Acımak, Reşat Nuri
Güntekin’in kaleminden çıkan kısa soluklu ince bir cumhuriyet dönemi romanıdır.
İlk defa 1928 yılında okurla buluşan bu roman; yazarın diğer romanları gibi
detaylı ruh tahlillerine dayanmakta, derin yaşanan duyguları işlemekte, insanlar
arasındaki ilişkilere değinmektedir. Dili, dönemi gereği kısmen ağır olmakla
birlikte eser oldukça akıcı bir üsluba sahiptir ve eski kelimelerin anlamlarını
metin içerinden çıkarmak mümkündür. Yine de yazarın eserlerinin büyük
çoğunluğunu bizlerle buluşturan İnkılap Yayınları eserin sonunda Eski Türkçe
kelimelerin anlamlarına yer vererek küçük yaşlardaki okur kitlesine de hitap
etmeyi amaçlamış.Roman, Maarif Müdürü
Tevfik Hayri’nin kasabaya teşrif etmiş Mebus Şerif Halil Bey ile olan kısa bir
sohbeti ile başlar. Tevfik Hayri Bey, kasabanın maarif durumundan bahsederken
en kıymetli öğretmenleri olan Zehra Öğretmen’den bahsetmeden geçemez tabii ki.
Öyle ki zamanında filmlerde dizilerde izlediğimiz ilk atama yeri harabe bir köy
okulu olan acemi bir öğretmenin okulu zamanla cennet bahçesine çevirme öyküsünü
dinleriz Tevfik Bey’den. Zaten zamanında izlediğimiz ya da büyüklerden
işittiğimiz o dizilerden biri de 1985’te TRT’de romanın aynı adıyla yayınlanan
Zehra Öğretmenin hikayesidir. Zehra öğretmen o kadar gayretlidir ki kısa bir
zaman sonra, genç yaşında, koca kız mektebine kendisini başmuallim atamışlar;
ya beceremezse diye arkalarına bile bakmamışlardır. Zehra Öğretmen eline bir
yıkıntı olarak geçen okulu dillere destan bir mekâna çevirirken gerek boya
badanasını yapmış, gerek camlarını tamir etmiş, gerek damına kadar çıkıp
hasarını düzeltmiştir. Sadece mekana değil çocukların eğitimine ve ahlakına da
dokunmuştur. Doğruluk ve fedakârlık onun eğitiminin temelidir. Bunların
olmadığı bir yerde Zehra Öğretmenin yaşaması mümkün değildir. Nitekim ya o
gider ya da bu değerleri ezip geçenler. Ne başka bir seçenek vardır ne de Zehra
Öğretmen’in affı. Maarif Müdürü Tevfik Hayri Bey şöyle ifade eder:
“Doğruluk, temizlik,
fedakarlık hastalığı onda insanlığın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştü:
Acımak kabiliyeti… “
Ne öğrenciler ezilip
geçmişti Zehra Öğretmenin bu karakteri karşısında. Bahaneleri asla dinlenmezdi.
Çünkü adı üzerinde onlar bahaneydi. İnsanoğlu idrak edebilen bir varlıktı. Bir
şeyi yaparken sonunu düşünmeliydi, olacakları hesap etmeliydi, sonunda doğru
olmayan bir şey varsa en başından o işe girişmemeliydi. Zehra Öğretmen hep öyle
yapardı. Bu yüzden daima tedbirli, düzenli, kurallı, rutin ve kalıplaşmış bir
hayatı vardı. Bu durum; ders işleyişinden, öğrencilerin kılık kıyafetinden
tutun okulun bahçesindeki ağaçların boylarının tertibine kadar böyleydi. En
ufak bir çizginin dışına çıkmaya tahammülü ve acıması yoktu.
Peki neden bu kadar
acımasızdı Zehra Öğretmen? Onu hayata ve insanlara karşı bu kadar sert tutan
sebep neydi? Sorsaydınız söylemezdi. Çünkü o, hayatında buna sebep olan adamın
aslında hiç var olmadığını varsayarak yaşamayı tercih etmişti. Baba kelimesini
lügatından sonsuza dek çıkarmıştı. Biz de bunları Reşat Nuri Güntekin’in, Zehra
Öğretmen’in iç dünyasına yaptığı yolculuklardan öğreniyorduk. Öyle ki Maarif
Müdürü Tevfik Hayri Bey, babasının ölmek üzere olduğu haberini verdiğinde bile
Zehra Öğretmen hala babasını reddetmekteydi. Romanın bu bölümlerinde insanı
derin bir merak duygusu kaplıyor haliyle. Bir insan ne yapmıştır da kendi öz
evladı onu yok sayacak kadar ah etmiştir diye. Tevfik Hayri Bey’in babasını
ziyaret etmesi gerektiğini, yaptığının yanlış olduğunu söylemesi üzerine müthiş
bir duygu patlaması yaşıyor Zehra Öğretmen. Ailesini parçalayan, çoluk
çocuğunun rızkını içkiye harcayan, ablasını eve hapsettiği için ince
hastalıktan ölmesine neden olan, kendisini çocuk yaşta annesinden ayırıp yatılı
okula yollayan, baba demekten hayâ ettiği bir adamdan bahsediyor hıçkıra
hıçkıra, titreye titreye. Romanın bu kısmından sonra okurda da bir öfke duygusu
başlıyor haliyle. Küçük yaşta bir başına kalan bir çocuğun kendisini en başta
babası gibi insanlardan koruması için acımasız olması gerek, aksi halde hayat
ona acımaz; diye düşünürken biz, Zehra Öğretmen ani bir kararla gitmeye karar
veriyor. Yol uzun. Yıllardır kasabadaki tüm öğretmenler yazları memleketlerine
koşarken Zehra Öğretmen kimsesizler gibi kasabada okulu bekliyor. Yıllar sonra
ilk kez atıyor adımını kasabadan dışarı. En kötü anılarını biriktirdiği
İstanbul’a doğru hareket ediyor. Raylar üzerinde dönerken tekerlekler onun
zihninde de bu kötü anılar dönüyor bir bir. Biz de işte bu uzun yol esnasında öğreniyoruz
Zehra Öğretmen’in babası Mürşit Bey’in ailesine yaşattıklarını. Bir de biz ah
ediyoruz.
Zehra Öğretmen İstanbul'a
varıyor varmasına da Mürşit Bey’in vakti dolmuş. Söylenene göre kızının
tokasını koklaya koklaya can vermiş. Bu bile yumuşatmıyor kalbini Zehra
Öğretmen’in. Neden geldiğini bile bilmediği bir şehirde, nasıl hissetmesi
gerektiğini bilmediği bu kayıp da yüzünde donuk bir ifade olarak kalıyor.
Mürşit Bey’in cansız bedenini kızı gelene kadar bir gece misafir eden eski bir
tanıdık, Mürşit Bey’in kızını da misafir ediyor o gece. Mürşit Bey’den sadece
bir sandık kalıyor geriye, onu da tek varisi kızına teslim ediyorlar. Uzun süre
ellemiyor sandığı Zehra Öğretmen. Sonra merakına yenik düşüyor. Yırtık
çamaşırlar, bir tutam saç, birkaç evrak ve bir hatıra defteri buluyor. Dalga
geçer gibi gülümsüyor hatıra defterine bakarak. Bu berbat hayatı bir de yazıya
mı dökmüş diye düşünüyor kendince. Romanın asıl ve uzun kısmı ise buradan sonra
başlıyor aslında: Hatıra Defterim.
Bu kısma kadar iç
dünyasını izlediğimiz Zehra Öğretmen’den Mürşit Bey’e geçiyor söz. Güntekin
biraz da Mürşit Bey’in iç aleminden haber yolluyor bize. Bir anda madalyonun
öbür yüzü görünüyor. Yol boyunca Zehra Öğretmen’in duygularıyla geçtiğimiz
yollardan bu sefer Mürşit Bey’in duygularıyla geçiyoruz. Olayların hiç
bilmediğimiz yönleriyle tokatlıyor adeta Mürşit Bey, önce Zehra Öğretmeni sonra
biz okurları. Hayatında sadece doğru bir insan olmayı düstur edinmiş yeni mezun
bir gencin hayalleri ile başlayan hatıra defteri yıllar geçtikçe karanlığa
bürünüyor. Doğru bildiği yoldan onu masum görünen nedenlerle çıkaran insanların
azizliğine uğrayan bir adamın acıları sarıyor defterin tüm satırlarını. Bir
odada hesapları çok geçe kalmış bir baba ve kızı kalıyor geriye.
Bu romanı çok küçük
yaşlarda okuduğumu hatırlıyorum. O zamanlar daha çok olaylar etrafında dönüp
dururken yaş ilerledikçe daha çok hissedilen duygularda takılıp kalıyor insan.
Acımak, insanı insan yapan, yani aslında tamamlayan en temel hislerden biri sanırım.
Öyle ki hayatın her alanında karşılaşılan bir sorunun, yaşanan can sıkıcı bir
durumun nedenini düşünmeden verilen her karar, atılan her adım; tahmin
edilemez, hatta bazen geri dönülemez yollara sürükleyebiliyor insanları.
Güntekin, bir örnekle -bir baba ve kızın ayrı geçen koca ömürleriyle-
somutlaştırıyor bunu. “Bunlar hep bahane” yaftası bazen yaşanabilecek veya
başkalarına yaşatılabilecek en güzel günleri silebiliyor kader çizgisinden.
Bazen bir insanın hayatı sizin kalbinizde hafif bir sızıya neden olan “acımak”
hissine düğümlü oluyor, siz bilmiyorsunuz. Kelebek etkisi oluyor, siz
görmüyorsunuz. Diyor ki romanın daha başlarında Güntekin ve aklımın en dip
köşelerine kazınıyor sözleri:
"Acımak… Ben insan
ruhlarındaki derinliğin ancak, onunla ölçülebileceğine kaniyim. Evet, dibi
görünmeyen kuyulara atılan taş nasıl sesle onların derinliğini gösterirse
başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize
kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir.”
"Mürşit uslu ve
tatlı bir çocuktur. Sesini çıkarmaz. Hem öyle gayyur bir memura dairenin
ihtiyacı var demişler terfiime mani olmuşlar...Binaenaleyh bu efendilere güzel
bir ders vermeyi göz göre göre hayatıyla, istikbaliyle oynanmasına müsaade
edecek kadar hayvan olmadığımı ispat etmeyi vazife bildim."
Zehra artık kendini zapt
edemedi:
-Baba... Benim zavallı
babam, diye feryat etti. Yüz üstü yere kapandı, gözlerinden sel gibi yaşlar
akarak bir ibadeti istiğrakı içinde babasının ayaklarını öptü:
-Baba... Zavallı babam...
Affet beni...
13 Haziran 2019 / Muğla
https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/13-sayi-indir-34.pdf
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder