Sayfalar

13 Haziran 2019 Perşembe

"ACIMAK" Reşat Nuri Güntekin

 

Acımak, Reşat Nuri Güntekin’in kaleminden çıkan kısa soluklu ince bir cumhuriyet dönemi romanıdır. İlk defa 1928 yılında okurla buluşan bu roman; yazarın diğer romanları gibi detaylı ruh tahlillerine dayanmakta, derin yaşanan duyguları işlemekte, insanlar arasındaki ilişkilere değinmektedir. Dili, dönemi gereği kısmen ağır olmakla birlikte eser oldukça akıcı bir üsluba sahiptir ve eski kelimelerin anlamlarını metin içerinden çıkarmak mümkündür. Yine de yazarın eserlerinin büyük çoğunluğunu bizlerle buluşturan İnkılap Yayınları eserin sonunda Eski Türkçe kelimelerin anlamlarına yer vererek küçük yaşlardaki okur kitlesine de hitap etmeyi amaçlamış.

Roman, Maarif Müdürü Tevfik Hayri’nin kasabaya teşrif etmiş Mebus Şerif Halil Bey ile olan kısa bir sohbeti ile başlar. Tevfik Hayri Bey, kasabanın maarif durumundan bahsederken en kıymetli öğretmenleri olan Zehra Öğretmen’den bahsetmeden geçemez tabii ki. Öyle ki zamanında filmlerde dizilerde izlediğimiz ilk atama yeri harabe bir köy okulu olan acemi bir öğretmenin okulu zamanla cennet bahçesine çevirme öyküsünü dinleriz Tevfik Bey’den. Zaten zamanında izlediğimiz ya da büyüklerden işittiğimiz o dizilerden biri de 1985’te TRT’de romanın aynı adıyla yayınlanan Zehra Öğretmenin hikayesidir. Zehra öğretmen o kadar gayretlidir ki kısa bir zaman sonra, genç yaşında, koca kız mektebine kendisini başmuallim atamışlar; ya beceremezse diye arkalarına bile bakmamışlardır. Zehra Öğretmen eline bir yıkıntı olarak geçen okulu dillere destan bir mekâna çevirirken gerek boya badanasını yapmış, gerek camlarını tamir etmiş, gerek damına kadar çıkıp hasarını düzeltmiştir. Sadece mekana değil çocukların eğitimine ve ahlakına da dokunmuştur. Doğruluk ve fedakârlık onun eğitiminin temelidir. Bunların olmadığı bir yerde Zehra Öğretmenin yaşaması mümkün değildir. Nitekim ya o gider ya da bu değerleri ezip geçenler. Ne başka bir seçenek vardır ne de Zehra Öğretmen’in affı. Maarif Müdürü Tevfik Hayri Bey şöyle ifade eder:

“Doğruluk, temizlik, fedakarlık hastalığı onda insanlığın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştü: Acımak kabiliyeti… “

Ne öğrenciler ezilip geçmişti Zehra Öğretmenin bu karakteri karşısında. Bahaneleri asla dinlenmezdi. Çünkü adı üzerinde onlar bahaneydi. İnsanoğlu idrak edebilen bir varlıktı. Bir şeyi yaparken sonunu düşünmeliydi, olacakları hesap etmeliydi, sonunda doğru olmayan bir şey varsa en başından o işe girişmemeliydi. Zehra Öğretmen hep öyle yapardı. Bu yüzden daima tedbirli, düzenli, kurallı, rutin ve kalıplaşmış bir hayatı vardı. Bu durum; ders işleyişinden, öğrencilerin kılık kıyafetinden tutun okulun bahçesindeki ağaçların boylarının tertibine kadar böyleydi. En ufak bir çizginin dışına çıkmaya tahammülü ve acıması yoktu.

Peki neden bu kadar acımasızdı Zehra Öğretmen? Onu hayata ve insanlara karşı bu kadar sert tutan sebep neydi? Sorsaydınız söylemezdi. Çünkü o, hayatında buna sebep olan adamın aslında hiç var olmadığını varsayarak yaşamayı tercih etmişti. Baba kelimesini lügatından sonsuza dek çıkarmıştı. Biz de bunları Reşat Nuri Güntekin’in, Zehra Öğretmen’in iç dünyasına yaptığı yolculuklardan öğreniyorduk. Öyle ki Maarif Müdürü Tevfik Hayri Bey, babasının ölmek üzere olduğu haberini verdiğinde bile Zehra Öğretmen hala babasını reddetmekteydi. Romanın bu bölümlerinde insanı derin bir merak duygusu kaplıyor haliyle. Bir insan ne yapmıştır da kendi öz evladı onu yok sayacak kadar ah etmiştir diye. Tevfik Hayri Bey’in babasını ziyaret etmesi gerektiğini, yaptığının yanlış olduğunu söylemesi üzerine müthiş bir duygu patlaması yaşıyor Zehra Öğretmen. Ailesini parçalayan, çoluk çocuğunun rızkını içkiye harcayan, ablasını eve hapsettiği için ince hastalıktan ölmesine neden olan, kendisini çocuk yaşta annesinden ayırıp yatılı okula yollayan, baba demekten hayâ ettiği bir adamdan bahsediyor hıçkıra hıçkıra, titreye titreye. Romanın bu kısmından sonra okurda da bir öfke duygusu başlıyor haliyle. Küçük yaşta bir başına kalan bir çocuğun kendisini en başta babası gibi insanlardan koruması için acımasız olması gerek, aksi halde hayat ona acımaz; diye düşünürken biz, Zehra Öğretmen ani bir kararla gitmeye karar veriyor. Yol uzun. Yıllardır kasabadaki tüm öğretmenler yazları memleketlerine koşarken Zehra Öğretmen kimsesizler gibi kasabada okulu bekliyor. Yıllar sonra ilk kez atıyor adımını kasabadan dışarı. En kötü anılarını biriktirdiği İstanbul’a doğru hareket ediyor. Raylar üzerinde dönerken tekerlekler onun zihninde de bu kötü anılar dönüyor bir bir. Biz de işte bu uzun yol esnasında öğreniyoruz Zehra Öğretmen’in babası Mürşit Bey’in ailesine yaşattıklarını. Bir de biz ah ediyoruz.

Zehra Öğretmen İstanbul'a varıyor varmasına da Mürşit Bey’in vakti dolmuş. Söylenene göre kızının tokasını koklaya koklaya can vermiş. Bu bile yumuşatmıyor kalbini Zehra Öğretmen’in. Neden geldiğini bile bilmediği bir şehirde, nasıl hissetmesi gerektiğini bilmediği bu kayıp da yüzünde donuk bir ifade olarak kalıyor. Mürşit Bey’in cansız bedenini kızı gelene kadar bir gece misafir eden eski bir tanıdık, Mürşit Bey’in kızını da misafir ediyor o gece. Mürşit Bey’den sadece bir sandık kalıyor geriye, onu da tek varisi kızına teslim ediyorlar. Uzun süre ellemiyor sandığı Zehra Öğretmen. Sonra merakına yenik düşüyor. Yırtık çamaşırlar, bir tutam saç, birkaç evrak ve bir hatıra defteri buluyor. Dalga geçer gibi gülümsüyor hatıra defterine bakarak. Bu berbat hayatı bir de yazıya mı dökmüş diye düşünüyor kendince. Romanın asıl ve uzun kısmı ise buradan sonra başlıyor aslında: Hatıra Defterim.

Bu kısma kadar iç dünyasını izlediğimiz Zehra Öğretmen’den Mürşit Bey’e geçiyor söz. Güntekin biraz da Mürşit Bey’in iç aleminden haber yolluyor bize. Bir anda madalyonun öbür yüzü görünüyor. Yol boyunca Zehra Öğretmen’in duygularıyla geçtiğimiz yollardan bu sefer Mürşit Bey’in duygularıyla geçiyoruz. Olayların hiç bilmediğimiz yönleriyle tokatlıyor adeta Mürşit Bey, önce Zehra Öğretmeni sonra biz okurları. Hayatında sadece doğru bir insan olmayı düstur edinmiş yeni mezun bir gencin hayalleri ile başlayan hatıra defteri yıllar geçtikçe karanlığa bürünüyor. Doğru bildiği yoldan onu masum görünen nedenlerle çıkaran insanların azizliğine uğrayan bir adamın acıları sarıyor defterin tüm satırlarını. Bir odada hesapları çok geçe kalmış bir baba ve kızı kalıyor geriye.

Bu romanı çok küçük yaşlarda okuduğumu hatırlıyorum. O zamanlar daha çok olaylar etrafında dönüp dururken yaş ilerledikçe daha çok hissedilen duygularda takılıp kalıyor insan. Acımak, insanı insan yapan, yani aslında tamamlayan en temel hislerden biri sanırım. Öyle ki hayatın her alanında karşılaşılan bir sorunun, yaşanan can sıkıcı bir durumun nedenini düşünmeden verilen her karar, atılan her adım; tahmin edilemez, hatta bazen geri dönülemez yollara sürükleyebiliyor insanları. Güntekin, bir örnekle -bir baba ve kızın ayrı geçen koca ömürleriyle- somutlaştırıyor bunu. “Bunlar hep bahane” yaftası bazen yaşanabilecek veya başkalarına yaşatılabilecek en güzel günleri silebiliyor kader çizgisinden. Bazen bir insanın hayatı sizin kalbinizde hafif bir sızıya neden olan “acımak” hissine düğümlü oluyor, siz bilmiyorsunuz. Kelebek etkisi oluyor, siz görmüyorsunuz. Diyor ki romanın daha başlarında Güntekin ve aklımın en dip köşelerine kazınıyor sözleri:

"Acımak… Ben insan ruhlarındaki derinliğin ancak, onunla ölçülebileceğine kaniyim. Evet, dibi görünmeyen kuyulara atılan taş nasıl sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir.”

"Mürşit uslu ve tatlı bir çocuktur. Sesini çıkarmaz. Hem öyle gayyur bir memura dairenin ihtiyacı var demişler terfiime mani olmuşlar...Binaenaleyh bu efendilere güzel bir ders vermeyi göz göre göre hayatıyla, istikbaliyle oynanmasına müsaade edecek kadar hayvan olmadığımı ispat etmeyi vazife bildim."

Zehra artık kendini zapt edemedi:

-Baba... Benim zavallı babam, diye feryat etti. Yüz üstü yere kapandı, gözlerinden sel gibi yaşlar akarak bir ibadeti istiğrakı içinde babasının ayaklarını öptü:

-Baba... Zavallı babam... Affet beni...

 

13 Haziran 2019 / Muğla

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/07/13-sayi-indir-34.pdf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

HER SABAH

  Telefonun alarmı çalıyordu. Gözünü açmadan eliyle komidinin üstünü şöyle bir yokladıktan sonra sonunda telefonu bulup tuşuna basabildi. ...