enver Topaloğlu. 29 Tem 2017
18 Ocak 2020 /Muğla
https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/20-sayi-indir-55.pdf


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder